Bunu Duymak İyi Geldi Bugün...

|
COJEP International'ın bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Şiir ve Öykü Yarışması'nda öykü dalında 'Kan Gölünde Yakamoz' adlı öykümü birinciliğe uygun görmüşler. Değerlendirmede bulunanlara bu sayfa aracılığıyla da teşekkür ederim.
Ve yine uzuuun bir öykü olmasına rağmen sizlerle de paylaşmak isterim.:)

KAN GÖLÜNDE YAKAMOZ

Duvardaki, camlı bölmesine solmuş bir fotoğraf iliştirilmiş sarkaçlı saat altıyı gösteriyordu. Yer yer dökülmüş boyalarına, açığa çıkmış paslı yüzeyine her baktığında farklı bir resmi yakalamaya çalıştığı demir dökme masaya, elindeki makası hızla bırakıp, dış kapıya koştu. ‘’Vapur yanaşmış mıdır acaba?’’ diye telaşla geçirdi içinden. El işçiliği göz dolduran ahşap raftan ayakkabılarını aldı. Kapıyı açmadan evvel el yordamı tepesine topladığı saçlarını yokladı, kaçak tutam yoktu, aynaya bakmaya gerek duymadan çıktı yola.

Evin karşı köşesindeki kasabın kapısında beliren karaltıya el salladı. O yana hiç bakmamıştı ama biliyordu, kasap Hilmi paketi işaret edip ‘’hazır,’’ diyor olmalıydı. Ana caddeye vardığında atıldı hemen yola ve hooop! Arabanın biri dikkat etmesi gerektiğini hatırlatırcasına kornasını ısrarla bağırttı. Ama yok, yok! Bu adam düpedüz küfür ediyordu. Acelesi vardı canım, niye anlayışsızdı insanlar bu kadar? Atmışlı yılların ortalarında bunca araba varsa, ileride sayılarının kim bilir kaç olacağını düşündü. Bugün yayalara saygı yoksa, bunlar çoğaldığında nasıl yürüyeceklerdi acaba? Belki o zamanlar geldiğinde araba sahibi olmanın bir tek zenginlere mahsus olmayacağına dair hayaller kurarak, yol tutmaya devam etti.
Ön koltuğuna kurulurdu, yanında kocası. Yakışıklı bir adam olsundu ama, gür kaşlı; tıpkı babası gibi. Derin gözleri olmalıydı. Güçsüz görünmeyecek kadar ince, şişman görünmeyecek kadar kaslı, uzun boylu olsundu. Kahvesini her içişinde önce burnunu ince kulplu fincana yaklaştırıp koklamalı, ardından başını hafifçe yukarı kaldırıp, ciğerlerini doldurduğu derin nefesi ağır ağır salarken, gülümseyerek almalıydı ilk yudumunu; tıpkı babası gibi.
Ayakkabıları? Evet, ayakkabıları ayna gibi olmalıydı. Yağışlı günler için paltosunun iç cebinde, küçük bir kartona sarılı cilalı bez bulundurmalıydı hep. Halasının pastalarındaki meyveleri örten jöle kadar parlak olmalıydı ayakkabıları her daim; aynı babasınınkiler gibi.

Nereden gelmişti şimdi ayakkabı düşünmeye? Ha, arabaları vardı değil mi? Her akşam yemekten sonra Çengelköy’e gitsinlerdi. O geniş gövdeli çınar ağacının olduğu yerde, tam denizin kenarında bir dondurmacı olsundu mesela. Kendisi çilekli istesindi, kocası da sade; tıpkı babasının sevdiği gibi.

Hayallerle sürdürdüğü her iş çarçabuk biterdi zaten, iskeleye varmıştı bile. Ne zaman telaş etse, telaşını zihninde yinelese mutlaka bir pürüz çıkar yetişemez, yetiştiremezdi; artık yaptığı iş her neyse.
İskele meydanını kucaklayan köşeyi dönmemişti ki sesini işitti vapurun. Ne kadar heybetle gürlediğini düşündü yine. Oysa incecik entarisiyle, alımlı bir hanım gibi süzülürdü onun gözünde vapurlar, üzerlerinde yazılı olan erkek isimlerine aldırmadan. Ne zaman ki sesini işitirdi, o zaman hayalindeki hanımın yerini hiddetle gürleyen bir erkek alırdı; bazen bir baba, bazen koca, bazense öğretmen…
Her zaman beklediği kilim dükkânının önünde durup, seyre daldı çevresini kuşatan resmi. Kalabalıktı yine iskele. Yanaşan vapura binecek olanların yanı sıra, inecek olanları da bekleyenlerin oluşturduğu bir kalabalıktı bu. Aralarda pamuk helvacı, simitçi, kıyıdaki çay bahçesi, bir de küçük sandalında balık ekmekçi… Renkli bir kalabalıktı, çok tanıdıktı ve bir o kadar güvenli. Ne onların içinde ne de çok uzağındaydı, köşedeki kilimcinin tam önündeydi.
Güneş, akşam saatleri içi seçtiği rengini olanca gücüyle yayarken denizin üstüne, halatlar atılıyor ve vapur tıpkı zihninde canlandırdığı gibi alımlı bir hanım edasıyla yanaşıyordu iskeleye. Kıyıya vuran ufak dalgalar, kadının tiril tiril entarisinin bedeninden dökülerek eteklerinde salınmasıydı sanki. O koca halatlar narin birer bilekti elini endamla uzatan. Tepesi boyunca sıra sıra bayraklar, bir de rengârenk lambalar, kolyesi oluyordu, tokası oluyordu, şalı, eşarbı, takıp takıştırdıkları oluyordu çoğu kez zihninde.
Bir tek kendisi değildi bu anı büyülenmiş gibi izleyen. Sanki tüm kalabalık sus pus olmuş, bir ayine tanıklık ediyordu, hiç alışık olmadığı.
Halatın bağlanmasıyla -henüz iskele verilmeden- vapurdan atlayan ilk kişi bozardı her zaman o büyülü anı. Yine aynısı oldu. Görünmez bir el parmak şıklatmış gibi uyandı daldığı hülyadan ve hemen dikkatini toplayarak inenlere yoğunlaştı.
Acelesi yoktu, çünkü hep en son inenlerden olurdu onlar. Onlar. Beklediği. O iki genç kız.

Uzaktan gülüşerek geldiklerini gördü. Biri diğerine heyecanla bir şeyler anlatıyordu, gösterişli kahkahalar ekleyerek. Anlatanın kızıl saçları perçem perçem alnına dökülüyor, her adımında sıkı sıkıya yapıştırdığı dalgalar sabırsız hareketlerle yolundan çıkmaya çalışıyordu. Daha geçen hafta siyahtı, kulak hizasındaki parlak saçları. O da yakışıyordu ama şimdi daha albenisi vardı sanki. Yine yeşil giymişti. Saçlarını kızıla boyadığından beri sık tercih eder olmuştu yeşili. Kızıl saçlarıyla yakaladığı çarpıcı uyumu fark etmiş olmalıydı. Bej gabardin kumaşla robasını boydan boya saran kemer, bir fiyonkla tam göğüslerinin ortasında birleşiyordu. Bahar ayları için uygun merserizeden kısa kollu, derin v yakasını bej tonlarında bir fularla gölgelediği trikosuna hareket katmıştı bu kemer. Aynı kumaştan dikilmiş bermuda pantolonu taradı gözleri. Cep yapmamıştı, potluk oluyordu ya, saklıyordu baseninin inceliğini. İyi de etmişti. Pantolonun paçalarındaki banta iki küçük düğme dikmişti, aynı koyu yeşil trikosunun renginde. Henüz ayakkabılarına bakmaya başlamamıştı ki, ince ayak bileklerini, yosun kadifeliğinde sarıp sarmalayan naylon çorapları fark etti. Gözleri ışıldadı. Hem naylon çorap hem de yün çorap kadar kalın. Mus Çorap deniyordu onlara, duymuştu. Daha yeni çıkmıştı bunlar, ne çabuk almıştı bu kız kendine? Kim bilir kaç paraydı? Ama çalışıyordu ya, parasını kendi kazanıyordu, alırdı tabii. Zaten çalışmasa bunca güzel kıyafeti dikecek kumaşı, ipliği, yünü zor alırdı.

Yeni yolcular vapuru doldurup, eskileri bir bir dağılınca tenhalaşmıştı ortalık. Ağır adımlarla gülüşerek aldıkları yol boyu yakınlaşmıştı iki genç kız kendine doğru. Az sonra şu köşeyi dönünce gözden kaybolacaklardı, çarçabuk diğerini taramaya başladı gözleri. Vişneçürüğü renginde bir elbise vardı üstünde. Kolları bileklerine doğru genişleyip…

‘’Ablaaa!’’
Ödü kopmuş gibi sıçradı aniden. Sanki rüyasının en güzel yerinde yataktan düşmüş gibi hopladı yüreği. Kendisini çağıran, sekiz yaşındaki erkek kardeşi Ömer’di. Biraz yufka yürekli olmasa şaplatacaktı tokadı poposuna, öyle sinirlenmişti.
‘’Ne arıyorsun sen burada?’’ diye sordu kızgınlıkla.
‘’Sen ne yapıyorsun ki asıl? Babam artık bu vapurla gelmiyor ki.’’
‘’Of yürü hadi!’’ diye çekiştirdi oğlanı kolundan. Ürkek bakışlarla çevresine bakındı, gözden kaybolmuştu genç kızlar.
‘’Ben daha maç etçem,’’ dedi oğlan, ‘’sen git.’’
‘’Olmaz öyle şey, gece yarılarına kadar sokaklardasın. Hem sen yemek yedin mi bakalım?’’
‘’Mithat’ın annesi yağlı ekmek yaptı bize. İçine de şeker serpti.’’
‘’Madem maç edecektin niye geldin iskeleye?’’
‘’Çocuklar suya gittiler. Ya bırak, elimi tutma!’’
‘’Gel burada dolanma. Eve gidelim şu kazağını değiştir. Bak yine duvara sürtmüşsün, kirece bulanmış. Çıkarsın yine. Babam gelmeden evde ol ama tamam mı?’’
Sessizce itaat etti Ömer. Elleri ceplerinde ablasının yanı sıra yürüyordu.

Ablasıysa eve giden yol boyu o iki genç kızın giyimlerini geçiriyordu aklından. Onları kendi üzerinde hayal ediyordu. Ama en çok yosun gibi yumuşacık yeşil çoraplardaydı aklı. Çalışmaya başladığında ilk maaşıyla hemen gidip o çoraptan alacaktı. Ama ne zaman çalışmaya başlayabilirdi ki? Sekiz yaşındaki Ömer ve on bir yaşındaki Şükran’a anne olmuştu, yedi yıl önce annesini toprağa koyduklarından beri. Çalışırsa kim bakardı onlara? Kim yemeğini hazır ederdi evin? Ya temizliği, çamaşırı, ütüsü? Kim yapardı babasına kahvesini? Kim?
Alelacele yola çıktığında, uzaktan el sallayarak geçiştirdiği kasaba uğradılar. Onları görür görmez tezgâhın köşesindeki pakete uzandı kasap Hilmi.
‘’Nasılsın Gül? Nereye koşturuyordun öyle aceleyle?’’
Aman, herkese de hesap mı verecekti? Kardeşini savuşturduğu gibi kasap Hilmi’yi de savuşturamayacağını anladı, uydurdu hemen bir yalan.
‘’Halam geleceğim demişti, belki bu vapurdadır diye baktım öyle.’’
‘’İyi, iyi. Bak bu seferki kemikler daha etli. Altına da kuyruk yağı serdim, atarsın az az yemeklere.’’
Mahcupça gülümserken pakete uzandı.
‘’Sağ ol Hilmi Ağabey. Valla bunca yıldır senin çorbanı içiyoruz evde bütün ailecek.’’
Tezgâhın arkasından gülümseyerek yanlarına vardı kasap Hilmi. Elini oğlanın dalgalı uzun saçlarında gezdirdi.
‘’Naber lan?’’ Kafası, onu okşayan elin heybetiyle sarsılırken, yalnızca gülümsüyordu Ömer.
Sonra Gül’e dönerek, ‘’Hadi bakalım, afiyetle yiyin. Ha, o hayırsız babana söyle bir görünsün bana. Merak etmesin bir daha tavlayı sıkıştırmam koltuğunun altına.’’
Yeterince komik olduğundan emin kahkahaları doldurdu dükkânı kasap Hilmi’nin.

● ● ●

Eve vardıklarında Ömer ipini koparmış gibi daldı içeriye. Hemen kazağını değiştirip, anneleriyle çeşmeden su taşımaya giden arkadaşlarının dönüşüne yetişmek istiyordu. Onlar sularını kendileri taşımazlardı. Babaları onca yokluğa rağmen sucudan isterdi evin suyunu. Sırtındaki koca çubuğa tenekelerini geçirmiş gezen sucu eve kadar getirir, evdeki büyük küplere boşaltırdı. Anaları bu dünyadan göçüp gittiğinden beri zaten minicik yavrularının yükü ağırdı. Babaları en azından bu yükü onların üzerinden almıştı.
Ayakkabılarını çıkarıp yerine koydu Gül. Marangoz ustası babasının özenerek yaptığı ağaç rafa yerleştirirken, rafın en köşesinde duran, üstü yeşil çuhayla özenle örtülmüş bohçayı açtı gülümseyerek. Oradaydılar, tertemiz, ışıl ışıl! Halasının getirdiği, deliklerinde göz kamaştıran paraların takılı olduğu, ayna gibi parlayan siyah, deri ayakkabıları. O kadar yeniydiler ki, kimse bir başkasının eskisi olduğuna inanmazdı. Gerçi geldiklerinde biraz çamurlu ve şekli bozulmuş haldeydi. Ama Gül onları güzelce temizleyip, içini nemli gazete kâğıtlarıyla doldurarak kalıba sokmuştu. Henüz evin içinde denemek haricinde giydiği olmamıştı. Dikeceği güzel kıyafetlerle giymek istiyordu ilk. Ah bir de o yeşil mus çoraptan alsaydı… Hemen akşam saatlerinde iskeleye inerdi, vapur çıkışına. O iki genç kızın önünde salına salına yürürdü, kilimci dükkânının köşesine saklanmadan. Hem belki dönüp saati sorardı onlara, kibarca. Kendisini fark etsinler istiyordu. Tıpkı kendisinin yaptığı gibi kıyafetlerini incelerdi onlar da, Gül’ün şıklığı karşısında dudaklarını ısırırlardı.

Dokuz yaşındaydı annesini kaybettiğinde ama üstüne çiçekli dallar resmedilmiş, siyaha boyalı demir dikiş makinesinin bir yandan kolunu çevirirken, bir yandan da iğnenin altındaki kumaşı sürüyüşünü dün gibi hatırlıyordu. Hatta babasının eve o makineyi ilk getirişinde, annesinin gözlerinin nasıl parladığını ve heyecanlı kesik kahkahalarını unutamazdı. Babası, iş bulmakta güçlük çektiği o en yoksul zamanlarında borç harç almıştı bu makineyi. Dikiş dikerek para kazanabileceği söylemini uzun süredir yineleyen annesi dediğini yapmış ve o zor günlerinde etraftan elbiselere dönüştürülmek üzere gönderilen kumaşlar, çorba olmuştu, ekmek olmuştu sofralarında.

Sarkaçlı duvar saatinin camlı bölmesine iliştirilmiş solgun fotoğrafı okşadı, ‘’Ah anneciğim, sağlığın el verseydi kim bilir daha neler dikerdin. Beni de o kızlar gibi giydirirdin. Belki kazandıklarınla küçük bir terzi dükkânı bile açabilirdin. Yanında olurdum hep, yardım ederdim sana. Yanımda olurdun hep,’’ diye hüzünle mırıldandı.
Evden aceleyle çıkarken öylece bıraktığı masanın üstünde duran makinede, anacığını çalışırken hayal etti yeniden. Çevirseydi yine şöyle kolunu, söktüğü iplikleri dudağında ıslatıp topak etseydi, koysaydı iplik kutusunun üstüne az sonra atılmak üzere… Masaya serili kumaşı topladı usulca. Keyfi kalmamıştı, devam etmeyecekti daha biçkiye. Boşalmış masanın yüzeyindeki boyası dökülmüş, paslı, çizik bölümler yine bir resim sunuyordu gözlerine. Ama bu kez ne bir kuş ne bir ağaç, ne de engin denizde yüzen kendiydi kulaç kulaç…

Hastaneden eve getirmişlerdi annesini, hemen ameliyat sonrası, doktorların yapacak bir şey kalmadığını söylemesinin hemen ardından. ‘’Son günleridir, evinde olsun,’’ demişlerdi. Giderkenki hâlinden eser yoktu dönüşünde. Gerçi yine yataklara düşmüş, kemikleri sayılacak kadar zayıflamış, sarı-beyaz teni iyiden iyiye kurumuştu ama hiç değilse karnında takılı şu boru, şu torba yoktu giderken.
Çok kısa sürmüştü her şey. Hafif ağrıları vardı önceleri, biraz da süzülmüştü ama hep yorgundu. Dayanılmaz ağrılardan sonra nihayet gidebilmişti doktora. Bağırsak kanseri. Canı anacığı bağırsak kanseri olmuş diyorlardı, oysa o daha bağırsağın nerede olduğunu bile bilmiyordu. Hızla yayılmasını kimse engelleyemedi, tümünü çekip aldılar. İşte o zaman annesinin karnına takılan torbalardan, bağırsağın yerini de, ne işe yaradığını da öğrenmiş oldu. ‘’Tamam,’’ diyordu Gül, ‘’ben annemin torbasını alır boşaltırım, temizlerim, ben olurum bağırsağı, gözüm gibi bakarım. Yeter ki yaşasın ve hep bizimle olsun.’’ Olmadı, tümden sökülüp atılan bağırsağın komşularına da bulaşmıştı o leke. İç organları bir bir çöküyordu.
Pencerenin önüne çektikleri divana serdiler yatağını, giderken dönülmeze, yanında renkli günler götürsün diye. Hâlbuki gözünü aralayabildiği mi vardı?
Gece gündüz demeden divanın dibinde bekliyordu Gül. Geceleri yatağını yere açıyor, annesinin en ufak sesiyle fırlıyordu yerinden. Dokuz yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek güce, olgunluğa erişmişti çarçabuk. Kardeşi Ömer bir yaşını henüz doldurmuştu, halasına göndermişlerdi. Şükran dördünde ya var ya yoktu. Onu da katacaklardı Ömer’in yanına ama durmadan ağlıyor, annesiyle olmak istiyordu. Çok uğraşmak istemediler, gece halasında kalmak kaydıyla, gündüz annesinin yanında durabileceğini söylediler. Babası? Her gün daha da yaşlanıyordu babası. Hayat arkadaşından duyduğu tek bir söz, kan gölünde yakamoz oluyordu derin gözlerinde. Elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresizliği duman oluyor, rakı oluyordu mezesiz sofrasında. Gün doğmuyordu babasının girdiği çukura, nerede kaldıysa, oradan tüketmeye devam ediyordu.

