Öykü - Hoh! :)

|

'Bugün günlerden ne anneanne?' diye seslendi küçük kız. Pencerenin önündeki koltuğun sırtına başını yaslamış, sokağı seyrediyordu.
Üzerindeki kat kat elbiselerine sımsıkı sarılmış, bir dolu asık yüzlü, soğuk bakışlı insan doluydu sokak. Bir ucundan görünüp, diğer ucunda kayboluyorlardı çarçabuk. Niye gülmüyordu ki yüzleri hiç?
İçlerinden bir tanesini aradı gözleri, onca soğuğa rağmen bütün yüzüne yayılmış ışıl ışıl gülümsemesiyle, ta uzaktan bakışlarını küçük kızın bulunduğu pencereye kilitlemiş, koşar adım yaklaşan o dünyalar tatlısı kadını, annesini aradı gözleri.
İçeriden ses gelmediğini fark edince daha yüksek sesle seslendi küçük kız, 'Anneaneeee, bugün günlerden ne dediiiim!'
'Salı!' dedi ses, acı bir haber verir gibi hüzünlüydü.
Küçük parmaklarını çarçabuk saymaya başladı, 'Bu günü geç, çarşamba, perşembe, cuma. Off daha üç gün var!' Annesi öğretmişti haftanın günlerini, hatta saatleri ve saymayı da. İlk, 'Ne zaman döneceksin peki anne?' diye sorduğunda, dizlerinin dibine çömelip almıştı elini avcunun içine ve başparmağından başlayarak saymıştı, 'Bak, bu pazartesi, yani bugün, yarın salı, sonra çarşamba, perşembe ve bu serçe parmağa geldiğinde cuma. Sen bu parmağı saydığın günün akşamı yanında olacağım ben. O gün hazırlanıp bekle beni, hemen alıp evimize götüreceğim seni. Sonra dolu dolu iki gün birlikte olacağız, bak bunlar da diğer elinin parmaklarında; cumartesi ve pazar.'
İkinin beşten küçük olduğunu, daha az sürdüğünü, 'dolu dolu' denilse bile 'doyumsuz' olduğunu anlaması uzun sürmemişti. Severdi anneannesini, hatta bebeğine elbise diker, parka gider, misafircilik bile oynarlardı. Hem çok da güzel pasta yapardı anneannesi ama bir elin parmakları kadar süren uzun günler boyu çok özlerdi annesini.

O gün günlerden salıydı, henüz cumaya çok vardı ama belki kendi kendine çıkarttığı 'şu olursa bu olsun,' oyununu oynarsa annesi gelirdi. Çok güzel bir oyundu bu, mesela içinden diyordu ki, 'şimdi sokaktan geçecek ilk araba kırmızı olursa, dedem akşam gelirken süpriz yumurta getirsin.' Veya, 'Anneannem dikiş dikerken eline iğne batarsa, beni Nihal ablamlara götürsün.' Ne tuttuysa sonuçlarını merakla beklerdi, olunca çok sevinir ama olmazsa da, 'zaten oyundu bu!' der çok üzülmezdi.
Şimdi annesinin gelmesi için bir şey tutacaktı, biraz düşündü ve iyice burnunu soktuğu camın üzerindeki buğuları görünce, heyecanla gülümsedi. Pencereye daha da sokulup 'hoh!'ladı. Biraz daha, sonra biraz daha... Ve işaret parmağını dayayıp, dikkatlice bir şeyler yazmaya başladı. Yazmayı bilebildiği birkaç kelimeden biriydi bu, 'ANNE'ydi yazmayı en çok sevdiği.
Koltuktan inip, gülümseyerek baktı bir kez daha. Koşarak anneannesinin yanına vardı, 'Anneanne, bugün cam silecek misin?' Şaşırmıştı anneannesi, 'Kızım akşam olmuş, bu saatte cam silinir mi hiç? Niye sordun bakayım?' 'Hiç,' dedi küçük kız, oyununu anlatmak istemiyordu.
'Hadi bakalım, akşam oldu dedik uyku saatini kaçırıyorduk az daha. Elimizi, yüzümüzü yıkayalım, pijamalarımızı giyelim sonra doğru yatağa.'
Sevinçle yaptı tüm uyku hazırlıklarını ve yatağa yattığında oyununun cümlelerini tekrarladı içinden, 'Eğer sabah kalktığımda camdaki yazı silinmişse annem gelsin!'

