Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dostluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hatıra Sandığımdan Çıkanlar...

|
Neden geçmişe ait detayları unutmamak için, bir sürü işe yaramaz şeyi biriktirmeyi seçer bazı insanlar?
Ben onlardan biriyim. Ve o işe yaramaz şeyler her gün ışığına çıktığında, "Aaaa!" nidalarıyla gülümsetmekten başka bir şey katmamıştır bugüne kadar bana. Ama yine de onlara tutunmayı sürdürüyorum. Kıyamıyorum 'çöp' diye adlandırmaya.
Dün annemde yıllar önce bıraktığım üç koca koliyi, birkaç saat içinde üç küçük poşete sığacak kadar ayıklamayı başarabildim. Sakladığım kimi şeyleri çok akıllıca bulurken, kimilerine hiçbir neden bulamadım. Ben mi değiştim yoksa zaten onlar mı önemsizdiler?
Eve getirip -eşimin değimiyle- evdeki çarçöp kutularıma yerleştirdim bir kısmını. Ve bu kez geçmişe ait yeni detaylar yığıldı önüme. Bunlardan bazıları...


Bu dedemin hüviyeti.(!) Üzerinde 1946 tarihi yazıyor. Hangi zaman, nereden bulup da sandığa attım hiç bilmiyorum. Ama bunun bende olması beni mutlu ediyor.

Bu da annemle babamın nikah davetiyesi. Bir örneği daha yok kimsede. Bu da yalnız benim sandığımda duruyor. Benim için önemi bir yana, çok da zarif bir davetiye tasarımı olarak buluyorum.


Bu mektup ilkokul 3. sınıftayken anne ve babama yazdığım bir mektup.:) Okuyamayanlar için metnin aslı şöyle: "Kıymetli anne ve babacığım. Çiçeklerden biri kıymetli annem, biri de canım babam. Üzerine yazı yazdığım çizgiler de, küçük, mutlu ailemizdeki mutlu kişilerin yaşayacağı yıllar. Ben bizim ailemizi, daha doğrusu kişilerini bir şeye benzetiyorum. Ablamla beni, çiçeğini yeni açmak üzere olan gül tohumu, sizi de yani babamla seni kıpkırmızı, renkli açmış olan güle benzetiyorum. Sevgili anne ve babacığım, sizleri o kadar seviyorum ki, yanınızda olmama rağmen sizlere mektup gibi bir şeyler yazdım. (Sakın gülmeyin.) Yavrunuz (tohumunuz) Sema..." :)))))))))))



Bu da yanılmıyorsam üniversite yıllarımda annemin bana yazdığı bir not. Ne iyi yapmışım saklamakla...

Bu oldukça yeni denebilecek tarihlere ait bir hatıra. 2003 yılında doğu bölgelerine yaptığım gezide, bomboş bir toprak yolda bulmuştum bunu. Bir adres yazılmış, buna itirazım yok ama neden kişi ismi "Mehmet Kızı ..." olarak yazılmış pek anlayamadım. Kadının zaten soyadı var...



Bu da yine yenilerden, Atina Olimpiyatları'ndan iki bilet...


Bu bilet de Haydarpaşa-Gebze hattı tren bileti. Tarih oldukça eski 12 Nisan 1989... Tam 20 yıl...



Bu da üniversiteye başladığım sene 6 kişilik bir ekip olarak çıktığımız inter rail turundan biletler. Hayatımda yaşadığım en ilginç gezi olduğunu söyleyebilirim. Bu kadar sefillik çektiğim başka gezi olmamıştır herhalde.:) Uygun bir zamanda bu gezinin ilginç detaylarını da not etmek istiyorum.



Bunlar da yine eski tarihlere ait çeşitli ülkelerden paraların bir bölümü. Ne işime yaradığına dair hiçbir fikrim yok. Ama atamıyorum yine de. Eğer koleksiyon falan yapan biri varsa, söylesin göndereyim.:)




Bu kağıt parçasının oldukça tuhaf bir anısı vardır. Lise yıllarında kendime yaptığım bir alfabem vardı. Kimsenin anlamasını istemediğim yazılarımı bu alfabeyle yazardım. Bir gün yazdığım bu yazıyı okumak isteyen bir arkadaşıma, nasılsa okumayı beceremez diye verdim. Ama daha dakika dolmadan birkaç kelimeyi çözdü. Ben de hepsini çözer diye korkup, yırttım. Çöpten bunları bulup yapıştırmış ve metni çevirmiş. Yanına çeviri kağıdını da ekleyip, masama bıraktığı zamanı unutamam...:)


Bunlar sadece elime gelen birkaç tanesi. Bunca detay neden, inanın hiç bilmiyorum. Ama yeniden karşıma çıktıkları için mutluyum. Çünkü ne zamandır soğuyan kalemimi ısıtmam için bahanem oldular.
En son yazdığım yazıdan sonra bir daha hiç bu bloga uğrayamayacakmışım gibi geliyordu. Bazı şeylere -tıpkı bu hatıra parçalarında olduğu gibi- fazla anlamlar yüklüyorum sanırım. Alt tarafı bir blog, yazarsın ya da yazmazsın en nihayetinde. Ama sanki benim için Geveze Kalem şahsına münhasır biri olmuş ve ona uğramazsam dostluğumuz yitecekmiş gibi düşünüyorum.
Bir de;
Epey zamandır kahvemi yalnız içiyordum. Artık sizlerle içmeye hazırım. Kahvenizi nasıl alırdınız?:)

Bol köpüklü, şekerli günler dilerim...

Hey Gidi Dostlar...

|

Sevgili Dost,
Senden bahsediyorum, ve senden, senden, hatta senden de. Sonraki dönem dostlarım; sen, sen ve bir de sen. Ve yeniler... sen, sen! Belki sen de...
Biliyorsunuz kimler olduğunuzu değil mi? Evet sizleredir bu yazım. Belki hiçbiriniz görmeyeceksiniz bu satırları, ne önemi var ki?

Önce sormak istiyorum, neden beni 'dost' olduğunuza inandırdınız? Eğer öyle olsaydınız bugün sol yanımın neden acıdığını bir tek siz biliyor olurdunuz değil mi? 'Çiftini bul' kartlarımın bir eşi sizin çantanızda durudu; konuşmasam da çıkarır gösterirdim birini, alıp bakınca sizdeki tekini, anlardınız ne hissettiğimi.

Hey Dost,

Hani bir zamanlar "iki elim kanda olsa gelirim"di dostluğumuz bizim için. Dur bakayım, düşünüyorum da ben bunu sizin dilinizden hiç duymadım. Demek ben söylemişim, duvara çarpmış ve yine benim sesimmiş bana dönen. Ne acı, hep ben mi 'iki elim kanda olsa gelirim,' demişim yani?

Ah Dost, anlıyorum şimdi; aslında siz değilmişsiniz beni 'dost' olduğumuza inandıran, benmişim, yalnız ben! O zaman sevgili Dost, ben dostluğu meğer başka kapılarda aramışım. Öyle bir dost istemişim ki, öyle bir dost... Bunu sizlerde yaratmaya kalkmışım! Elim her boş döndüğünde küsmüşüm. Ah ne hata! Dostum şuracıkta dururken, tam yanımda, tam karşımda, tam içimde dururken, ben onu görmemişim, duymamışım. Bir ben varmış bende benden içeri, onun haykıran sesini sen sanmışım.

İnsan bu kadar mı göremiyor kendini?

Sol yanım acıyor ve ben biliyorum nedenini. Çiftini bul kartlarımın biri elimde, diğeri içimde; elimdekine bakıp, içimdekine dönüyorum, anlıyorum hislerimin nedenini. Biliyorum artık sağlam tutacağım eli.

Hey Dostum, dışarıdaki Dostum,
Sana çok teşekkür ederim, bana içimdeki gerçek 'Dost'un varlığını gösterdiğin için!
Farkında değilsin, değil mi?
Ne önemi var ki...

Ondan, Bundan, Şundan...

|


Adının 'hayal kurmak' olduğunu sandığım şeyin, bambaşka bir şey olduğunu keşfettim bugünlerde. Epeydir sessiz kalışım da bu yüzden, araştırıyorum. Bu 'öğretinin' -ya da başka bir şekilde adlandırmak mı gerekir bilemiyorum- tüm detaylarını öğrenmek için sıvadım kolları. Bilgilerim çok dağınık şu anda ve bu yüzden neden bahsettiğimi açıklamakta güçlük çekiyorum. Ama örnekleyebilirim. Artık birçok kişinin bunu, belli bir amaç doğrultusunda uyguladıkları 'şey'lerden biri olarak kullandığını fark ettiğim için, kendi kendime kafamda oluşturduğum küçük sahnelerimi açıklamakta bir sakınca görmüyorum. :)


Mesela;


Çok yorgun olduğumu hissediyorum diyelim ki. Belim, boynum ağrıyor ve bedenimi ayakta tutmakta güçlük çekiyorum. O zaman hayalimde berrak bir suyun omurgamın en altından ense köküme kadar yavaş yavaş dolduğunu, ve dolduğu her yerde sağlam bir ağaç gövdesinin omurgam boyunca yükseldiğini, en son ense kökümden de yemyeşil yapraklarıyla dallandığını hayal ederim. Bu beni bir sonraki yorgunluk zamanına kadar güçlü kılar. Nefesimin tazelendiğini hissederim.


Veya canım bazı olaylara çok sıkılmıştır, onları kafamdan uzaklaştırmadan içimi rahatlatamam. Birden bire kendi eksenim etrafında dönmeye başladığımı ve hızlandıkça yükseldiğimi hayal ederim. En son bir füze hızıyla uzay boşluğuna gider ve orada karanlığa tutunurum. Her şey bitmiştir. Ben evrenimdir ve evren de ben. Bir bütün halinde dağılırız boşluğa. Dinlenirim.


Ya da bir okyanus olurum. Hatta dünyayı dolduran tüm sular benimdir; bir tarafım kanal, diğer tarafım göl, bazen akarsu, ama tüm sular 'ben'im. Kıyılara vururum usul usul. Karın boşluğumda suların derinliklerindeki yaşam sesi yankılanır. Ben okyanus olurum, okyanus da ben...


Bazen de bedenî ağrılarıma kendimce çözümler bulurum. Mesela başım ağrıyordur ve o zaman büyükçe bir mıknatıs hayal ederim. Mıknatısı hayalimde başımın ağrıyan yerleri üstünde ağır ağır dolaştırırım. Mıknatıs ağrıları çeker, rahatlarım. Ama sonra o mıknatısı ne yapmam gerektiğini düşünürüm. Sürekli bir ağrı tehtidi olarak evrende mi dolaşacak? Elbette ki hayır. Başkalarına da zararı dokunmasın diye hayalimde onu toprağa akıtırım, toprak ağrıları alır ve içindeki milyonlarca organizmayla tepkimeye girerek, doğaya vitamin olarak dağılır. Ağrının toprağa değdiği en yakın alandaki çiçeklerin olanca kuvvetiyle açtığını, yaprakların gürleştiğini görünce artık aklımda tutmam bu sahneyi.


Bunlar bazılarınıza komik gelmiştir belki. Doğrusu ben de şu yakın zamana kadar bu hayallerle pek eğlenirdim. Ama araştırmalarım bana fikir verdi ki, eğer kendim için bu hayalleri kurarak olumlu bir sonuç elde edebiliyorsam, dünya üzerindeki birçok problemi de çözmek konusunda bir katkım olabilirmiş.


Olacak, diliyorum ki. Öğrenmeye ve neler yapabileceğimi keşfetmeye çalışıyorum.


* * *


Blogta yeni bir yazı yayımlamadığım süre boyunca içim çok kıpır kıpırdı. Yani yazmak istiyordum ama ne yazacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Dönem dönem bu oluyor; yazmak isteyip konu bulamıyorum. Bazen de sürekli karalayacak konular üşüşüyor aklıma ama yazacak gücü bulamıyorum. Şu son günlerde yazmak isteyip de yazacak konu bulamayınca, köşe yazarlarının ne kadar zor bir iş yaptığını fark ettim. Hani bize çoğunlukla ekmek elden su gölden yaşarlarmış gibi gelir ya, günde iki cümle karalayıp bir tomar parayı cebe indirdiklerini düşünürüz. Hatta şu blog meseleleri çıktığından beri neredeyse hepimiz kendimizi köşe yazarı gibi görürüz de, bu işi bedava yaptığımız için kimi zaman sinirleniriz. Hatta içimizden bazıları köşe yazarlarından bile daha çok okuyucuya sahiptir ve birçoğu da köşe yazarlarına beş basacak kadar iyi yazılar çıkartır, bu da bir gerçek.


Ama eğri oturup doğru konuşalım; şu zevkli blog yazma işini, para karşılığı her gün yapmaya mecbur olsak, şu anda aldığımız keyfi alabilir miydik? Hatta birçoğumuz şu anda yazdığı yazıların kalitesine ulaşamazdı. Kolay mı? Her gün kalem oynatacaksın ve bu hem belli bir ölçüyü dolduracak hem de belli bir cümle sayısını aşmayacak... Amaaan düşüncesi bile sıktı beni. :)


Peki ben şimdi bunları neden yazıyorum? Yani yazacak konu bulamıyorsam buluncaya kadar bekleyemez miydim? Hayır, çünkü buradan -hatta yalnız bu sayfalardan- ulaşabildiğim kişilere ses vermek istiyorum. Onlarla iletişimden aldığım keyfi sürdümek için kendimi sorumlu hissediyorum. Hani anlatacak hiçbir şeyin olmasa bile hâl hatır sormak için dostunu arayıp sormak, iki çift sohbet ettikten sonra huzurla telefonu kapatmak gibi...


Ben buralardayım ve iyiyim. Peki sizler nasılsınız sevgili blog dostlarım? :)


Köprü

|
Arkadaşlık bir ağaca benzer
Kurudu mu
Bir daha yeşermez artık
N.H.R.



Çekip aldım elinden kalemi. Etrafı karalıyordu. Minik oğlum. Üzüldüm sonra, hatamı hatırlatsın diye bırakamadım bir daha kalemi. Elimde durdukça kaşındı avcum. Bir sayfa arandım, boş bir sayfa. Yazasım vardı ama yarım kalmışları değil, yepyeni bir şeyleri, aklımda uçuşanları karalayasım vardı. Bulaşmıştı kalem bir kere elime. Susturamadım.
'Tıp' oynadı kelimeler. Hiç biri uç vermedi. Sonra bir şey oldu. Ben birini aradım. Kırıldım. Baktım ki beyaz ekran geçmiş karşıma, üstünde açık bembeyaz bir sayfa. Yazasım vardı ama kırgınlığımı değil. Dağıldı kelimeler ve ben istemeden kırgınlığımı yazdım. Ha bir de, biten bir dostluğumu...
* * *
Önce çok sinirlendim. Sonra daha dikkatli düşünmeye başlayıp, "haklı aslında," dedim. Ama sonra yine sinirlendim. Ve en çok da üzüldüm. En sonunda resme dikkatle baktım. Yanılmışım, anladım. Meğer bunca sene, bambaşka sahnelerin resmedildiği bir perdeye bakıyormuşum. Araladım perdeyi, 'gerçek' esti üstüme, meğer o kumaş parçası, ardında ne güçlü bir soğuk saklamış.

Dostluğa değer veriyorum. Gerçekten, yürekten! Ama sonra bir bakıyorum, kurduğum köprü benim çabamla ayakta duruyor. Hatta sonra bir bakıyorum, o köprüyü ayakta tutmaya benim çabam bile yetmiyor; 'dost' tek tek bırakıyor akıntıya, köprünün kırılmaz sandığım taşlarını.

"(...)Gölgesi, sahibine seçebilecek kadar yaklaştığında varacağım yanına. Şimdilik yapmam gereken tek şey, güneşin tam tepesinden gülümsemesini umut etmek. O zaman ekseninde dolanıp, "hani benim gölgem?" diyecek. Ayaklarının dibine dolanmış gölgesini işaret edip, "hadi çıkaralım birlikte," diyeceğim. (...)" demiştim bir zaman önce, ona dair karaladığım satırlarda. Güneş tepesinde çoktan gülümsemeye başlamış olmalıydı, vardım eksenine. Ayaklarına dolanan gölgesini çıkaracak yegane güce, 'karşılıksız dost ilgisine' ihtiyacı olan günler, tam da bugünler olmalıydı. Seslendim; sesim çıplak vadinin sert kayalarından geri çarptı yüzüme. Umursamadım bir daha seslendim; bu kez sesimi karanlık yuttu. Kayboldu bir bilinmezde.

"Tedavi görüyorum, toparlanana kadar eski arkadaşlarla ve çok kişiyle görüşmeyeceğim," yazıyor telefonumun ekranında, hâlâ açık duran mesajda.
Ne diyebilirim ki?

Olur. Peki ya döndüğünde, baktığın noktada bulabilecek misin onları? Tut ki oradalar, köprü kaldı mı ki onlara ulaşabileceğin?