Masanın yüzeyindeki resim giderek netleşmişti.
Perdeleri iyice köşelere sürüklenmiş pencereden sokak lambasının soluk, beyaz ışığı doluyordu odaya. Hırıltıları hiç susmayan annesinin, yarısı karanlıkla gölgelenmiş yüzüne dalmış bakıyordu. Dudakları kurak topraklar kadar çatlak, engin tuz ovaları kadar beyazdı. Annesinin nihayet derin bir uykuya vardığından emin olduktan sonra süzülerek uzandı yatağına. Henüz dalmış olmalıydı ki, ‘’Gül,’’ fısıltısıyla dikildi hemen başına. ‘’Tuvalete götür beni.’’

Korkuyla ve çocukça bir şüpheyle baktı annesinin gözlerine. Anlamaya çalışıyordu o küçük aklıyla, ne yapacaktı ki tuvalette? Bağırsak dedikleri o torba değil miydi karnına takılı? Günlerdir Gül o torbayı temizleyip takmıyor muydu yerine, annesinin bağırsakları niyetine? Niye gitmek istiyordu, ne yapacaktı tuvalette?
Gözleri kopmadı bir türlü birbirinden. Gül’ün şüpheli, annesinin ısrarlı bakışları geçti iç içe. Dileğini yineleyemeyecek kadar umutsuz, bir kâbustan uyanmak istercesine ısrarlı ifadesine teslim oldu, kayboldu annesinin gözlerinde. Karanlık gözbebeğini, soluksuz bırakan hızla koşarak aştı. Tutunduğu ilk damarla yol alıp, vardı anasının kömürleşmiş yüreğine, belki hakiki emelini öğrenir diye. Tutuldu fırtınaya düştüğü ilk yerde. ‘Umut’ yelken açmış yüzüyordu, ‘gerçek’ denizinin savuran dalgalarında. ‘Çaresizlik’ bulutları çarpışıyordu en tepede, ‘bıkkınlık’ olup dökülüyordu tekrar umut teknesine. Tutunacak bir yer arıyordu umut teknesi, savrulmadan durabileceği, acılarını dindirebileceği bir yer arıyordu. Aslında yolu belliydi, savaşarak da olsa, devrilerek, savrularak da olsa şu ilerdeki toprak parçasıydı ağır ağır gittiği. Ama verilmemişken son nefes daha, emin olmaktı annesinin tek dileği. Gerçekten artık o eskisi gibi değil miydi? Tek arzusu bunu bilmekti.

Birbirini anlayan bakışlar çözüldü birbirinden. Usulca kaldırıp tuvalete götürdü annesini. Biliyordu ki bu ondan son dileğiydi.

Sabah olmadı o gece. Hiç olmadı yıllarca. Ta ki bir gün, şefkatli bir el silerken gözyaşlarını, ‘’Kurtuldu kızım, kurtuldu. O şimdi cennette öyle mutlu ki. Acıları dinmiş bir halde öyle huzurlu ki,’’ diyene dek.

O günden sonra beklentisiz geçirdiği günler azaldı. Kırık buz parçalarıyla örtülü hüznüne güneş sızdı yeniden. Eritemediyse de taşlaşmış hüznünü, ufalttı. Annesini –o güne dek hiç görmediği- bir mutluluk içinde hayal ettikçe, kalp ağrısı azaldı. Ama o günden miras kalan baygınlıkları, her sıkıntıda açığa çıkmak üzere bir köşede saklandı.

● ● ●

‘’Harika!’’ diye küçük bir çığlık attı kendini tutamayarak. Ayakkabı rafının üstünde duran yer yer kararmış aynayı yere indirmiş, aksini izliyordu. Tam üstüne oturmuştu bu pantolon. Zorlamıştı biraz ama tıpkı o kızınki gibi olmuştu modeli.
Erkek kardeşine sünnet hediyesi olarak gönderilen pamuklu kumaşları bulup çıkarmıştı bir süre önce sandıktan. Biri düz bej, diğeriyse bej üstüne koyu yeşil çizgilerle oluşturulmuş ekoseden, iki ince poplin kumaş. Tekini kullanırsa ince olacağını fark etmiş, üst üste koyup biçmişti. İç tarafa kullandığı düz rengi paçalardaki bantta ve kemerde, görünen yüzde kullanmıştı. Garnilerle göz dolduran şık bir bermudası vardı artık.
Bu pantolonla yeşil mus çorapların ne kadar uyumlu olacağını geçirdi aklından. Kaç paraydı ki acaba? Aslında, babasından istese ne yapar eder bulur verirdi. Biliyordu, babasının imkânı olsa, bir dediklerini iki etmezdi ama bu yokluk içinde alt tarafı bir çorap için, babasını zora sokar mıydı o hiç?
Zaten uzun süredir durumları daha da kötüye gider olmuştu. Çalışıyor, çabalıyordu babası, bir tiyatronun dekorlarını yapıyordu birkaç aydır. Geceleri de tiyatroda ayak işlerine koşturuyordu üç beş kuruş fazla para için. Ama tencerelerinde kasap Hilmi’nin verdiği kemiklerden, komşularının bahçesinde yetişen yeşilliklerin pörsümüşlerden fazlası kaynamıyordu ne zamandır. Bu yoklukta çorap lafı edebilir miydi Gül?

