AİLE - Öykü

|
“Görüyor musun?” diye sordu.
Güneşin dokunduğu kirpiklerinin gölgesi göz kıvrımlarına doluyor, seçilemeyecek kadar silikleştiriyordu derin çizgilerini. Servilerin sık dallarından seken kızıl ışık hüzmeleri her vurduğunda, burnunun ucuna serpili lekeler ay tozu gibi parlayıp sönüyor ve kora dönüyordu yanağının üst tümseği. Hüzmelerin her çekilişindeyse, ızdırabın ak yüzü çıkıyordu yeniden açığa; soluk ten, yerçekimi kuvvetince uzamış gözenekler, köprücük kemiğinin oluşturduğu çukurda birkaç tabak yığılmış deri ve o deriyi seyrek dokulu bir kadife gibi örten incecik, şeffaf tüyler… Kırklarının ortalarındaydı o zamanlar. Ama yaşanmamış daha pek çok yılın usturası dolaşıp geçmişti sanki bedeninden, hastalığının o son dönemlerinde.
Gülüşü çilek kokardı eskiden. Artık kesif bir zencefil esintisi vardı zoraki kıvrılan dudaklarında. Mutsuzdu. Saklayabildiğini sanırdı, ancak suya değen bir yağ damlası kadar. Yine de ağlamazdı, söylenmezdi. Gecenin şakaklarında birkaç damla terdi gözyaşları. Hüznünün önüne koyduğu bentleri özenle kaldırır, yol verirdi sayılı gözyaşlarına, pencere önündeki ahşap kollu koltukta. Cıva olur kalırdı o yaşlar, sabaha dek. Gün doğumuna yakın süpürürdüm gece dökülen cıva toplarını; pencere önünden, ahşap kollu koltuktan, sömürülmüş izmaritlerden ve kalan son damlayı da içten bir öpücükle göz çukurundan, o henüz uykudayken. Bilmediğimi sanırdı, hiç iz bırakmadığını… O yüzden derin ve uzun bir uykudan uyanmış gibi taze gülümseme yerleştirmeye çalışırdı bakışlarına. Bilmiyormuşum gibi… Anlamıyormuşum gibi…
“Görüyor musun?” diye soruyordu, pürüzsüz taşı okşayarak yükselen gül ağacının yaprağındaki bir öbek teri işaret ederek.
Görüyordum tabii, görüyordum görmesine ama yine katıksız gerçeklerin oya gibi işlenerek, katlanılabilir görünmesini sağlayan konuşmanın başlamasını istemiyordum.
“Neyi?”
Bakışlarındaki parlaklığın söndüğünü fark edebilmiştim, başını sık ağaçların ıssızlaştırdığı aralıktan kalabalık dünyaya doğru çevirirken. Birkaç metre ötedeki sınır duvarının hemen bitişiğinde yanıp sönen ışıklara bakıyorduk birlikte; yeşil, sarı, kırmızı… Sabırsız kornalara insan sesleri karışıyordu. Yolun karşısındaki dükkânlardan birinden çekiç sesi çalınıyordu kulağıma. İki genç kız tiz sesleriyle gülüşüp, heyecan paylaşıyorlardı. Ağır ağır seyreden bir kamyonetin megafonundan, metalik bir ses yankılanıyordu; “Halı, kilim saçaklarına, yolluklara overlok yapılır…”
Bunlardı yaşamın gerçekleri. Gül yaprağındaki su damlacıkları, taze sürgün vermiş bir çiçeğin kokusu, toprağın yağmurla, buğdayla, ateşle soframıza ak bir ekmek olarak gelişi içinde aranacak anlamlarda değildi gerçek benim için o yıllarda. Onun, salt gerçeklere hayatın kanıksanmış mucizeleri kılıfını giydirmeye çalışması ve ‘bize’ şu sınır duvarı dışında yaşananları incecik bir tülle örterek gösterme çabasıydı gerçek olan. En yalın gerçek ise, yakın bir zaman sonra beni terk edeceğiydi.