Eğer dönersen bir gün, bana uğramayı ihmal etme çünkü bir emanetin var bende. Uzattığım dostluk elime bıraktığın ağır taş, paketlenmiş haliyle bekliyor, bir daha sana açılmayacağını sandığım dostluk evimde...

Sahibini Arayan Gölgeler

|

"Diş macunu gibiyim bugünlerde," diyor olanca sakinliğiyle, "görünmez bir el sıktı dibimden, akıyorum, akıyorum, akıyorum... Geri dolmak istesem dolamıyorum, akacak bu irin, besbelli... Ağır ağır düşmüşüm, hiç farkında değildim. Şimdi seninle ağır ağır konuşmam da ondandır. Yıllar önce annemin ölümüyle başlamış meğerse. Düştüm ama kalkacağım, biliyorum. Hiçbir kimsenin beni pat diye yukarı çekmesini istemiyorum. Ağır ağır kalkmalıyım bu yerden, tıpkı düştüğüm gibi. Farkına vararak kalkmalıyım. Çünkü aradaki kayıp zaman kör etmiş beni. Yine bir zaman dilimini karanlığa bırakıp çıkamam güneşe. Çünkü er geç yakalayacak yine beni, hayatımın herhangi bir evresinde..."

* * *

İncir kabuğunu doldurmayacak kadar küçük bir sebep değildi ama aylardır karanlıkta yaşamasına neden olacak kadar da önemli(hayatî) sayılmazdı düşme sebebi. Belki de bu yüzden arada fark ettirmemeye çalışarak açıyordum odasının ışığını. Ben yakıyordum, o söndürüyordu... Bu böyle aylarca sürdü. Ta ki bu konuşma aramızda geçene kadar.

İyi gün dostu olarak kalmak benim şifrelerime kayıtlı değil, kötü günü fırsattı yanında olduğumu gösterebilmem için. İstemedi. Dostluk elimi her uzattığımda geri itti. Hatta bir keresinde içine ağır bir taş bırakarak...

Ancak bu konuşmayla anladım ki kötü gün dostları da susmalıymış bazen. Karanlık da merhem olabilirmiş bir yaraya, hatta sadık dosttan daha fazla.

Hani empati ustasıydım ben? Nasıl kuramadım bu kez empatik bağlarımı?

Çığlık atmış, duymamışım. Kulağıma az çok çalınan sözleri, sırça köprülerimizin kırılmaya başlayan cümle gurupları sanmışım. Gölgesini varlığı sanmışım. O gölgeyle beyhude bir savaşa başlamışım.

Su yolunu bulur. Gölgesi, sahibine seçebilecek kadar yaklaştığında varacağım yanına. Şimdilik yapmam gereken tek şey, güneşin tam tepesinden gülümsemesini umut etmek. O zaman ekseninde dolanıp, "hani benim gölgem?" diyecek. Ayaklarının dibine dolanmış gölgesini işaret edip, "hadi çıkaralım birlikte," diyeceğim...

Ah be hayat...

|
En sinsi dosttur 'zaman.' Dertleri, kederleri, acıları, hüzünleri unutturacağı garantisini verirken güzel anıları da bir bir siler adamın zihninden.

Haftalar önce sevgili Yıldız Yağmurları, unutma korkusuyla bir ânını mühürleyişini, ''belki diyorum bir gün gelecek hatırlamak gerekecek bu anları, bir yaraya merhem, bir yalnızlığa yaren olacaklar,'' cümleleriyle betimlemişti ya, belki bana dair, benden bir duyguyu anımsattığı için tekrar tekrar okumuş, tekrar tekrar düşünmüştüm üstünde.

* * *
Akşam saati yatakta uyku halleri... Küçük kuzu kendince mırıldanıyor; anlamsız algılanan anlamlı birçok kelime... Belli ki uykuyla çarpışıyor, direncini ispatlamaya çalışıyor, nafile! Tam sol kolumun üstünde, kalbi kalbime yaslı, bir eli avucumu yokluyor, çıplak tombul ayakları sımsıkı bana sarılı... Yek vücut olmuşuz , sanki 18 ay öncesinde bir gündeyiz yeniden, iç içe... Uyuyup uyumaması umrumda değil, kapayıp gözlerimi dinliyorum, sadece onu, bütün seslerini; bazen fısıltılarını, bazen mırıldanışlarını, bazen bağırışlarını ve hatta saçlarının titreşimini, kalbinin atışını, nefesinin sesini... 'Tamam,' diyorum, 'hepsini kaydettim! Unutmam artık.' Söyle sinsi dostum zaman, unutturacak mısın bunu da bana? Boşa mı unutmamaya dair bu çaba? Ama biliyor musun sana fark ettirmeden gözlerimle çarçabuk fotoğrafını da çektim o ânın. Senden kaçırıp hemen sakladım kendimce, zihnimde en uç köşelere. Hani tam öpüp koklamıştım ya gerdanını, atmıştı yine cıvıl cıvıl bir kahkaha, kollarımın üzerinden göğe kaldırmıştım hâlâ gülerken... Bulur musun o ânımı da sakladığım en dip yerde? Siler misin bir gün bana hiç hissettirmeden?

Yaparsın, biliyorum. Zaten sana karşı savaşmayı ben çok eskilerde bıraktım. Belki hüznü unutabilmenin rehaveti önde geldi, güzellikleri de bir bir postaladım...

Bilmem ki kaçındaydım, ilk beşimdi belki, bir oyuna başlamıştım seninle. Hiçbir şeyi unutturmazsan zihnimin bir gün dolup taşacağını anlamıştım. Bir anlaşma yapmıştık seninle; en azından bir sembol bırak bana o güzel anlardan demiştim, tereddütsüz kabul etmiştin. Şimdi öyle yüklü ki sembol klasörüm zihnimde, olur olmaz yerde açılıveriyor, o ânı değilse de duygusunu dolduruyor yüreğime.

Şimdi yeniden gözlerimi kapıyorum ve sen o huzur kokulu ânımı yok etmeden evvel bir sembol arıyorum...
Işık olsun mu? Mesela ben ne zaman ışıksız kalsam içime o huzur ânını ser yine; cıvıltılı kahkahaların coşkusuyla atsın kalbim, kulaklarımda eşsiz mırıltılar ve burnumun ucundan yavrumun incecik kokusu geçse... Aydınlansam dipsiz karanlıkta, huzurla dolsam, gülümsesem birden; neden olduğunu bilmeden.

Ah sinsi dostum zaman, bakma sana serzenişime. Uykularıma sığınıp senden kaçıyorsam da, bakma, biliyorum ki çarem yine sende.
Üç ayaklı bir masayım bugünlerde, eksik tarafım sana yaslı. Ya sen de gidersen?...

Sana Emanetim Var İstanbul...

|
Hazır 'İstanbul' demişken, sarmaş dolaş yaşanmış bir geceyi henüz taze taze cümlelere dökmüşken, daha önce de İstanbul'a dair karaladığım satırları paylaşmak isterim.

Ne çok aşığın geldi geçti, ne diller döküldü, ne yazılar yazıldı yüzyıllardır sana olan tutkuya,
sevgi kadar içmeden sarhoş eden, kadın ruhlu İstanbul...
Ben de düşmüşüm bu aşka, daha ilk gün gözlerimi senin kucağında açtığımda hayata,
kabulün olursa dökeceğim tutkum kadar büyük kavgamı birkaç satıra.

Seyreylerim uzaktan, ne zaman geçsem boğazına takılı betondan bir kolye gibi
şu kalabalık köprüden, cânım sularının üzerinde parlar yer yer çatlakların,
kadın bedenindeki yaşanmışlıklar gibi, hele bir de güneş parlıyorsa tepeden.
Görünmez derdin, anlaşılmaz kirin onca yüksekten, tıpkı makyaja bulanmış, elbiselere dolanmış, takıp takıştırmış, ruhunu saklamış bitap bir kadın gibi.

Ama gören göze perde yok, tutkum kadar derdim olan İstanbul,
seni milim milim bilirim, kendim kadar, yüreğim kadar, sırrım kadar bilirim,
saklasan da ne fayda geceleri inci tanesi ışıklarınla...

Bir insan ömrünün yarısı kadar zamandır sızmışım artık sana,
sinmiş geçmişim aşınmış sokaklarına, bahçelerine, caddelerine, kahvelerine, çeşmelerine, saraylarına, evlerine, hatta ağaçlarına, taşlarına, cânım vapurlarına, tramvayına...
İzim sende kalmış,
dedim ya kavgam da seninle tutkum da, kurtulamıyorum ne yapsam da.
Hâlâ yaşıyorum sende, yarışıyorum seninle.

Günbegün kirlenen silüetine, batağa saplanan eski bir dostu izler gibi
üzülüyorsam da çaresiz, elim uzanamıyor artık sana, gücüm yetmiyor,
tek başına olmuyor cânım İstanbul, biraz da sen göster gayret.
İyileş artık, kuvvetlen, derdini saklamadan süslen püslen.

Çünkü bir emanetim var artık sana.

Bir can getirdim, benden çıkmış bu dünyaya.
Ağlatma onu İstanbul, üzme, derde düşürme. Kavgası olmasın keşmekeşinle.
Onu benim gibi dar sokaklarında, yalnızlıktan üşütme. Dost elini uzat, hatta ana ol benden sonra yerime.
Sana en değerlimi getirdim İstanbul,hayata gelmemdeki tek nedenimi...
Biricik, severken bile ağladığım, gönlümdeki en büyük tahta sahip,
eşsiz kokulu bebeğimi...
Onu sev İstanbul, koru, kolla.
Çünkü günü geldiğinde, bayrağı benden devralıp, uzatacaktır şevkatli kollarını sana...

12 Mart 2007 İstanbul/Üsküdar

Eski Dostum İstanbul...

|
Uzun süredir görüşmeyen iki dost gibi sarıldık geçen gece İstanbul'la.

O beni 'olgunlaşmış' bulduğunu fısıldadı, caddeler, kaldırımlar boyu yol aldırıp, nefesimi sınarken. Bense onun değişmeyen, dahası yenilenen yüzüne bakıp, biraz kıskandığımı itiraf ettim. O hâlâ bir yakasında, tıpkı eskiden benimle olduğu gibi yorulmadan eğlencelerini sürdürüyor, hâlâ gençlerle sarmaş dolaş sabahı ediyordu. 'Gel hadi, sen de katıl bize bu gece, eğlenelim hep beraberce,' diye çağırdı. Sağımdan solumdan, türlü mekânlardan yayılan müziğin ritmine, iştahımı körükleyen yemek kokularının davetine, kadeh çınlamalarının baştan çıkaran büyüsüne kapılıp, vardım davet merkezine.

'Saat daha erken, gel biraz yürüyelim, sohbete usul usul başlayıp, bir yerde kahve içelim,' dedi. Kırmadım, 'Zaten uzun saatlerdir yürüyorum, yoruldum. Gel hemen demlenelim,' demedim. İstiklâl Caddesi'nin ışıltısını, kalabalığını yavaş yavaş üfürürken yüzüme, tuttu elimden, 'Gel,' dedi, 'Birkaç kıyafet bak kendine.' Her zaman girdiğim mağazalar bana çoktan sırt çevirmiş, moda almış başını gitmiş. Sordum, 'İstanbul, neden bu kadar hareketli bu kıyafetler?' Dedi, 'Sen durdun ama onlar yürüyüp gittiler.' Elim boş dolaştım onca dükkânı.