Uyku öncesi öpücüklere boğduğu torununu, huzurlu bir uykuya yatırmanın mutluluğuyla odadan çıkan anneanne, sorduğu soruyu anımsayıp dönüp cama baktı, niye sormuştu ki bunu durduk yere acaba? Görünürde hiçbir farklılık yoktu, tertemiz penceresinden evinin sıcak ışıkları yansıyordu sadece. Yine günleri sormuştu biricik torunu, ne yapsa olmuyordu, annesini özlemine engel olamıyordu. Ne yapsındı kızı da, uzak yerde çalışıyordu, mecburdu, evleri de neredeyse bir şehir boyu yoldu. Düşünüp taşınmışlar, bir süre böyle idare etme yolunu bulmuşlardı. Zaten az kalmıştı, şunun şurasında iki sene sonra okula başlayacaktı. Sabahtan bırakır, akşama da alırdı yavrusunu anası. Gerçi bu seferde anneanne çok özleyecekti torununu ya, neyse. Onlar birarada olsunlardı da, o yine katlanırdı.

'Neyse ki,' dedi gülümsedi, 'Neyse ki yarın arife.Öğleden sonra annesini karşısında görünce, sevince boğulacak bizim cimcime!'

9 yorum:

Yıldız Yağmurları dedi ki...

Okurken sanki bir "pencere" açıldı gözümün önüne ve gerçek yaşamdan bir kesit izliyor gibi hissettim kendimi... Minicik bir yürekte bu kadar büyük bir özlem olmalı mı acaba diye düşünüyor insan. Zaruri olmadıkça olmamalı diyorum ama bazen her şey görünenden çok farklı işte.

Küçücük bir kalbe yaptığımız bu güzel ziyaret için teşekkürler:)
Sevgiler
Dilek

'Annem'in kalemi... dedi ki...

Mecburiyet olmadığı sürece en azından 3 yaşından önce anneyle büyümeli çocuk diye düşünüyorum ben. Tabii bu mecburiyet yalnızca maddi kaynaklı değil, mesela annenin iş hayatında olmadığı sürece bozulan bir ruh sağlığı varsa o da geçerli bir sebeptir bence. Çünkü zaten böyle bir durumda birliktelikleri zararlı olacaktır.
Ama ne yazık ki, 'çoğalın!' diyen bir başbakanın bulunduğu memlekette, çoğalmanın doğurduğu negatif sonçlar ve kadını çalışma hayatından yoksun bırakması gözardı ediliyor. Aslında bu mantığı çok da sorgulamamak gerek, sonuçta bu zihniyetin yegane amacı da bu zaten! Hele ki yeni anayasa taslak metnindeki kadınla ilgili maddeler göz önünde bulundurulacak olursa, durum yeterince anlaşılır olabiliyor.
Her neyse, konumuz öyküydü değil mi?:-)

Hüzünbaz dedi ki...

Konumuz öyküydü ancak yavrusu olan hemen uzun uzun düşünmeye başlıyor:)

Öyküdeki minik en azından anneannesinde diye düşündüm.Annesi kadar canına saran birinin yanında.Bakıcı dehşetleriyle dönem dönem alt üst olan ben için bu rahatlatıcı bir yön.

Oğlumu kreşe yolladığımda 3 yaşındaydı kendimi kötü anne ilan etmiştim.Ev hanımı olmama rağmen göndermiş onun o boncuk bonuk akan gözyaşlarına katlanmıştım.Kimse ayrılmasın kuzusundan:(Kuzular üzülmesin:(

Kalemine sağlık..

'Annem'in kalemi... dedi ki...

Bence oğlunu yuvaya gönderdiğin için kötü değil, iyi bir anne modeli olmuşsun. Tam da o yaşlarda sosyalleşmesi adına tavsiye edilen bir durumdur bu.

Bakma sen onun boncuk gözyaşlarına, hayatından mutludur kesin yuvada arkadaşlarıyla;-)

sessiz balik dedi ki...

pencereden içeri dolan "feminist" havaya da bakın hele :)
ben bu kelimeyi yani feminist kelimesini sevmem de kullanmam da sadece espri olsun diye yazdım yorumları okuyunca .
ben hala kendi hikayemi yazamadım pencere için
senin hikayen ise içimi burktu
tam da bir karar vermişken.
blogumda bahsettiğim karar sonrası ilerde ben de haftanın günlerini erkenden öğretiyor olacağım...

'Annem'in kalemi... dedi ki...

Dün yorumunu okudum ama cevap yazacak vaktim ne yazık ki olamadı, ama kendime senin yeni yazını okuyacak kadar vakit tanıdım;)
Şimdi hemen gelip oraya döktürmek istiyorum içimdekileri:)

ss dedi ki...

buğulu cama yazılan yazı silinecek...ama parmak izleri daima orada kalacak, ne istediğini bilen o minik izler...yürek, izlerle taşır kendini...

'Annem'in kalemi... dedi ki...

SS'ciğim, zaten yazdıktan hemen sonra uçup gidiyor o yazı, anneanne döndüğünde camda herhangi bir farklılık göremiyor.

Hay Allah sen mecazi anlamda diyordun sanırım:)) Yani anlayacağın ne demek istediğini ben yine anlamadım:D Soyut resim;) bakınız fotoğraflar yazısı yorumları;)

ss dedi ki...

:))