Aynadaki aksine bir kez daha baktı. On altı yaşındaydı ama saçlarının ön perçemlerindeki beyazlar sayılamayacak kadar çoğalmıştı. İdealleri vardı, okumak ve tertemiz bir masa başında iş sahibi olmak istiyordu. Henüz dokuz yaşındayken, annesinin zamansız ölümüyle, her gün mutlulukla gittiği okulundan çekilip alınmış, bu eve tıkılmıştı. Evin yeni hanımı rolünü oynadığı günler boyu onu en mutlu eden şey şu dikiş makinesi, körelmiş makası, oradan buradan bulduğu kumaş parçalarıyla diktikleriydi.

On altı yaşındaydı ama bu güne kadar hiç kimseden bir şey isteyememişti. Kendine ait her şey, halasının onun bunun eskilerini tıkıştırarak getirdiği bohçasından çıkanlardan ibaretti.
On altı yıl olmuştu hayallerle yaşamayı öğreneli. On altı yıldır tükenmemişti bir gün istediği şeylere ulaşabilme umudu.
Yaşıtları giyinip kuşanıp ortalarda salınırken, kahkahaları bedenlerini albeniyle kuşatırken, o çocukluk bilmeden genç olmuş, gençliğini de unutup kadın olmuştu orta yaşlarda, henüz on altısındayken daha.
Yüreğinde saray gibi dayayıp döşediği en güzel yere annesinin hatıralarını saklıyor, diğer tarafıyla da babasının bir gün evleneceği hayalini yaşatıyordu, buruklukla. ‘’Affet beni anacığım,’’ diyordu, ‘’çok yoruldum. Senin hatırana saygısızlıktan değil, bu yaşımda çok yorulduğum için istiyorum evimizde yeni bir hanım görmeyi.’’

On altı yaşındaydı ve omuzlarındaki yük çok ağırdı. Bunca şeyin karşılığında bir çorap istemek, hakkı değil miydi?

Babasına bahsedecekti bu gece. Zaten o gelmeden uyumazdı. Gelince bir soluklanmasını bekler, üstünü değiştirip hal hatır sormaya başladığı anda söylerdi dileğini. Konuya nasıl gireceğini çok düşündü. Kaç para isteyecekti ki? Ne kadar olduğunu bilmiyordu. Babasına almasını söylese, nasıl tarif edecekti?
Üstünde düşündükçe kararından vazgeçiyordu. Kafasının içinde sorular, kalbinde duygular durmaksızın çarpışıyordu. Bir mucize olsa, elini daldırdığı ilk yerde o yeşil mus çoraptan bulsa, yine kimseden bir şey istemek zorunda kalmasa, diktiği bermudasının altına çoraplarını giyse, pırıl pırıl deri ayakkabılarını da ayağına geçirip, ömründe ilk kez kendini her şeyi tamammış gibi hissetse… Her şeyi tammış gibi… Hayatında bir kere, sadece bir çorapla bu duyguyu hissetse…

Ah bir mucize olsa, gökten yeşil bir mus çorap düşse… Kimseyi yormayacak, zararsız, küçücük bir mucize…

Saate baktı, henüz altıya çok vardı. Evde pek iş güç kalmamıştı, yine iskeleye inip, o iki genç kızın vapur çıkışına yetişmek istiyordu. Haftalar olmuştu göremiyordu. Sıklıkla işi başından aşkın olduğundan gidememişti. Ama hatırlıyordu, son birkaç seferde kızıl saçlısını görememişti. Onu daha beğeniyordu hâlbuki. İlk başta hasta olduğunu düşünmüştü, sonraları da göremeyince, vapur saatini değiştirmiş olabileceği gelmişti aklına. Belki de iş değiştirmişti aynı yakada çalışıyordu, başka vasıta kullanıyordu? Artık tadı kalmamıştı iskeleye inmenin. Zaten biraz da o yüzden zorlamamıştı kendini sıklıkla gitmeye.
Ama bu akşam tekrar gitmek istiyordu. Kızları görmekten çok, o renkli fotoğrafın içinde yer almaya alışmıştı belki, aylardır. Dinlendiriyordu, hayallerini tazeliyordu. Gidecekti.

Bahar neredeyse bitmek üzereydi. Yazın sıcak akşamları denizin kokusunu varabildiği her noktaya, metrelerce ipek kumaş hafifliğinde seriyordu. Kilimcinin önündeki yerini aldığında vapur henüz ufukta görünmüyordu. Derin derin soludu. Denizi içine doldurdu.

Kendinden önce sesini gönderdi vapur bu kez bekleyenlerine. İskelenin sol kanadından burnunu uzattı az sonra. Bu görüntüyü o kadar uzun zamandır izliyordu ki, her vapurun demir iskeletindeki en ufak bir detayı ezberlediği kadar, her kaptanın kendine has yanaşma biçimini de bilirdi. Bu seferki hiç tanıdık değildi. Başı yanaşsa kıçı ayrılıyor, orayı toplasa başı uzaklaşıyordu iskeleden. Üst kattaki kabine yöneldi hemen bakışları. Bildik yüzüyle sakince gülümseyen kaptanın yanında, epeyce telaşlı ve sıkkın olduğu gözlemlenebilen genç kaptanı gördü. Tecrübesiz olduğunu anlamak hiç de güç değildi.
Vapurdan erken atlama telaşında olan sabırsız yolcuların uğultu oluşturan söylencelerinin sonunda iskele verilmiş, yolcular yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Genç kızların en son inenlerden olduğunu bilse bile, bu kez ilk baştan dikkat kesildi. Gözden kaçıracak olmaktan korktu. Hiç aklına gelmemişti ama belki de bu yüzden görememişti nicedir?

Yorgun memurlar, saçı sakalı karışmış işçiler, ev gezmesinden dönen telaşlı tombul kadınlar, alımlı genç kızlar, yaz dönemi çalışan yeni yetme oğlanlar…

Ama onlar yoktu. Yoklardı. İkisi de.

Karamsarlıkla sarkmış dudakları, tanıdık bir çift gözle karşılaşınca gülümsedi hemen. Halasıydı bu, halası! Elindeki koca bohçasıyla halasıydı bu iki boncuk gözün sahibi. Koşarak boynuna atıldı. Halasını görmüş olmanın sevinci bir yana, yanında getirdiği bohçadan kendine bir dolu şey çıkacağını bilmek, ayrı bir heyecan katıyordu mutluluğuna.

‘’Sen benim geleceğimi nereden biliyordun?’’ diye şaşkınlıkla sordu halası.
‘’Bilmiyordum ki, öylesine gelmiştim iskeleye,’’ derken halasının yanındaki kadını fark etti.
‘’Sen Hikmet Hanım’ı tanıyor muydun?’’ diye söze başlayarak tanıştırdı halası. Vapurda rastlaşmışlar, uzun zamandır görüşmemişler, sohbet ede ede gelmişler, diyordu.
Sevinçle, sarmaş dolaş evlerinin önüne kadar geldiklerinde, halası yanındaki kadını da davet etti. ‘’Gel bir soluklan, gidersin.’’ Biraz naz niyazdan sonra çıktılar hep beraber eve.

Divanın üzerine kâğıt gibi ütülenip serilmiş pantolonu aldılar hemen ellerine. Orasını, burasını inceleyip, övgüler düzdüler Gül’ün becerikliliğine.
‘’Gel,’’ diye çağırdı Gül’ü halası, ‘’hiç sormuyorsun bohçada sana uygun bir şeyler var mı diye?’’
Mahcup gülümseyişiyle misafir kadına kaçamak bir bakış attı. Merak ediyordu etmesine de utanmıştı yabancı birinin yanında, milletin eskileri için heyecan duymaya.
Yere koydu bohçayı halası, ‘’Eğilemeyeceğim kızım, sen aç bak hepsine. Yepyeni, tümü sana göre kıyafetler valla.’’

Bohçanın başına merakla oturdu Gül. Aynı anda halası divanda oturan ahbabına bohçadakilerin hikâyesini anlatmaya başlamıştı bile.
‘’Ah sorma Hikmet Hanım, buraya kadar getirdim bu bohçayı getirmesine de, yol boyu anısı daralttı yüreğimi.’’

Gül bohçanın ilk katlarını kaldırdığında içinde zümrüt gibi parlayan yeşil bir örgü şapka gördü evvela.

‘’Bizim hamamcının karısı Fikret Hanım’ı bilirsin. Gençliğimden tanışırız onunla, evlenip buralardan gidesiye kadar içtiğimiz su ayrı gitmezdi.’’

Hemen şapkayı alıp denemek istedi Gül. Bakışları misafir kadını yakaladığında, havada kalan ellerini indirdi sakince. Yine utanmıştı.

‘’Sonra ne olduysa görüşemez olduk. Ne evlendiğini görebildim ne yavrusu olduğunu… Bir de onun komşusu Nadide Hanım vardır, bilirsin.’’

Şapkayı bohçadan çıkarıp kenara koyunca altında kat kat dizili kıyafetler gözlerini kamaştırdı Gül’ün. Hiç bu kadar yeni, bu kadar çok kıyafet çıkmamıştı bohçadan kendisi için.

‘’Geçen gün bana geldi, elinde bir bohça.’’

Şaşırmıştı Gül. O bej rengi pantolonu, robasını boydan boya saran aynı kumaştan kemeriyle yeşil trikoyu nerede görse tanırdı. Gözlerine inanamıyordu! Yoksa tesadüf ki o kızın eskileri mi gelmişti bu kez ona? Hep üzerinde görmeyi hayal ettiği kıyafetler, şimdi gerçekten elinde miydi?

‘’Görüşemedik dediydim ya, kızı gelmiş evlenme çağına, olmuş o kadar anla yani. Öyle temiz pak bir kız yetiştirmiş ki, görenler dönüp bir daha bakarlarmış.’’

Heyecanını saklayamıyordu artık Gül. Gerçi bunları giyinip kuşanıp, onların gelişinde iskeleye varıp endamını gösteremezdi ama bunlar artık onundu ya, ondan mutlusu yoktu. Bazılarını biraz bedenden açmak gerekecekti, daha ilk bakışta darlığını gözü kesmişti.

‘’Kız da bir hanım, bir çalışkanmış ki sorma. Hem karşıda bir işte çalışıyormuş, bilemedim şimdi ne işiydi, hem de evde dikiş dikermiş, bu benim bahtsız kızım gibi.’’

Bohçayı boşalttıkça yeni yeni kıyafetler çıkıyordu. İçlerinde hiç görmedikleri de vardı. Sarı bir manto; kocaman kemik düğmeli, içi yeşil astarlı, bordo çiçekli bir yazlık elbise; karpuz kollu, belden incecik kemerli… Birkaç broş bile vardı ve bir de…

‘’Bundan bir, bir buçuk ay evvel, yoldan karşıya geçerken arabanın biri sen gel, freni mi tutmamış ne, çarp kıza.’’

Gözlerine inanamıyordu, paketi bile açılmamış yeşil mus çorap saklıydı kıyafetlerin arasında. Hatta bir de kırmızısı vardı ki, ateş gibi! ‘’Olamaz,’’ diyordu içinden, ‘’mucize bu, mucize!’’
Misafir kadının küçük çığlığıyla irkildi. Kadın elini ağzına kapatmış, korku içinde halasına bakıyordu.
Başı döndü Gül’ün, halasının anlattıklarını duymadığını sanmıştı ama tüm konuşmaları hızlıca geçirdi kafasından. Araba çarpmış diyordu, o kıza, kızıl saçlı, görenlerin bakmaya doyamadığı güzellikte, çalışan, dikiş diken o becerikli kıza!
Bir elinde yeşilini, diğerinde kırmızısını tuttuğu mus çoraplarla yerde kalakalmıştı.

‘’Doğruca hastaneye kaldırmışlar ama ne fayda? Hemen canını teslim etmemiş, günlerce şuursuz halde gün beklemiş.’’

Gözlerinin çevresinde kara bulutlar dolanıyordu Gül’ün.