'Bizim çay ocağı duruyor mu hâlâ yerinde?' diye sordum. 'Hani enfes türk kahvesi, ara yola dağılmış tabureler...' Gittik, orası da yüzünü yenilemiş. Adını 'Manda Batmaz' olarak değiştirip bir de gösterişli tabela eklemiş. Eski tabureleri bile cilalanıp, önlerine masalar gelmiş. Yine de istedim orta şekerlimi, baktım ki o değişmemiş. Keyifle, özlemle höpürdetirken, elimde bir de cigara tellenmiş.

'Haydi,' dedi İstanbul, 'Cumhuriyet bizi bekler.'

Ah balık pazarı, Şampiyon, Nevizade... Sıra sıra rakı sofraları, sohbet muhabbet şahane! Cumhuriyet'in saati hâlâ dokuzu beş geçe... Başladık ufak ufak demlenmeye...

İlk kadehten sonra ısındım, üzerimdeki ihtiyar kürkü attım. Bir de baktım ben hâlâ aynı ben! Şenlendim, güldüm, kahkaha attım!

Dedi, 'Hadi devam edelim, gece bizim eğlenelim. Önce kahveyle, tatlıyla kendimizi ayar edelim.'

Vardık tatlıcıya, yanında kahve fincanında, ama kanımız kaynamış bir kere aklımız hâlâ sokaklarda.

Dedik, 'Nereye gidelim? Hani şöyle tepinip kurtlarımızı dökelim.' Aradık eski mekânları, kimisi isim değiştirmiş, kimisiyse çoktan terk-i diyar eylemiş. Yeniler değildi bize göre, kiminde tekno, kiminde hip hop, kiminde türkü... Sen rock seversin dedi, önümden iz sürüp usul usul yürüdü. Bizim dönemin rock parçalarının duyulduğu bir mekana daldık hemen. Dj belli ki bizim dönemden. Bon Jovi'yle, U2'yla, Queen, REM, White Lion, derken arada biraz da Metellica, eşlik ediyorum elimdeki sanal elektro gitarla...

Saat 4'e varmış, mekanlar tek tek boşalmış. Bize de gidin artık der gibi bakıyorlar. Son istek parçalarımızı da isteyip çıkıyoruz oradan.

Diyorum 'E daha gün aydınlanmamış. Var mıdır başka mekan bize kapı açacak?' Beyhude çabalarla dolanıyorsak da birkaç bar daha, bulamayıp alıyoruz soluğu Kızılkayalar'da. Dürüm döner, hamburger, ayran... bakıyorum İstiklâl'in o saatteki kalabalığına hayran hayran...

En sonunda geliyor veda vakti. Diyor ki İstanbul, 'Dönerken köprüden bak yine boğaza dikkatli. Daha sık gel, özletme kendini.'

Beyhude Hamleler...

|

Epey zaman önce başlamış... Nasıl da fark edememişim?


Yıllar önce bir dostum vardı. 'Dost' sınıfında epey kuvvetli biriydi. 'Bey' diye hitap ediyorsam da sebebi, iş vesilesiyle tanıdığımdan sonraları 'ağabey' demeye dilimin pek dönmediği, yaşı benden epeyce büyük 'dost' grubumun baş tacı lideriydi. Saatlerce satranç oynardık, altlı üstlü iş yerlerimizin bulunduğu dönemlerde, sırf bu iş için yaratmaya çalıştığımız boş saatlerde. Çok şey öğrendim ondan ve satrançtan. Satranç, -dediği gibi- gerçekten, karelere bölünmüş o tahtada hayatın doğruca yansımasıydı. Çoğunlukla yenilirdim ama ona yenilmenin, her seferinde bana kattığı müthiş birikimle doyardım.

Bir gün dedi ki, 'Sen niye yeniliyorsun biliyor musun? Çünkü uzaktan bakabilmeyi beceremiyorsun.'

Herhangi bir zamanda oyunumuza göz atan herhangi birinin, ben içinde bulunduğum çıkmazdan nasıl kurtulacağımı derin derin ve uzunca bir süredir düşüne dururken, aniden, 'Ne düşünüyorsun ki? Bak, bunu oynarsan onu tehtid eden sen olursun,' demesi üzerine ne demek istediğini daha iyi anlayabilmiştim.

Bazen hayata yukarıdan gözle bakabilmenin ne derece önemli olduğunu, tıpkı o dostumu kaybettikten sonra satrancı unuttuğum gibi unutmuşum.


Ama geçenlerde ansızın hatırlayıverdim. Kendi çabamla olmadı, yine biri, yine bir dostum, bu kez sevgili G., hayatımın tepetaklak gittiğini düşündüğüm, zamansız zırıl zırıl ağladığım ve en basit meseleleri gereğinden fazla büyüttüğüm bir anda gülümseyerek, 'Sen 35 yaş bunalımı yaşıyorsun,' demesiyle hatırladım.

Epey zaman önce başlamış oysa, nasıl da fark etmemişim...

Oğlumun uykusuzlukları bahaneydi, kendime fazla vakit ayıramayışımdan şikayetim de öyle. Hatta yüzümde henüz fark ettiğim yeni çizgilere dert yanışım, bedenimdeki eskimelere eskisi kadar kolay söz geçiremeyişim, hatta hatta evdeki düzeni bile kontrol edemeyişime sızlanmalarım bile... Hepsi 'geliyorum!' diye haykıran 35 yaş bunalımımın işaretleriymiş. Daha geçen gün, tamamı cilt bakımım için kullanılmak üzere yığınla kozmetik ürünü aldım. Evde nicedir yalnızlığına hayıflanan kondisyon bisikletim toz toprak içinden kurtarılıp baş köşeye oturtuldu. Çoğunlukla gelen misafirler için evde bulundurduğum bitki çayları, her daim baş tacı ettiğim kahvemin yerini aldı. Gençlere hayranlıkla bakar oldum, artık çocukluk tıpkı onlar gibi bir adım gerimde değil çok uzaklarda kalmış. Sanki daha dünmüş gibi yaşanılan şeyler konuşulurken, birilerinin, 'üstünden on sene geçmiş,' demesiyle sohbetten kopup, zamanın nasıl bu kadar çabuk geçebildiğine hayıflanır oldum. Zaten epeydir yazılarıma da bulaşmış yıllar. Umut yüklü gibi süslenmiş her cümlem, gizli gizli savaşımmış aslında zamanla.

Ne yapıyorum ben? Neyi engellemeye çalışıyorum? Bu savaşın boşa olduğunu bile bile, tasarrufsuz umudum niye?


Ah bu biyolojik saat... Bu terimle ilk, artık bebek istediğimi rahatlıkla dile getirdiğim dönemlerde tanışmıştım. Biyolojik saatim tıkır tıkır işliyordu ve beynime, kalbime hükmederek bana bu dileği söylettiriyor, hissettiriyordu. Şimdi yeniden sırıtıyor bana, 'ben güçlüyüm,' diyor, 'sen hangi dönemde ne söylersen söyle, ben sarkaçlarımı hiç aksatmadan sağdan sola savururken, akreple yelkovanım dik açı yaptığı her zaman beni hatırlayacaksın!'... diyor...

Henüz 35'ime 6 ay var. Daha önceki yazılarımdan birinde de dile getirdiğim gibi eskiden baharı, yazı sabırsızlıkla beklerdim. Oysa şimdilerde içim sızlar oldu.

Az önce evde nicedir planladığım bir düzenleme işine başlamıştım; fotoğraflarımın bulunduğu dolabı bir grup kitabımı dizmek üzere boşaltacaktım. Epey de hevesli başlamıştım işe. Ama baştan karar vermiştim, 'Bunun içinde ne var? Bu albüm hangi senenindi?' falan diye detaya girmeden aslî görevimi yerine getirecektim. Ama yine olan oldu, eşimle benim senelerdir yaptığımız gezilerden seçmece derlediğim albümümüzün içinden bir fotoğraf düştü. Çağırdı beni. Gittim, hiç tereddütsüz. Bundan neredeyse on sene öncesine ait fotoğraflarla yerde hüzünlü bir halde otururken buldum kendimi. Bıraktım! İşi öylece bıraktım ve açtım bloğumu, yazdım, yazdım, yazdım...

Zencefil!

|
Orta şekerli duble bir kahvenin üstüne, kim silme çaykaşığı toz zencefili, kremayla pastayı örter gibi yayar ki dilinin üstüne?
Söyleyeyim;

Yine akşam demir gibi ağırlaşınca yürekte, karanlık çağırınca bilinmez ikinci 'ben'leri, kelimeler; uzaktaki maviliklerde sıralı yunuslar gibi bir görünüp bir kaybolunca bellekte, el; ilacınını arar gibi yoklarken kalemi, e zaten kahvenin doyumsuz kokusu daveti tekrarlar gibi hâlâ yayılırken ince ince burnunun dibinde, aklına 'dostu' düşen, yapılan tazecik sohbeti özlemle zihninde yineleyen, 'o'na dair düşünce bulutlarını yağmur olup döktürmek isteyen, henüz kısa bir süre öncesinde ilk kez tattığı zencefilin aromasını bu taze sohbetin tanımına yakışacağını fark eden ve eline kalemi almadan önce o tadı yeniden test etmek isteyen bir dost fakiri, üşenmez, alır eline kaşığı, daldırır hiç düşünmeden ve ilik ilik hisseder zencefili...

Efendim, zencefil öyle kolay yenilir yutulur bir şey değildir, hele ki katıksız aldıysanız. Önce 'herhangi' bir toz gibidir dildeki hissiyatı, sonra yavaş yavaş baharata bulanırsınız -ne olduğunu çözemediğiniz-. Tam tanımlamaya başlar gibi olduğunuzda hücum eder o yakan tat değdiği her yeri. Sanki hafiften 'ekşi bu!' diyeceğiniz vardır da, unutturuverir o keskin acı hepsini. Aman nasıl da güzel yakar, hele ki acıyı seviyor, sevmekten öte her tadışınızda deli taylar gibi rüzgar olup uçuyorsanız!
Zaman geçer, dilden arınır gider zerrecikleri. Sonra derin yolculuğunda başlar bu kez tüm hissettirdikleri. En son mideye çöker, yakmaya bir süre de orada devam eder, ılık ılık...

Ne mübarek bir şeydir zencefil, tatlıya da yakışır, tuzluya da karışır, her girdiği yerde diğerlerinin farkındalığını yavaşlatır...

Sevgili C., sözüm sanadır; aslında ''dostluğunu arzularken dostluğundan kaçtığını sandığın dostunun, aynı dönemlerde dostluğunu aradığını öğrenmek, 'pişmanlık' kadar hasarlı, 'müjde' kadar güzel!'' diye başlayacaktım bu yazıma. Olmadı. Zencefil geldi, bir yunus boyu zıpladı. Olsun, sen artık dostluğumu biliyorsun. Ben de hep dostum olarak kalacağını...

Şarap, yağmur ve elma...

|

Hımm, gelelim Yıldız Yağmurları'nın pek heyecanla eşlik etmek istediğim, yazmayı teşvik edici oyununa. 'Özlem' olmuş ilk konu başlığımız. Aslında bunu öğrenmeden önce konunun 'Elma' olduğunu sanarak, bir anımı hatırlamıştım. Ben 'özlem' hakkında düşünürken sizi 'elma'yla oyalayayım bari.:p

''Elinde iki elmayla geldi, birini iştahla, kütürdete kütürdete ısırırken diğerini bana uzattı. 'Kızım niye gelmedin ki yemeğe, Halis Usta senin sevdiğin o kabak yemeğinden yapmıştı, istersen çık, valla süperdi,' dedi. Yetiştirmem gereken işler vardı ve sessiz öğle paydosları, kafamı daha iyi toparlayabilmem için liman olurdu böyle zamanlarda. Uzattığı elmayı almadığımı görünce masama bıraktı, 'Al, hep öyle kahveyle çayla olmaz.' Beni düşünmüş elma getirmiş. Aklında ben varmışım, nasıl, 'yok sağol, benim en nefret ettiğim meyvadır elma,' diyebilirdim ki.
Birkaç saat daha masamda kaldı o elma, bırakıldığı yerinde.

Kafam, zaman geçtikçe daha dağılıyor, yapmam gerekenler beceriksiz el değdirmeleriyle kurtarılmaz duruma geliyordu. Taze havayı solumaya, her şeye yeniden başlamaya ihtiyacım vardı ama anlamıştım ki gün, o gün değildi. Kimselere bir şey demeden çıktım. Çantamı omzuma almış kapıdan çıkıyordum ki, son anda elmayı orada unuttuğumu hatırladım. Üzülürdü bırakmış olduğumu görürse. Döndüm, elmayı aldım ve çantama attım.

Yakınlardaki kuzenimin iş yerine gittim. Kuzenim bir psikoloğun asistanlığını yapıyordu ve o psikolog aynı zamanda yıllardır benim 'kafa doktorum'du. Zaten kuzenimin orada işe başlamasına da ben vesile olmuştum.

Beklenmedik şekilde beni karşısında görünce çok sevindi. Bir süre sıcak sıcak sarıldık. Güzeldi o günler değil mi K.? Biz niye ayrı düştük?

Hemen kahve yapmaya gitti, M. Hanım 3 saatlik seansa yeni girmişti. Yani 3 saat bölünmeden sohbet imkanımız vardı. Son anda, 'şarap açmıştık M. hanımla, ister misin?' diye sordu. 'İlaç olur valla!' dedim hemen. O en sevdiğim beyaz şarapla geldi. Genelde yapılırdı bu, yanlış değildi tavrımız. Yani kahve gibi, çay gibi, hatta kepekli kurabiye gibi ikram listesindeydi beyaz şarap.

Dolu dolu 3 saatin sonunda M. hanımı görüp, onunla da ayaküstü keyifli bir sohbet yaparak, saldım kendimi yeniden yollara.

Önce 'ahmak ıslatan' cinsinden çiseleyen yağmur hızını giderek artırdı. Nefisti! Şarabın, dahası 3 saatlik özlem yüklü sohbetin tadı damağımda, neredeyse huşu içinde ağır ağır yürüyordum, elimde ne bir şemsiye ne de kafamda şapka. İnsanlar kaçışıyorlardı, bina girişlerine sığınıp ne kadar süreceği belirsiz yağmurun dinmesini bekliyorlardı. İçimden 'şeker değilsiniz, erimezsiniz,' diye hallerine gülerken, onlar da 'sırılsıklam oldu deli,' diye gülüyorlardı belli ki bana.
Uzun sayılabilecek bir yolu, uzun sayılabilecek bir süre yağan yağmura aldırmadan yürüdüm. Bilen bilir, Şişli'den Beşiktaş'a, o en sevdiğim güzergahta. Artık İTÜ'yü de geçmiş kendimi yokuştan aşağı salmıştım ki, sonradan nicedir arkamdan geldiğini fark ettiğim o kız yanaştı yanıma. 'Şemsiyemde bir kişilik boş yer var, gelmek ister misiniz?' Yine aynısı olmuştu işte, sabah elmayı sevmediğimi söyleyemediğim gibi, şimdi de yağmurda yürümeyi tercih ettiğimi söyleyememiştim. Böyle sıcak bir teklife, sıcak bir yalanla karşılık vermek hiç zor olmadı, 'Memnunluk duyarım.'

Şimdi hatırlayamadığım bir dolu şey konuştuk o kısa yol boyu. Hayatıma ansızın biri daha girivermişti tatlı sohbetiyle. Az sonra çıkacaktı, biliyorum. Ve bu koca şehirde onunla bir daha karşılaşmam mucize olacaktı. Ama anılarımda yerini alacak, yaşanmışlıklarımı daha zengin kılacaktı.
İskeleye indiğimizde uzaktaki durağa bakıp, 'Ayy otobüsüm kalkmak üzere! Tüh be, ilaç içecektim bir şeyler atıştırmam lazımdı!' diye heyecanla hayıflandı. Hemen çantamdaki elmayı çıkarıp uzattım, 'Bu işini görür mü?', 'Harikasın!' diye neşeyle aldı elmayı. Çok kısa sürede karşılıklı teşekkür ettik ve koşarak gitti.

Islanıyordum yine. Ne zaman kalkacağını veya yetişip yetişmeyeceğimi umursamadığım vapura doğru yavaş yavaş yürüdüm. Telefonum çaldı. Sevgilimdi arayan, bu akşam Ankara'ya gideceğini, gitmeden önce görüşmek istediğini söylüyordu. Daha da mutluydum şimdi, adımlarımı hızlandırdım vapura yetiştim.
Vapur çıkışında sırılsıklam halimi endişeyle karşılayan o günkü sevgilimin şimdiki eşimin boynuna sarılıp, 'Olsun,' dedim, 'ben böyle de mutluyum.'
Ona elma hikayesini anlattım detaylarıyla. Çok önemsemedi, çünkü bir elmayla iki kişiyi de memnun etmiş olmamın keyfini yaşamadıkça bilemezdi...''