.

|

Oyalanıyorum!
Bu kaçıncı post şu son iki saatte.
Bir şey yazacağım ama galiba ondan kaçıyorum.

Tuhaf tuhaf şeyler karaladım. 'Taslak' adını verdi blog. Ben demedim, o dedi. Kendi kendine kaydediyor. Ben kaydetmek istiyor muydum bakalım?
Şimdi ne zaman yeni bir gönderi oluşturmak istesem, takılacaklar gözüme. Bir de kırmızı renk vermiş, aman gözden kaçırmayayım diye.

Oyalanıyorum, hâlâ!

* * *

Erken yaşta konuşup konuşmadığımı bilmiyorum, anneme sormalıyım. Ama erken yazmaya başlamadığımı iyi hatırlıyorum. Hatta kaç kişi hatırlar bilmem ama ben ilk okuduğum zamanı, ilk okuduğum kelimeyi, o anki ortamı daha dün gibi hatırlıyorum. Altı yaşındaydım, geç mi dersiniz?
Ayva ağacının yaslandığı pencerenin perdeleri sonuna kadar açılmıştı. Normal bir durum olmadığı için hatırlıyorum bu detayı. Genelde ön bahçeye bakan pencerenin perdeleri her zaman açık olurdu; bahçenin yeşilini, denizin mavisini içeriye doldursun diye.
Ayva ağacının yaslandığı pencere önünde bir divan... Hayatımda gördüğüm en zevkli divandı o; bej rengi zemin üzerine kocaman çocuk figürlerinin resmedildiği örtü, pileleriyle dökülürdü divanın eteklerine. Pilelerin başladığı yere kadar gelen kısa, kırmızı renkli örtüyse kapak gibi dururdu üstünde. Kırmızı yastıklar yaslıydı duvara, aynı kumaştan. Annemin zevkiyle, elleriyle oluşturduğu harika bir divan...
Babamla köşesine ilişmiştik. Elindeki gazetenin kocaman harflerle yazılmış ismini heceletiyordu bana.
Okuyordum yavaş yavaş;

CUM
HU

YET!

Ne hoş, okuduğum ilk kelimeydi Cumhuriyet.

Sonrasında ortaokul döneminde çok okuduğumu hatırlıyorum. Hele bir yaz tatilinde neredeyse iki günde bir kitap bitirmiştim. Ablamla hâlâ o yaz tatilini en çok okuduğumuz dönem olarak hatırlarız.
Aynı yıllar okul dönemi, yazmaya en keyifle vakit ayırdığım ilk yıllardı. Belki inanmazsınız, orta birinci sınıftaki kompozisyon defterim hâlâ durur. Hiçbir zaman atmaya kıyamadım. Hayalim bir gün o defteri çıkartıp, içindeki bazı yazıları yayınlamak bu blogta.

Derken lise... Yazmaya dair en unutamadığım anılarımdan biri; gerçekten çok değer verdiğim edebiyat öğretmenim A. Özbek'in bir kompozisyon yazılısı sonunda sonuçları okurken, "Bugüne kadar kompozisyon yazılısında benden 100 almayı becerebilmiş tek kişidir," diyerek kompozisyonumu tüm sınıfa okuduğu andır. Ve aynı gün bana -yine hiçbir zaman unutamayacağım şu öğüdü vermişti; Uzun cümleler kurmayı beceriyorsun, güzel. Ama başarılı olan kısa cümlelerle daha çok şey anlatabilmektir.

Hah, işte asıl nokta burası. Oyalana oyalana uzattığım bu girişte asıl amacım size ayva ağacımı, yaz tatilimi veya kompozisyonuma karşı aldığım bir övgüyü anlatmak değildi. Sorun şu ki, BEN KISA CÜMLELER KURMAYI BECEREMİYORUM!

Bunu nasıl başardığını Şebnem Abla'dan dinleme ihtimalim yok, ama Sardunya gün gelip anlatacak, biliyorum.

O zamana kadar içimdeki birkaç pencerenin perdesini aralamam gerekir, daha iyi anlayabilmem ve sindirebilmem için.

* * *

Hayatım boyu çok kereler yanlış anlaşıldım ben. Aslında bu cümleyi sevmem, çünkü bana 'anlıyor musun?' soru cümleciğini hatırlatır. 'Anlatabiliyor muyum?'dur daha kibarcası. Çünkü 'ben anlatmayı becerebiliyor muyum?' demektir bu. Ve bu yüzdendir ki 'yanlış anlaşıldım,' demek, 'kafası basmıyor, anlamıyor beni,' demekle eş değerdir gözümde.

Ama ben SAHİDEN YANLIŞ ANLAŞILDIM! Çok kereler. Bu onların hatası değildi, birçoğunun ziyadesiyle kafası basıyordu üstelik. Ama sorun basitlik ve karmaşa sorunu.

Ben bir şeyi en basit haliyle anlatabilmek için karmaşıklaştırıyorum cümlelerimi. Çünkü ne çok detay verirsem, tabloyu o kadar netleştiririm gibi hissediyorum. Buğulu cama bir parmak sürttüğünüzde dar aralık görüş alanınızla eşdeğerdir. Eğer birkaç parmak darbesiyle ya da tamamen avuç içiyle silerseniz, buğu yok olur, gerçek iki tarafa da aynı yansır, diye düşünürüm ben. Cümlelerim, parmak sayımın yettiği kadar karalar buğulu camı. Ben apaçık görürüm manzarayı ama camın öte yanından bakan yine, yine, yine göremez çoğu zaman beni.

Neden mi?

Kendimi ak pak etme hesaplaşması değil bu, gerçekliğine adım gibi inandığım bir durum.

