Korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayat Kitabı

|

Karmakarışık duyguların, alâkasız konu başlıklarının hücum ettiği bir an, insan kaleme tutunmak isterse, yazıya nereden başlar acaba? Ya da yazı hasbelkader başladıysa (ki benim başlangıcım öyle görünüyor) cümleler nasıl birbirine bağlanır, dahası nasıl biter?

Biter mi? Yoksa aylardır taslak olarak kaydettiğim, sonu açık, belirsiz yazılarda olduğu gibi tamamlanacağı günün umuduyla mı bekler?

Derinde bir yerlerde, aynı ağacın meyveleri olduğunu bildiğim tüm bu duygu ve konuların, hangi ağaca ait olduğunu bilmenin huzuruna erişebilirsem son cümlede, bu yazı BİTER! Ama şimdilik okuyucudan bağımsız çırpınıyor orta alanda tüm sözcükler.

* * *

Hayatı izlemeyi öğrendikçe daha çok gülümsüyorum. Hatta birçoklarına tuhaf gelecek ölçüde olumsuz gelişen olaylara bile samimiyetle gülüyorum. Dalga geçer gibi değil, küçümser gibi değil, dikkate almıyormuş gibi hiç değil... Sadece yaşam denilen döngünün ne muhteşem, ne yanıltıcı ve ne kadar İNSANca olduğunu fark edebilmiş olmak gülümsetiyor beni. Tüm dünyayı dışarıdan izlemek gibi... Yaşam kendi yaşamım da olsa, izleyen ben değilmişim gibi... Ve belki de bir romanın satırlarında kaybolmuşken, kapı ziliyle sayfa köşesine bir kat izi bırakmak, yeniden satırlara gömülmeden önce bir kurgu alemine dalacağının bilincinde olmak gibi... Örnekleri uzatmayı severim; bir filmi ikinci defa, konunun tümünü bilerek daha heyecansız ama detaycı bir gözle izlemek gibi...

Ama bu bilinçte olmak yine de çoğu zaman beklentide olmanıza, öfkelenmenize, sıkılmanıza, ağlamanıza, korkmanıza, endişelenmenize, tuhaf heyecanlar ve mutluluklar hissetmenize, kısacası insanca duyguların içine gömülmenize engel olamıyor ne yazık ki. En azından şimdilik öyle.

Anne olduğumdan beri bu yaklaşımım, tamamen doğal bir içgüdüyle oğlumu anlamaya çalışırken çıkıyordu meydana. Oğlumun sesli sessiz tüm beden hareketlerini bu bilinçle yorumluyor ve çoğu kez tam olarak iç dünyasında gelişen şeyin ne olduğunu anlayabiliyordum. Asıl dünyayı anlamaya çalışmam için çok mühim bir eğitim alanı oldu bu benim için.

Hayatı anladığımı söylemek çok iddialı bir cümle olur. "Anlamaya başlamak" tanımını özenle kullandığımı belirtmek isterim.

İşte bu anlayış gelişirken sanki bir zincirin tüm halkalarını dikkatle inceler gibi oluyor insan. Önce yürüdüğünüz yolda parlak bir metal parçası görüyorsunuz kıyıda köşede. Bir adım sonrasını, o metal parçasını önemsemeksizin atıyorsunuz ki bir anda onun bir halka olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve bir adım sonrasında yeni bir halka, bir tane daha ve bir tane daha... Oysa yürüdüğünüz o kalabalık, renkli, büyük, karman çorman yolda o kadar âtıl duruyor ki o halkalar, eğer isterseniz, sadece hayatı anlamayı seçerseniz tüm o halkaların, yürüdüğünüz yolda boydan boya uzayan bir zincirin halkaları olabildiğini anlayabilirsiniz.

İşte, yolumda her bir halkayı gördüğümde sevincim bundandır. "Yol devam ediyor," diyorum kendime, "yaşam denilen bulmaca da öyle..."
* * *
Hayat bildiğini okuyor! Çok sıradan bir cümle, öyle değil mi? Oysa bunun "farkında olmak" anlamına geldiği düşünüldüğünde, yıllarca avuç içinde tutulmuş bir madalyonun, öbür yüzüne bakmış gibi olur insan. Yıllarca o elinizdedir; ölçüsünü, rengini, dokusunu, kokusunu bilirsiniz. Ama tersine bakmaya başladığınızda tüm bildikleriniz bir çırpıda çıkar aklınızdan. Şimdi yalnız 'keşfe' odaklanmışsınızdır. İşte bu cümleyi karşıma alıp yeniden okuduğumda böyle oldum ben de. Hayat bildiğini okuyor. İzlenmiş bir filmi yeniden izlemek gibi... Okunmuş bir romanı yeniden okumak gibi... Yıllarca tekrarlanmış bir ânı yeniden yaşamak gibi... Nedenini, niçinini, sonucunu bilirsiniz. Evet, sonunda ne olacağını iyi bilirsiniz. Yanıltıcı bir güven duygusu sağlar insana. 'Yeni', her anlamda biraz cesaret işidir; yeni bir yol, yeni bir tarz, yeni bakış açısı, yeni başlangıçlar... Tüm sözcükler içinde bu kadar heyecan uyandıran ve bu kadar tedirginlikle yaklaşılan kaç tanesi vardır Allah aşkına?

İnsanoğlu bildiğini okuyor. Yıllarca, asırlarca deneyimlediği ne varsa tümünü sabırla ve yeni bir yaşam boyu okuyor. Her yaşamın suyu kendi kanalında akıyor. Su da bizim kanal da. Suya hız veren de biziz, suyun şiddetiyle kanalı aşındıran da. Oysa her yeni yaşama, bu döngüyü kırmak için geliyoruz. Suyun da kanalın da gerçek olmadığını, engin bir tarlanın tam ortasında oturduğumuzu görebilmek için geliyoruz. Hem de öyle bir tarla ki, öyle verimli, öyle bereketli... Ne ekersek, kat be kat fazlasını biçebileceğimiz sınırsız bir tarla bu. Ama görmüyoruz, bakmıyoruz, düşünmek istemiyoruz, hatırlamayı seçmiyoruz... Benim suyum bu kanalı aşındıra aşındıra akacak, düşüncesini kabulleniyoruz.

Kimsenin acısı çok büyük değil, kimsenin mutluluğu kalıcı değil, kimsenin yalnızlığı ömür boyu değil, kimsenin serveti kıyamete kadar değil... 'Hayat Kitabı'nın başka sayfalarına, başka satırlarına bakmayı istemek gibidir yeni bir hayata geçiş. Tüm kitabı sonuna kadar bilen bir yanımız var içimizde. Korkuyoruz. Bulunduğumuz sayfadan bir başkasına atlarsak, elimizden tüm yaşamın kayıp gidebileceğinden korkuyoruz. Bu yüzden katlanıyoruz bazen aynı şiddete, bu yüzden yüz çevirip gidiyoruz karşımıza çıkan fırsatlara, bu yüzden çoğu kez her gün elimizin altında dolanan bir eşyanın bile yerini değiştirmek istemiyoruz. Düzenimiz hiç değişmesin istiyoruz. Çünkü yanlış bir hamleyle hayatımızın altının üstüne geleceğinden korkuyoruz. Bir budist sözüydü sanırım; hayatımızın altının üstünden daha iyi olmayacağını nereden biliyoruz?

* * *
Renkli Tasarımlar'ıma gömülmüştüm ne zamandır. Beni steril tutuyor dış dünyadan. Mutluydum. Renkli tasarımlar üzerinde çalışırken yalnızca bir yönüm sesini yükseltir; tasarım üzerinde çalışan 'ben'dir bu sesin sahibi. Başka şeylere takılmaz. Hayatı sorgulamaya çalışmaz. Dış dünyanın yanlışlarına, eksikliklerine kızmaz, sövmez. Sadece bir konuya odaklı, çalışır durur. Ama en önemlisi başını çevirip iç dünyasını izlemeye almaz bu 'ben'. Kendine sessiz, boş bir bahçe oluşturur ve sadece istediği çiçeği eker, istediği hayvanı besler, istediği kişileri koşturur bahçesinde. Dedim ya, sterildir; hem dış hem iç dünyadan.

İş kelimelere, cümlelere geldi mi hayat pusulasını şaşırıyor benim için. Kalemin büyüsü başkadır. Adamı konuşturur da, yazdırır da, söyletir de, sövdürür de, sevdirir de... En nihayetinde tıkır tıkır düşündürür! Önce yüzeyden sonra dipten dipten... Kalem, katman katman kaldırır içimin kabuklarını. Bu blogta yazdıklarımdan veya öykülerimden ziyade, kıyıda köşede iç dünyamın haritası misali birikmiş bir dolu yazı, kıymetlidir benim için. Bir süre önce elimi çektim sandım. Huzurum yazdıkça kaçıyor sandım. Durup dururken kabukları kanatıyorum sandım. Hâlbuki durum öyle değilmiş; yazdıkça boşaltıyormuşum fazlalıklarımı, yazdıkça pîrüpak'a yol alıyormuşum. Temiz bir zihne geçmeden önce, izin verip akıtmalıymışım sözlerimi...anladım...

Bir gün dedim ki O'na, "Söyle ne olur, yazmalı mıyım? Lütfen bana bir işaret gönder."

İşaret Ay Kadın'la geldi.

Ah Ay Kadın... Özü güzel, kendi özel Ay Kadın... Seninle görüştüğümüz o tek günün akşamında oturdu zihnime bu tanım. Ay gibiydin sahiden; bir yüzü aydınlık, diğer yüzü kara. Güneş diğer yüzüne değdiğinde hiç hesapsız aydınlatıveriyordun o yüzünü de. Bazen hilâl kadar nazenin, bazen sırrını örter gibi yarı aydınlık, bazen de tüm engebelerinle tabak gibi ortada... Her yüzün bir aslında, her yüzün meydanda. Bakmayı isteyen, ışığıyla gelenlere sonuna kadar açık kocaman bir yüreksin sen. Cümlelerin ay tozu gibiydi; o kadar ince, o kadar temiz ve o kadar sana özel. Bulandım tozuna. Çıkmaz artık tenimden...

* * *
Pakedi açmaya başlıyorum heyecanla. Biraz da kızgınım, "Ne gerek vardı masrafa? Sen geldin ya, o yeterdi!"
Gelişigüzel yırtılmış paket kâğıdının ortasında duruyor, siyah kutusunun içinde. Kuzu eteğimden çekiştiriyor, "Bakçam annee, bakçaaam!" Kalıp gibi duruyorum, hareketsizim. Şaşkınım, mutluyum, üzgünüm... ayrımına varamadığım bir dolu duygunun ortasındayım işte. Gözüm titriyor, ağlıyorum. Ağzımdan tek bir kelime zorlukla çıkıyor, "İşaret!"

Kutunun içindeki yazı seti gözlerimi kamaştırıyor. En 'afilli'sinden. Boy boy, çeşit çeşit uçlarıyla, mürekkebi mühürüyle kalem setim... Dostum bana "yaz!" diyor, Tanrım bana "yaz!" diyor. Ben değil miydim daha bu sabah bana bir işaret gönder diyen? Cevap bu kadar çabuk, bu kadar güzel gönülden, bu kadar etkili geliyorsa, evet, daha akacak cümlelerim var benim...

Teşekkürler Ay Kadın'ım, teşekkürler...

* * *
Günler geliyor geçiyor, ürkek ürkek bakıyorum kalemime. İçimde cümlelerin ucunu bulamıyorum. Hepsi arapsaçı gibi yığılmış üstüste, birikmiş. Kalem bir sembol elbette. Yazacaksam kara tuşlar üzerinde tıkırdayacak parmaklarım. Ama kalem heyecanımı saklı tutuyor, her gözüme iliştiğinde.

"Siparişlerim var, yeni model yapmam lâzım, yeni renk keçelerim, kumaşlarım heyecanlandırıyor beni. Anlaşılan ben daha elimi çekemeyeceğim renkli tasarımlarımın üstünden," diye bahanelerimi sıralıyorum sürekli. Yazmaktan kaçıyorum, düşünmekten kaçıyorum, içimde sıkı sıkıya tutunduğum 'çöp'lerden kurtulmak korkutuyor beni. Çünkü yazdıkça boşalacak içim. Ya tamamen boşalır da, içimde kendi sesimin yankısını duyarsam? Hazır mıyım bu sesle yüzleşmeye? Hazır mıyım bu sesle bütüleşmeye?

Yazmaktan kaçıp, kendimi kumaşlar dünyasına bahanelerle hapsediyorsam da artık çalışırken daha sık ara vermek zorunda kalıyorum. Çünkü şu huysuz su topları acıtıyor bir süre sonra ellerimi. Ne zaman başladığını fark etmedim; küçücük topluiğne başı kadar uç veriyor eklem yerlerinde. Sonra kendiliğinden patlıyor ve patlayan yerde bir yarık oluşmaya başlıyor. Makas tutmak zor, elimi açıp kapamak da öyle. Hele bir de kumaşa falan sürtündüğünde acısı iyice tavan yapıyor.

Anlıyorum şimdi, yazma yolunda sıraladığım bahaneleri saf dışı bırakmaya çalışıyor içimdeki 'ben'. Bak, ne güzel engelledi beni; kesemiyorsan, dikemiyorsan, ya okuyacaksın ya yazacaksın!

En nihayetinde kapılar açılıyor; cümleler dışarı çımak için kolları sıvadı. Ayaklanma başlattılar içimde. Yakında boşalacak burası, biliyorum.

* * *
Hani hayatı okumak diyorduk ya;
Geçen gün herhangi bir alışveriş için markete gittim. Kasadan çıkmak üzereyken bir şeye çarptım ve pat diye önüme düştü. Yerde pembe pembe yatıyor.; Elif Şafak'ın AŞK'ı. Yerine koymak için kitap reyonunu aradı gözlerim. Kasadan biraz uzakta. Tüm marketteki tek AŞK kitabı, hemen kasanın yanındaki dergi reyonunun ortasına bırakılmış. Ve ben gelmişim, onu görmemişim, çarpmışım, yere düşürmüşüm ve kitap bana kendini gösterebilmiş. Belli ki almalıyım, belli ki okumalıyım.

AŞK, anahtar oldu içimdeki cümlelerin çıkış kapısına. Daha ilk satırlarda isyan başladı. Avaz avaz bağırıyor cümleler, "Çıkmak istiyoruz! Senden ayrılmak istiyoruz artık! Yeter bize tutunduğun!"
Sanki beni hayata bağlayan bunlarmış gibi çürük ip misali tutunduğum her yanılgının sembolü cümleler...
* * *
Kitabı okurken bir kere daha varlığına tanık oldum EGO'nun. Onunla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum. Varlığı beni son derece rahatsız ediyor. Kim demiş kitap okumak sessiz bir eylemdir diye. O kadar gürültülü ki, yoruluyorum bu gürültüden. Cümleleri okurken kendi sesimi duymak çok can sıkıcı. Bunu içimdeki diğer ben duyuyor, sıkılıyor. Kelimeleri işaret gibi algılayayım ve sessizce anlayayım istiyorum. Üçgene baktığımda içimde 'üçgen' demiyorum, ya da her gün televizyona bakarken 'bu bir televizyon' demiyorum, lambaya 'lamba', elmaya 'elma'... demiyorum. Onları varlıklarıyla sessizce kabul ediyorum içime. Ama bir kelime okuduğumda onu içten seslendirmek çok can sıkıcı. Yollar boyu milyonlarca defa okuduğunuz bir tabelayı yeniden içinizden sesli bir şekilde okumak, şu yazıyı yazarken bile -ve hatta sizler okurken bile- kendi ses tonunuzla teatral bir ifade takınarak okumak çok can sıkıcı değil mi? İşte bu, kendini her şarta uydurmayı ve varlığını bize her daim hatırlatmayı iş edinmiş EGO'muzun sesi. Mutlak sessizliğe açım... Ve bunun için önce sesleri tüketmeliyim. Dipten yüzeye çıkarıp, boşalttıkça boşaltmalıyım. Okudukça düşünmeli, düşündükçe cümle üretmeli ve her birini tek tek azat etmeliyim.

Bu uzun yazıyla da iyi bir başlangıç temizliği yaptım...

* * *

DipNot: Yeni kitaplar aldım, Aşk'tan başka. Okudukça paylaşacağım sizlerle. Liste fotoğraftaki gibidir.:)


Sevgiler...




Şifalı Eller

|


Ben bioenerji uzmanı falan değilim ama avuçlarımdaki enerjiyle ağrılarımı azaltabiliyorum artık. Bunun bana özgü bir durum olduğunu sanmıyorum. (Hatta hiç ihtimâl vermiyorum.) Muhtemelen her insanoğlu bunu yapabilir. Madem ki elektro manyetik varlıklar olarak değerli bir enerjiye sahibiz...


İnsan ağrısına dua eder mi? Valla ettim!:) Dişlerim birden bire çıldırmış gibi haykırışa geçti. Bir o bağırıyor, bir bu! Ağrı kesici ilaçlar hak getire. Gecenin bir vakti 'yandım Allah!' diye sıçratıyor beni yatağımdan. Hangisinin ağrıdığını bile kestiremiyorum. Hepsi bir ağızdan vıdı vıdı söyleniyorlar sanki. Kuru gürültü! Dişçiye gitmek lâzım, besbelli. Ama baktım ki ne zamandır unuttuğum bir korkum daha varmış. Eni-boyu ufak da olsa korku korkudur en nihayetinde. Bir de geçenlerde okumuştum; korkuların salınması vücudun dengeye gelmesini sağlarmış. Mesela fazla kilonuz varsa, korkulardan sıyrıldıkça onlardan kurtulur, eksik kilonuz varsa geri yüklermişsiniz. Bir taşla iki kuş! Hem fazlalıklardan kurtulacağım, hem de korkularımdan. E insan böyle ağrıya dua etmez mi?:))


Dişçiye gideceğim; o yanık saç kokusu gibi kokuya, bızır bızır sesiyle illet eden oyucu alete, son derece rahatsız koltuğa ve o koltukta oturan kişi kendi olmadığı için rahatlıkla "hiç acımayak" mavalı okuyan hekime katlanmak pahasına da olsa, gideceğim. (Annem ve ablam okuyorsa eğer, alkışlıyorlardır eminim.:))


Gideceğim gitmesine de, vakti var biraz daha. Eli hafif bir hekim bulmak lâzım önce. İknâ olmak lâzım. Zamanı iyi ayarlamak lâzım. E bu sürede ağrıyla yatıp ağrıyla mı kalkacağım? Tabii ki hayır! Ellerim sağ olsun.:)


Şimdi şöyle oluyor; (Tabii bu tamamen benim kendi ürettiğim bir çözümdür. Kitabî karşılığını aramayınız. Ama denemekten zarar gelmez. İlaç yok, bir şey yok.;-))


Ellerinizi birbirine sürtüyorsunuz. O sürtünme esnasında avuçlarınıza şifa enerjisi dolduğunu hayal ediyorsunuz. Sonra avcunuzu ağrıyan bölgeye yaklaştırıyorsunuz. Yavaş yavaş... Değdirmiyorsunuz ama enerjiyi en yakından hissedecek kadar kısa bir mesafe bırarakıyorsunuz. Elinizin sıcaklığını hissedebiliyor musunuz? Ağrınız giderek azalıyor mu? