Hata

|

İncegül'ün Hata ve Affetmek üzerine yazdığı öykü bende başka bir öykünün çağrışımına neden oldu. Paylaşmak isterim...



Kapı gıcırdayarak aralandı.
Bakıştılar.
Sarıydı teni, bitkindi. Tedirgindi bakışları. Yattığı yerden ağır ağır doğruldu.
“Geldi mi?”

Başını sallıyordu adam. Tedirgindi bakışları.

Koyu renk perdeleri sımsıkı örtülmüş havasız odaya, adamın elini tutarak girdi küçük çocuk. Kıvır kıvır kestane rengi saçları, uzun kirpiklerinin gölgelediği kocaman ela gözleri vardı. Korkuyordu, çok! Ayaklarını sürte sürte ilerledi odanın ortasına. Adam elini bırakmış, aralık kapının ardında bekliyordu, soluksuz.

Kadın çocuğun girdiğini görür görmez hışımla dönüp uzanmıştı yine yatağa.

Korkuyordu çocuk.
Arkasına baktı, cesaret için aradı gözleri adamı, babasını.
Gülümseyerek başını sallıyordu babası, devam etmesi için cesaret veriyordu küçücük aralıktan.

Kafası öne düştü, gözlerine yaşlar doluştu, minik parmaklarını iç içe geçirip destek aradı bir eli diğerinden.
“Anne?” dedi en sonunda, “Çok özür dilerim.”
Sessizce ağlamaya başladı.

Aylar sonra karşılaşmalarının bu kadar sessiz olacağını tahmin etmemişti. Yine eskiden olduğu gibi boynundan koklaya koklaya öper, sımsıkı kucaklar, saçlarını okşarken, “Yavrum!” der sanıyordu. Çok özlemişti, çok. Bir adım ötesindeydi ama gidip dokunamıyordu bile. Aylardır günbegün çoğalan özlemini gideremiyordu bir türlü. Aynı gün hayatındaki en değerli iki kişiyi kaybetmişti. Birine ulaşmak asla mümkün olmayacaktı. Ama diğeri için de şansını yitirmek üzereydi. Geri dönüp hızla oradan kaçmak isterken duvar gibi dikildi babası karşısına. Bakışları yükselerek buluştu babasının gözleriyle. Sevecendi. “Hadi,” dedi olabildiğince sessizlikle. Döndü ve yatakta boylu boyunca uzanmış annesine baktı, sarsılıyordu bedeni, ağlıyor olmalıydı.

Büyümeliydi, şimdi, şu anda, şuracıkta! Bu kez kendisi gidip başlatmalıydı annesiyle arasındaki sevgi diyalogunu. Küçük adımları hızla ilerledi. Ona, annesine doğru. Kendine dönük sırtına usulca dokundu. Minik parmakları dolandı üstünde.

Sarsıntı durdu. Parmakların gezintisi durdu.

Çarçabuk doğruldu kadın. İkisinin de yüzüne hiç bakmadan çıktı odadan.

Kadının bıraktığı boş yataktaki fotoğrafa baktılar; kıvır kıvır kestane rengi saçları, uzun kirpiklerinin gölgelediği kocaman ela gözleri olan bir çocuk fotoğrafıydı bu.

Mutfağa gidip hızla kapıyı çarptı kadın. Doğruca tezgâh üzerinde duran bıçaklıktan en büyüğünü aldı. Kapıyı kilitledi. Ağlıyordu. Elindeki bıçağı şah damarına dayadı. Durdu. Ölmek istiyordu o da. Bundan sonrasını nasıl yaşayacağını bilmediğinden ölmek istiyordu, tıpkı oğlu gibi. Onun yanına gitmek, cennetin ışıl ışıl ovalarında onunla sarmaş dolaş yuvarlanmak istiyordu.
Peki ya diğeri?

Altı yıl önce doğdukları gün canlandı gözünde, elindeki bıçak hâlâ boynuna dayalıyken. Hemşirenin kucağında girdiklerinde odaya, ayırt edememişti ikisini birbirinden, o kadar benziyorlardı ki. Mutlulukla kucaklaşmıştı eşiyle, artık dört kişilik bir çekirdek aileydiler.

Şimdi üç kalmışlardı!

Üç ay önce, o lanetli akşamüstü kalmışlardı üç kişi.