Beni anlamayan/yanlış anlayan kişilere baktığımda genelde şu sonuçla karşılaştım; kendini olduğu gibi ortaya koyan birinin varlığına inanmıyorlar. (Ve en acısı bunun farkında bile değiller.) Cümlelerimi, gizli bir metnin başlığı olarak algılayıp, aslında başlıksız konuştuğumu göremiyorlar. Kullandığım her kelimenin ikinci bir anlamı olduğuna ve aslında o anlamından behsettiğime inanıyorlar. Bunun böyle olmadığına ikna etmeye üşeniyorum, çünkü enerjimi bir önceki seferde konuyu ilk kez açıklarken dataylarda harcamış oluyorum.

Bu öyle bir kısır döngü ki, enerjimi detaylarda harcadıkça ve yine de anlaşılmadıkça daha çok detay vermeye çalışıyorum, çünkü anlatımımın hâlâ eksik olduğu düşüncesine kapılıyorum. Ne kadar detaylı anlatsam o kadar anlaşılmıyorum.

Son zamanlarda yine sıklıkla yaşadım bu durumu, kimse alınmasın. Ben sadece cuma günkü telefon sohbeti üzerine yazdım bu postu. Bir gün, birine 'nasılsın?' dediğimde o kişi, "benim nasıl olduğumu merak ettiğinden değil, kendisinin nasıl olduğunu anlatmak için zemin hazırlıyor," diye düşündüğünde (ve ne yazık ki belirttiğinde) ona sorumun yalnızca NA-SIL-SIN olduğunu anlatmak için zahmete girmeyecek olmayı umut ediyorum.

Ha son bir şey daha, şimdi siz beni anlamadınız ya, yazının başında çok detay vererek konuyu karmaşıklaştırdığım içindir.;-)

11 yorum:

Sardunya dedi ki...

Bana o kadar iyi anlatıyorsun ve ben o kadar derinden anlıyorum ki seni. İşte tam da bu yüzden bu yorumu da kısa kesip diyorum ki: Seni çok seviyorum.

Meltem dedi ki...

"kendini olduğu gibi ortaya koyan birinin varlığına inanmıyorlar" demişsin ya ve devamındaki cümle beni can evimden vurdu. Maalesef insanlar devamlı oynuyor ve samimi değiller onun için de karşılarındakini de kendileri gibi sanıyorlar. Ben de aynı dertlerden muzdaribim seni çok iyi anlıyorum. İşin bir de şu boyutu var karşımdaki kelimeleri gerçek anlamlarıyla konuşmadığı zaman da anlamıyorum çünkü altında başka anlam araştırmıyorum. İşte o zaman durumum vahimleşiyor asıl. Bilmem anlatabildim mi biraz karışık ifade ettim galiba.

Butterfly dedi ki...

bende kendimi kısa cümlelerle anlatamıyor oluşumdan yakınıyorum hep, birisi bana bir seferinde baglaçlar dahil 56 kelimeden oluşan mailiniz beni mutlu etti diye yazmıştı:) ama şimdi kısa yazmaamın sebebi tek elle yazmaya çalışıyor olmam dün geceden beri sol kolum alçıda,düştüm ve bilkten çatlamış,istesem de bilgisayarda yazamayacagım bir süre:)
anlaşılmama kaygısı, ya da yeterince anlaşılmama kaygısı belki de bize uzun cümleler kurdurdutuyor, yazının bütünün de bu kısma takıldım diye bana kızma:) tek elle yazmak zormuş:)

Butterfly dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
OzLeM dedi ki...

Bir seninkine baktım, bir Sardunya'nın yazısına, kafam karıştı.

zeynep irem dedi ki...

bayıldım iznin olursa bu yazını kendi blogumda yayınlamak istiyorum .Ne güzel anlatmışsın.

ebru dedi ki...

ben özlem'ciyim sanırım biraz, ama biraz da "ebruca" da olsa anlıyorum seni:-) bir de seviyorum;)

Geveze Kalem dedi ki...

Sardunya, anlaşılmak ne güzel.:) Karşılıklı;-)

Meltem, hah işte tam olarak öyle.:) Yani sen özetlemişsin benim uzun uzun yazmaya çalışıp da başaramadığım şeyi.:)
Sevgiler...


Butterfly, ne oldu böyle yahu? Neyse sen yazamasan da ben sana bir mail atayım durumunu öğrenmek için. Ya da dur dur, telefon edeyim en iyisi.:(

Özlem, yapma ya, sen de mi anlamadın?:( Halbuki senden umutluydum.:)
Özetle birimiz uzun diğerimiz kısa cümleler kuruyoruz. Birimiz kısa cümleler kurarak başkalarının anlayıp anlamayacağı noktasına takılı kalmıyoruz. Ama öbürümüz henüz o aşamaya gelemediğinden uzattıkça uzatıyor. Sonuç; uzatıp detaylandırsa bile anlaşılmayacağı varsa anlaşılmıyor işte.:)

Şule'cim şartım var ama; verdiğin sözü tut önce.;-) Kahve desem, sohbet desem?:)

Ebru, 12 Mayıs gecesi uzuuuuun uzuuuun izah ederim.:) Eğer tavuklaşmassanız.:P

OzLeM dedi ki...

Bak yanlış anlatmışım, ya da yanlış anlaşılmışım, ya da anlamamışsın işte 8-)
Anlamadım değil; kafam karıştı. Anladıklarımdan şöyle bir karıştı işte. Sonra bloguma gittim, yazdım;-) Neyse, onu sen anlamışsın:D

Geveze Kalem dedi ki...

Ama şimdi anlamadım.:P

OzLeM dedi ki...

Sil baştan başlamak gerek ya bazen bir ara baştan alacağım meseleyi :-))