Düşünüyordu. Az önce başlamaya çalıştığı konuşmayı, anlamazlıktan gelen sorumla kesmiştim. Anlamamış olma ihtimalimin olmadığını biliyordu. Çünkü benzer şekilde başlayan konuşmalar, neredeyse iki yıla yakın süredir aramızda geçiyordu. Ölümün ‘sevimli’ yüzüne dair öğrenmem gereken konuları içeren, katlanılmaz ders yılları içindeydik. Ölüm her canlı için kaçınılmazdı. Ama bu bir son değil, başlangıç anlamını taşırdı ona göre. Bedeni ölümle çoğalacaktı; topraktan suya, çiçekten meyveye dağılacaktı tüm hücreleri. Ölümü bu dünya için kayıp değil, bir kazanç olacaktı. Bedenî ölümünden sonra, bulunmaktan en mutluluk duyduğu yerde, doğada, erinçle yaşadığı düşüncesiyle mutlu olacaktım ben de. Doğanın dengesine her baktığımda ondan bir detay görebilecektim. Kendimi yalnız hissetmemeli, yaşamdan fikrî olarak olabildiğince kazanç elde etmeye bakmalıydım. Bana o bir öbek yaprak terini işaret ederken, yine aynı öykünün başlayacağını anlamış ve soruya soruyla karşılık vererek teklifi geri çevirmiştim.
Düşünüyordu.
“Niye yalnızız?” diye sordum sessizliği fırsat bilip, “Niye yalnızız anne?”
Henüz on beşimdeydim, annemin ölmeden önceki son baharında, sonbaharımızda. Defalarca geldiğimiz o mezarlıktaydık yine. Ve her seferinde olduğu gibi yine bambaşka bir mezar taşı gerisinde duruyorduk; tanımadığımız, bilmediğimiz bir isme ait, bir avuç toprağın başucunda. Uzun yıllardır giderdik mezarlıklara. Sanki özel birini arar gibi… Çoğunlukla annemin yılgın arayışları tanımadığımız birinin mezarı başında edilen dua ve mutlaka elinde taşıdığı tek dal çiçeği mezarlığa bırakmasıyla son bulurdu. Kimi, neyi aradığımızı defalarca sormuş, her seferinde aynı açıklamaya inanmaya mecbur bırakılmıştım; soyağacımızda kuruyan yapraklar bu mezarlıklara serpiliydi. Kimin, hangi cilalı taşın altında yattığını bilmemizin bir anlamı yoktu. Sonuçta ölüm herkesi eşit kılardı. Ve tüm yitirdiklerimizin anısına gidiyorduk mezarlıklara. Ölümün bile herkesi eşit kılmadığını, saray gibi süslenmiş, gösterişli mezarlar gördüğüm zaman anlayabiliyordum. Tıpkı gerisinde durup, anlamsızca hüzünlendiğimiz o mezarda olduğu gibi.
“Anne? Niye yalnızız? Şu dünyada kan bağımız olup da yaşayan hiçbir kimsemiz yok mu? Hepsi mi toprak altında?” Suskunluğu sorularımı alevlendiriyordu. Yıllardır sormaktan men edildiğim bir soru dilimden kayıp saçılmıştı ortalığa, “Neden babamın ailesini bulmuyoruz anne?”
Tanımadığım, bilmediğim bir babam vardı benim. Kimliğimde dahi adı geçmeyen bir babam… Sadece ‘ölü’ olarak tanıtılmış ve hakkında konuşulmayan biyolojik bir babam vardı. Annemin kocası olamamış bir babaydı bu. Bizi yasal bir kuruma ulaştıramadan bedenini terk etmiş bir babaydı yıllardır kısacık cümlelerle anlatılan.
Sorumu duymamış olduğunu sandım. Çünkü her zamankinin tersine yüzünde kırılgan bir gülümseme vardı annemin bu kez. Başını yana yatırmış bakıyordu mezar taşına. Bir süre ışığı gölgelenmiş kızıl saçlarında, tüm yorgunluğuna inat dimdik yükselen gür kirpiklerinde bakışlarımı dolaştırdıktan sonra, ılık ılık gülümsediği mezar taşına çevirdim ben de gözlerimi. Boş gözlerle süzdüğüm sıradan mezar taşının bir köşesine, küçücük harflerle bir dörtlük kazındığını fark etmiştim bir süre sonra.