‘’Anası babası başından ayrılmamış hiç. Dua etmişler gecelerce, bir mucize beklemişler uyansın diye. Küçücük bir mucize!’’

Karanlıktı her yer. Kokusuz karanlığı soluyordu Gül. Giderek uzaklaşan sesler çalınıyordu kulağına. ‘’Mucize,’ diyordu bir ses, ‘’Küçük bir mucize!’’

30 yorum:

ZAMANDAN SIZAN...KIYMET dedi ki...

tebrikler Sema..başarıların daim olsun..ikizler seninle gurur duyuyor..

Geveze Kalem dedi ki...

:) Teşekkür ederim Kıymet, ikizler bloguna pankart açık bakiiim.:P

Bekriya (anibal) dedi ki...

tebrik ederim ne güzel ya :)

şule dedi ki...

cok cok tebrikler semacim. ne guzel bir haber bu...
oykun cok etkileyici bu arada... ellerine, diline, kalemine saglik.

Yaşamın Kıyısında dedi ki...

Taslağını okutmayıp sakladığın iyi olmuş. Zevkle okudum. Ve ara ara satır aralarında bana hiç yabancı gelmeyen, tanıdık pragraflar buldum.
Çok acıklı buldum yavrusu. hele sonu tam bir hüzün.
Ellerine sağlık.
Linkini bulup orada birincilik ödülü adı altında adını görmek beni son derece mutlu etti.
Sizi seviyorum...

Geveze Kalem dedi ki...

Bekriya, teşekkür ederim.:)

Şuleciğim, teşekkür ederim. Beğenmene sevindim.:)

Anneciğim, senin bazı yazıların ilham verdi bana bu öyküyü oluşturmamda. Tanıdık gelmesi o yüzdendir.;-)
Öpüyorum çok çok...

SS dedi ki...

ay semacım hemen okuyamadım ama başlığı okudum. öncelikle tebrik edeyim :))) çooooook sevindim anlatamam :)))) gurur duydum...başarılar diliyorum daha nicelerine! en kısa zamanda okuyup bir de öyle yorum yazıcam ;)

evrim (akira) dedi ki...

her satırını zevkle okudum Sema'cım tebrik ederim, becerikli ikizlerim benim:))

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili SS, teşekkür ederim. İnşallah bir gün kısa öyküler yazmayı da başarabilirim ve sizleri uzun öyküler okuma konusunda yormam.;-)

Evrimciğim, sizin gibi bir becerikli ikizlerden de fotoğraf ödülleri duymayı sabırsızlıkla bekliyoruz.;-)

yalnızlar kraliçesi dedi ki...

tebrik ederim. kalemine, yüreğine sağlık.. nice başarılara.. sevgiyle kal..

evvelzamanicinde dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem, yine çok güzel bir öyküye imza atmışsın. Başarına şaşırmadım, tebrik ederim.

Hikayelerinin hepsinde lirik bir anlatım var. Sanırım duygusal bir insansın. Hikayen kurgu olsa da yaşanmışlık kokuyor. Sanki senin ya da çevrendeki insanlardan birinin hikayesi gibi. Öyle değilse bile bunu hissettirebilmen hikayenin etkileyiciliğinin ne boyutta olduğunu gösteriyor.

Gül karakteri küçük yaşta sırtlanmak zorunda kaldığı tüm zorluklara rağmen bir çoraba indirgediği "mucize" hayallerinin gerçeğe dönüşmesiyle aslında hiçbir şeyin imkansız olmadığını, kalpten istenirse mucizelerin dahi gerçekleşebileceğini gösteriyor okuyucuya.

Öykünün giriş kısmındaki mekan tasviri öykünün daha farklı bir konuya kayacağını gösterse de ilk izlenim olarak, seçtiğin konunun duygusallığı ve anlatımdaki başarın durumu kotarıyor ve aradaki kopukluk mesafesi azalıyor.

Başlı başına giriş bölümün, tasvirlerin oldukça başarılı fikrimce. Hikayenin geliştiği satırlarla okuyucuyu yakalamış ve final bölümüyle de aynı etkiyi devam ettirebilmişsin.
Yaptığın tasvirler - ki tamamen duygusal olduğundan :-)- Gül karakterine göre değerlendirince biraz fazla olduğundan -tahliller , tasvirden daha fazla olabilirdi - küçük bir kopukluk olsa da bu kesinlikle öykünün değer kaybına sebep olmuyor.

Seçtiğin başlıksa ancak hikayeyi baştan sona okuyunca üç kelimeden ibaret olmadığını derinden etkileyerek ortaya koyuyor.

"Keyfi kalmamıştı, devam etmeyecekti daha biçkiye. Boşalmış masanın yüzeyindeki boyası dökülmüş, paslı, çizik bölümler yine bir resim sunuyordu gözlerine. Ama bu kez ne bir kuş ne bir ağaç, ne de engin denizde yüzen kendiydi kulaç kulaç…"

"Tutunacak bir yer arıyordu umut teknesi, savrulmadan durabileceği, acılarını dindirebileceği bir yer arıyordu. Aslında yolu belliydi, savaşarak da olsa, devrilerek, savrularak da olsa şu ilerdeki toprak parçasıydı ağır ağır gittiği. Ama verilmemişken son nefes daha, emin olmaktı annesinin tek dileği. Gerçekten artık o eskisi gibi değil miydi? Tek arzusu bunu bilmekti."

Bu cümleler... Sevdim bu cümleleri...
Hikayelerin, yazıların iki kapak arasına yerleşse de biz de kitaplığımızın en güzel köşesinde yer açsak kendilerine...

Kalemine sağlık...
Sevgilerimle...

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili evvelzamaniçinde;

Öykülerimle ilgili senden yorum okumak, bende giderek beklenti hâlini almaya başlıyor.:)
Blogundaki kitap yorumlarını zaten keyifle okuyorum. Ve orada yaptığın yorumları o kadar dikkate değer buluyorum ki, bir süredir "bu okunmalı, bunu geç," diye liste oluşturmaya başlamışım bile.

Burada yazdıklarına ve daha fazlasına yanıt için sana mail yoluyla ulaşmak isterim. Epeydir kafamda dolanan bir sorunun yanıtını buldum çünkü satır aralarında.

Görüşmek üzere...

fikriminincegülü dedi ki...

Çok tebrik ederim Sevgili Sema. Biz senin başarılarına alışık olduğumuzdan hiç şaşırtmadı beni bu birinciliğin. Lakin öyküyü okuduktan sonra, bu kadar uzun olmasına rağmen bir solukta ve büyük bir keyifle okunan, ve içinde usta bir yazarın kaleminden çıkmışçasına zevkli ve sonuna kadar insanı okumaya zorlayan kelime oyunlarıyla süslü, sonunda yine okuyanın damağında hüznün balını bırakan bu kadar güzel bir öyküye birincilik yakışırdı zaten, iyi ki şaşırmamışım dedim.

Tekrar tebrikler. İlk kitabını ilk bizler isteriz imzalı olarak. E o kadar torpilimiz olsun değil mi?:)

Meltem dedi ki...

Gerçekten akıcı bir dille yazılmış sürükleyici bir öykü. İnsanı okurken içine alıp götürüyor. Yani birinciliği gerçekten haketmiş. Çok çok tebrikler. Diğerlerini de gelip gelip okuyacağım fırsat buldukça.

elektra dedi ki...

sevgili sema, bunu duymak bana da iyi geldi. çok sevindim senin adına. tebrik ederim. yüreğine, kalemine sağlık...

Butterfly dedi ki...

sema çok heyecan verici bir haber bu yaa, ders arası gördüm çıktı alıp evde uzanıp okuyacagım ama tebrik ediyorum, kıskandımmı ne biraz:) çok hoş bu haber çokk hem de..

ebru dedi ki...

ya inanmıyorum bunu dün söylemediğine, çok çok ama çok sevindim!! bu seni bana çok sevdiren öykü biliyor musun? kesinlikle haketmiştin.. tebrikler arkdşm.. çok çok tebrikler..

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Yalnızlar Kraliçesi,
yorumunuzu atladığım için özür dilerim. Evvelzamaniçinde'nin uzuuun yorumu gölgesinde kalmış, göremedim ilk başta.:) Çok teşekkür ederim beğenileriniz için.
Sevgiler...

İncegülcüğüm, teşekkür ederim, ne güzel şeyler söylemişsin.:) İnşallah en kısa zamanda adresini isterim.;-)

Meltem, teşekkür ederim.:) Hepinizin beğenileri benim için çok değerli.

Elektra, gördüğün gibi yorumlarım kadar öykülerim de uzundur.;-) Çok teşekkür ederim, sevgiler...

Butterfly, teşekkür ederim arkadaşım. Sen sonra okursun, dinlenmene bak. Kolun daha iyidir inşallah.
Sevgiler...

Ebrucuğum, bu öyküyü ilk okuttuğum kişiydin.:) Teşekkürler arkadaşım...

evrim (akira) dedi ki...

ayyyyyy inşallahhhhhh semacım ne güzel dedin ağzına sağlık :)))

evvelzamanicinde dedi ki...

Sevgili Geveze Kalem ( böyle hitap hoşuma gidiyor ), bana evvelahirzamanyolcusu@mynet.com adresinden ulaşabilirsin.
bekliyorum...
sevgiler...

ozgurruya dedi ki...

Tebrik ederim Geveze Kalem. Böyle güzel bir öykünün de ödül alması gayet doğal tabi =) Başarılarının devamını dilerim.

Aysegul dedi ki...

Kaç gündür internete giremiyorum, dolayısıyla bu güzel haberi şimdi okudum. Ne diyebilirim HARİKASIN.....
Sevgiler

Tabiat Ana dedi ki...

sevgili geveze kalem,
gerçekten hem çok sıcak hem çok hüzünlü hemde çok akıcı çok güzel bir hikaye olmuş.Başarıların bizi gururlandırıyor.Tebrikler,
sevgiler:)

sessiz balik dedi ki...

evet yaaa; birincilik .
zaten gönüllerdeki yerindi.
...
tasdiklenmiş

çok içten çok duygusal çok yoğun çok çok .... güzel

her heceyi seçmişsin , şiir gibi bir öykü olmuş,
konuyu ince ince işlemişsin roman gibi bir öykü olmuş
ve
tasvirler müthiş ,okuyana film izler hissi veren bir öykü olmuş

ne çok yazasım ne çok şey söyleyesim var sadece bu öykün ve kazandığın başarı için değil "sen"in için , yazıların ,arkadaşlığın,kişiliğin için
ama eksik kalacak hersöz
susmanın yeri galiba

SS dedi ki...

Harika olmuş! heyecanlandım, ağladım, merak ettim...çok güzel kurgulanmış. Kalemine, yüreğine sağlık...
Başarılarının devamını diliyorum canım benim :D

Geveze Kalem dedi ki...

Arkadaşlar hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Ancak büyütülecek bir şey olmadığını söylersem yarışma düzenleyen kuruma ayıp etmiş olmam umarım. Hatta açıkçası önümüzdeki ay çok beğendiğim bir öykü dergisinin internet sayfasında bir öykümün yayınlanacak olması, bu ödülden kat kat daha mutlu etti beni.:)

Şu sıralar büyük bir keyifle ve oldukça yoğun olarak yazıyorum. İnanın söylediğiniz her söz şevkimin katlanarak artmasına neden oluyor. O yüzden beğenseniz de beğenmeseniz de sizden herhangi bir eleştri duyabilmek çok güzel.

Hepinize tekrar teşekkürler,
Sevgiler...

Monitor de LCD dedi ki...

Hello. This post is likeable, and your blog is very interesting, congratulations :-). I will add in my blogroll =). If possible gives a last there on my blog, it is about the Monitor de LCD, I hope you enjoy. The address is http://monitor-de-lcd.blogspot.com. A hug.

Goddess Artemis dedi ki...

Mimlendiniz! :o)

"Göz" dedi ki...

sen hep böyle "geveze" kal güzel kalem, benim gibi suskunluk denizinde çırpınma hiç...
Yüreğine, diline, eline sağlık...
Bir de kocaman tebrikler!

Geveze Kalem dedi ki...

'Göz'üm,;-) teşekkür ederim. Denizin kuruyacak bir gün, eminim.;-)