Çamaşır asıyordu balkonda. Oğulları, yaşam kaynağı ikizleri, canının iki yarısı yavruları oynuyordu içeride.
Çığlığı duydu! Bedenini, beynini yırtan çığlıkla, soluk almadan vardı içeriye. Yoklardı! Hâlbuki en son salonda bir çizgi film karşısında bırakmıştı onları. Televizyona kaydı gözleri, kılıçlarıyla savaşan iki yaratığa bakıyordu, aklı durmuştu, sessizdi ortalık çok sessiz. Mutfağa yürüdü, korkusu esir almıştı her yerini. Mutfak kapısının aralığından yerdeki bir öbek kanı gördü. Kendini unutmuş bir halde, çığlık çığlığa daldı mutfağa.
Toprak’ın cansız bedeni yerde yatıyordu, elinde hâlâ sımsıkı tuttuğu bir bıçak vardı. Çınar’ın elindeki bıçak ise kanlıydı, Toprak’ın başucuna dikilmiş duruyordu kıpırtısız.

Sonrasına dair hatırladığı tek şey, “Kılıç Savaşları filmini oynuyorduk,” diyen Çınar’ın sesiydi.

Üç ay olmuştu. Üç aydır nasıl yaşadığını ve nasıl yaşayacağını bilemiyordu.
Biri Toprak, diğeri Çınar.
Uzun ömür sürsünler diye koymuştu adlarını. Oysa ömür boyu çekeceği vicdan azabıyla Toprak’ın mezarı başından ayrılmayacaktı şimdi Çınar. Tıpkı mezarların sadık dostu çınar ağaçları gibi. Hata kendisindeydi, çok yanlış isimler seçmişti.

Boynuna dayalı bıçağı indirdi. Canının yarısına, öbür yarısını feda edemezdi. Kilidi açtı, mutfaktan çıktı.
Az önce uzandığı yatakta yan yana oturmuştu baba oğul. Elini uzattı, kuruladı gözyaşlarını Çınar’ın. İp gibi inen gözyaşları durdu. Aylar sonra annesinden kendisine uzanan ellerin mutluluğuyla gülümsedi.

Eğildi kadın, bakışları kilitlendi. Başını saçlarına dayadı. Kokladı derin derin. Ve fısıldadı;
“ Yüreğimin sağ yanı için sol yanını da harcamak üzereydim. Yaran iki kez açılacaktı. Hadi gel, yaralarımızı el ele saralım, birlikte. Üç kişilik bir aile olarak seni yarına hazırlayalım…”

14 yorum:

fikriminincegülü dedi ki...

Evet geveze kalem... sanırım şimdi ödeştik.:) Gözümden akan yaşları bir şekilde durdurmayı başarırım da bu boğazımdaki yumruyu nasıl yok ederim bu gece bilmiyorum...

Ne diyeyim. Geveze kalemin hiç dert görmesin, hep gevezelik etsin diliyorum. Her ne kadar ilk defa bir hikaye okuyup bu kadar ağlamışsam da, her kelimede, her cümlede içimden yükselen ürpertiler ardı ardına yüreğimi acıtsa da... Sen hep yaz lütfen.

Geveze Kalem dedi ki...

Yok yok, henüz ödeşmedik. Sen birkaç farkla benden öndesin.;-)

En son 55 kelimelik öykülerin aradaki farkı açtı.:)
Teşekkür ederim, tüm güzel sözlerin için...

Sardunya dedi ki...

Kalbim durdu.
Sana bir sır: Yalın'ım için en çok istediğimiz isimdi Toprak. Ben Çınar'ı da alternatif olarak düşünmüştüm. Yaşasın diye Toprak koymadık adını... Neden kalbimin durduğunu anlatabildim mi?

Geveze Kalem dedi ki...

Benim de çok sevdiğim isimlerdir bunlar. Hatta Çınar adını öyle seviyordum ki, o sıralarda bir dizideki baş kahramanın adı olmasa koyardım kesin.:) Aslında yazarken birilerine dokunur mu diye düşünmedim değil. Ama ona yazma buna yazma, neye yazacağız peki?

Yazdım. Ve itiraf edeyim yazarken gözlerim doldu.:( Ne tuhaf değil mi?:)

etki alanı dedi ki...

İkinizden de nefret ediyorum....