Cam yeşili bir kız çok kirpikli
Saçları nasıl karanlık bir kızıl
Örtülü bir güzellik benzeri olamaz
Dudaklarındaki kan etkiliyor asıl
Duyarlığı alıngan gönlü ikircikli
Ne yazsam ona tutsak Adı Şehnaz (*)

Şehnaz! Bu annemin adıydı. Kızıl saçlar, gür kirpikler… Annemi anlatıyor olmalıydı bu dörtlük. Çok heyecanlanmıştım. Ama dilim çözülemiyordu bir türlü. Yanlış kelimelerle başlayacağım konuşmanın, çok yaklaştığım bir gerçeği yine cevapsız bırakabileceği endişesi içindeydim. Bu kez annem benim suskunluğumu fırsat bilip söze girdi: “Çünkü oğlum, aile kralların bile giremediği bir kaledir.** Biz, sen ve ben o kaleye vaktiyle giremedik. Bundan sonra, benim ölümümden sonra da seni kabul edeceklerini hiç sanmıyorum.”
İlk kez baştan savma cevaplarla susturulmamıştım. İlk kez kontrol altında tutmaya çalıştığı kızgınlığına hedef olmamıştım. İlk kez, bu soruyu ona sorduğum için pişmanlık duymamıştım. Sanki bu sözleri, ölümünün ardından benim gelecek yaşamımı kontrol etmek amacıyla söylemiş gibiydi. Bir vasiyetti sanki.
“Yalnız kalacağım, tamamen yalnız! Bunun senin için bir anlamı yok mu? Küçük bir aileden geldiğini söylüyorsun ve tümünü yitirdiğini. Ama en azından babamın ailesinden birileri mutlaka yaşıyordur. Belki bir dedem, babaannem, halam, amcam, kuzenlerim falan vardır, bilmek istiyorum bunları. Arkamda birilerinin olduğunu hissetmek istiyorum. Henüz on beş yaşımdayım anne. Hastalığın seni çok yakında benden ayıracak ve bu dünyada yalnız kalacağım. Ne zorluklar çekebileceğimi hiç düşünmüyor musun? Bunun için bile o kaleye bir daha girmeye çalışmaya değmez mi?” Hedefsizce çıkıyordu sözler ağzımdan, ağlıyordum. Dahası, korkuyordum!
“Bunu başarabilecek güçtesin, emin ol. Evet vardır, birileri mutlaka hayattadır. Ama babanın ailesini tanımış olmanın sana hiçbir yararı olmayacaktır. Bana güven lütfen. Hatta bu, yarardan çok zarar getirecektir. Baban öldü. Çok yıllar önce. Düşün ki kimsesi olmayan biriydi. O zaman da bu soruları soracak mıydın? Sonuç değişecek miydi? Yine benden sonra yalnız kalacaktın. Lütfen oğlum, lütfen! Çok yorgunum. Gitmek istiyorum. Eğer izin verirsen bu konuyu kapamış olduğumuzu varsayıyorum. Sana hiçbir şey kazandırmayacak bir aileyi tanımak için bundan sonra çaba harcamayacağını umuyorum.”
Kim olduklarını bilmemin bana hiçbir şey kazandırmayacağı bir aile… Soyadını alamadığım bir baba…
Birkaç gün sonrasında annem, pencere önündeki ahşap kollu koltukta bırakıp gitmişti bedenini. Ne bir yaprak kokusu, ne toprağın nimetleri, ne ateş, ne su… Ölüm, -yıllardır aldığım derslere inat- o günden sonra doğanın dengesiyle değil, yalnızca soğuk ve tek başınalık haliyle kazınmıştı belleğime.

“Görüyor musun?” diye soruyordu şimdi karım, bir mezar taşını işaret ederek. Yıllar önce kaybettiği babasına mutlu haberi vermek için gitmiştik oraya. Bir bebeğimiz olacaktı. Mutluyduk. Yani her şey sıradan bir mutlu son öyküsündeki gibiydi. Birkaç yıl öncesinde tanıdığım bu çilek kokulu gülüşü olan kadın, bana kocaman bir ailenin kapısını açmıştı. Birçok kişinin dâhil olmak isteyeceği, kalabalık, mutlu, güçlü ve ziyadesiyle varlıklı, geniş çevrelerce tanınıp, bilinen bir aile… Yıllardır sahip olabilme arzusuyla yanıp tutuştuğum ve ödül olarak en sonunda karşıma çıkan bir aile… Dayılar, teyzeler, halalar, kuzenler, kardeşler ve yeniden bir anne sahibi olmuştum bu ailede. Ve tabii harika bir eş… Mükemmel bir kadın… Doğacak çocuğumun müstakbel annesi… Ama ‘baba’ diyebileceğim kişinin varlığı eksikti bu ailede de. Hatta hiç kadar az geçerdi sohbeti aralarında. Hissettirilmemeye çalışılsa da, sanki onlarda da tabuydu baba kişisi hakkında sohbet edilmesi. Alışık olduğumdandı belki, üstelememiştim ben de. Sahip olduğum değerler gölgeliyordu merakımı.
Bugün, bugün aralanıyordu ‘baba’yla ilgili üstünde durmağım gizem kapısı. Karımın işaret ettiği mezar taşında susuyordu belleğim. Kırılıyordu içimde yükselen kocaman huzur ağacının dalları.
“Hiç unutmuyorum, söz verdirmişti bana,” diye anlatmaya başlamıştı karım, “ölümünden bir gün önce, yalnız kaldığımız o dakikalarda. ‘Kızın olursa bir gün, Şehnaz adını da ekle adları arasına,’ demişti. Küçücük bir çocuktum Ayhan. Nedenini bilemiyordum ama söz vermiştim. Vasiyetinin ilk maddesi bu mezar taşında yazılı dörtlüktü. Defalarca sesinden dinlemiştim bu şiirin mısralarını. Biliyor musun, ailemden hiç kimse babamdan bana iletilen bu vasiyeti dikkate almamıştı. Neden böyle büyük bir öfkeleri vardı hiç bilmiyordum. Ama onları ikna edebilmek için, o çocuk yaşımda açlıkla dikilmiştim karşılarına. Yemedim, içmedim bir süre. İkna oldular en sonunda…”
Yıllar önce annemle son mezarlık ziyaretimizde bir mezar taşı üzerinde okuduğum o dörtlüğe bakıyordum yeniden. Şairin dizelerinde adı geçen Şehnaz… Karanlık kızıl saçlı… Çok kirpikli…


Ah anne, burada mısın şimdi? Şu gül ağacının yaprağındaki bir öbek damlada mı gizlisin? Yoksa şu topraktan taze sürgün vermiş yaprakta mı? İzliyor musun olanları? “Kim olduklarını bilmemin bana hiçbir şey kazandırmayacağı bir aile,” diyordun hep. Hâlâ aynı şeyi söyleyebilir misin?
Benim gücüm şu noktada tükendi, acaba sen karıma gidip kardeşinin çocuğunu taşıdığını söyleyebilir misin?

(*) Atilla İlhan – Saklı Sevda adlı şiirinden.
(**) Emerson

11 yorum:

Belgin dedi ki...

Gevezem cok güzel bir öykü olmus, kalemine saglik, ama sonu, sonu yakti icimi!
Sevgiler

Tabiat Ana dedi ki...

ah okurken lütfen aynı mezar olmasın dedim ama :(
gerçek hayatta olabilecek ama oldukça hüzünlü bir öykü.Ellerine sağlık

ebru dedi ki...

ikinci kez ilki kadar etkiledi beni, şimdi ne düşünüyorsun onu da biliyorum, ama yine de yazıyorum işte.

Adsız dedi ki...

carpici.. ama hep soyledigim gibi, hepimizin gordugu, bildigi seyleri bile cok daha iyi gormemizi saglaman bence senin en buyuk basarin. cok guzel! aklina, ellerine, kalbine saglik.
p.

Geveze Kalem dedi ki...

Belgin, Tabiat Ana, teşekkür ederim. Neymiş efenim, gerçek kaf dağında olsa da ortaya çıkarmış.:)))

Ebru, ben de ne düşüdüğümü düşündüğünü biliyorum.:)))

P.'cim, seni burada görmek ne güzel.:)Teşekkür ederim ama bu sözler fazla geldi yahu.;-))
(İyi ki mail imzanı da aynı şekilde atıyormuşsun.)

p dedi ki...

bugun oyle biraz vaktim vardi, bakiniyordum.. az bile soylemisim:) bu arada asagidaki yeni proje de super. benim favorim su mavili yastik kilifi! durup durup yazmaya basladim farkindayim ama cok zamandir haberlesememistik. artik kusuruma bakmasin diger takipciler.
bu arada, imza isinde haklisin, artik benim patron da oyle imza atmaya basladi:)

PrimaRima dedi ki...

Geveze kalem ; harika yazdığını söylemişmiydim? Çok söyledim ama bir kere daha ispat ettin işte.
Şu an çok kalabalık bir ortamda yarım yamalak okudum o bile yetti ama evde sakin kafa ile bir kere daha okuayacağım.
Sevgiler:)

Geveze Kalem dedi ki...

P'cim,
Haberleşemiyoruz ama aklıma geliyorsun sık sık. Umarım hayat yolundadır senin cephede.
Projemi beğendiğine sevindim.:)
İmza S. ;-)

Ebrucuğum, teşekkür ederim ama harikalara haksızlık etmeyelim.:))

Adsız dedi ki...

seni tanımak istiyorum kimsin nasıl bir kadınsın yazdıklarıından çok etkileniorum lütfn bna dön.....hande.....

Adsız dedi ki...

seni tanımak istiyorum kimsin nasıl bir kadınsın yazdıklarıından çok etkileniorum lütfn bna dön.....hande.....

Geveze Kalem dedi ki...

Sanırım size ulaşmam çok zor olacak. 'Hande' isminden başka elimde hiçbir bilgi yok.:)
semaksu@yahoo.com ;-)
Sevgiler...