Lise yıllarımda,komşumuzun çocuğunun annesinin beş dakikalık dışarı çıkışında denediği bir film sahnesi yüzünden öldüğünü hatırladım..
Anne akrabasına birşey vermeye gidiyor,12 yaşındaki çocuk ekrandaki "Bonanza" dizisinde asılan bir adamın sahnesini denerken,öleceğini düşünmemişti eminim..Kardeşinin salıncak ipi kapı tavanına sağlam bağlanmıştı,eğer sandalyeyi itmeseydi,bugün yaşıyor olacaktı..Anne hemen dönüyor ama kapı kapalı olunca,şüphelenme ve balkona çıkardıkları kendi yaşıtlarından bir çocuğun onu ipte can çekişirken görüp kaçma süresi de sonu hazırlamıştı..
Yıllarca etkilendim bu olaydan..
Çocuklarım olduğunda,ailece seyrettiğimiz filmlerdeki ölüm sahnelerinin hep alt yazısı olmuştur benim tarafımdan..Asla denememeleri gerektiğini anlatmışımdır..Hep tetikte bir anne oldum...Yalnız kaldıkları anlarda hep sesli şarkı yada hikaye anlatmalarını sağladım..Duymak için..

Hep annesinin yaşadığı acıyı hissettim..
Bu hikayen bu hikayeyi getirdi önüme koydu..

Çılgın kadınlar!
Beni benden alıp götürdünüz ikinizde..
(Sizi seviyorum)
TüTü

Yıldız Yağmurları dedi ki...

Siz ikiniz anlaştınızmı, önce ben vuracağım,sonrada sen diye??? Sema'cım eline sağlık duygusal, üzücü yanını bir tarafa bırakırsak çok güzel bir hikaye olmuş...
Sevgiler.

Geveze Kalem dedi ki...

Tütü, korktum yani ilk cümleyi okuyunca. İnsan bir gülümseme ikonu falan koyar ama değil mi?;-/

Korkunç bir olay ve senin için de korkunç bir tecrübe olmuş. Yalnız sanki biraz abartmamış mısın, sesli konuşmalarını istemek falan?;-)

Dilek, beğendin mi gerçekten? Teşekkür ederim.:)
Bu arada e hadi, listeler çıkmadı mı?;-)

TuBiKKo dedi ki...

OFFF....yüreğimi delip geçtin şimdi sen...bir yumru yerleşti boğazıma..tüylerim diken diken havaya kalktı...Bu kadar ayrıntılı ve açık şekilde acıtmak zorunda mısın canımızı :( ama çok güzel anlattığını itiraf etmek zorundayım...fazlasıyla gerçekçi ama gerçek olmamasını hiç kimsenin başına böyle birşey gelmemesini dileyecek kadar da acı....

Yaşamın Kıyısında dedi ki...

Yazdığına sevindim.
Kendimi gurbette hisseder olmuştum.
Sizi seviyorum.

evrim (akira) dedi ki...

Sema yapılırmı bu? çok güzel bir hikaye ama maalesef olabilir bir olay. sürekli duyuyoruz tv'de gördü diyenleri.ufacık çocuklar nasıl korunur bu görüntülerden?
off :(

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Once, incegul iyi ki kiskirtmis diyecektim ama oykuyu okuyunca oyle kotu oldum ki... ne diyecegimi bilemiyorum. :-(
Bir anne icin dunyanin en dayanilmaz acisi bu...
ufff... ne yaptin sen.
:-((( uyuyamam ben simdi. Gidip Defneme sariliyim bari....

Geveze Kalem dedi ki...

Tubikko, ne yazık ki olabilecek bir durum bu.:( Nitekim benzer bir durum Tütü'nün yakınlarında olmuş ya. Üzmek istemezdim ama valla ben de üzüldüm.:)

Yaşamın Kıyısında Annem,:) ne demek gurbet falan, kelime oyunu herkese açık biliyorsun.;-)
Ben de...


Evrim, hah işte asıl dikkat çekmek istediğim yer orası; tv'de görüyoelar. Yanılmıyorsam Yaşamın Kıyısında filminde görmüştüm; sokak çocukları bir silah ele geçiriyorlar çöpler arasında. Onu almaya gelen kadına tıpkı filmlerdeki gibi doğrultuyorlar ve yine gördükleri gibi çekiyorlar tetiği, öleceğini bilmeden.
Onlar gerçekle filmi birbirinden ayıramazlar ki?:(

Esra, hadi sarılalım; sen Defne'ne ben Barış'ıma.:) Öyküyü gece yazıp yayınladıktan sonra gidip oğluma sarılıp uyumuştum zaten.:)
Sevgiler...

Archi*Sugar (Esra) dedi ki...

Valla ben de oyle yaptim. Koklaya koklaya uyumusum.

OzLeM dedi ki...

Çok etkili bir kısa film daha;-)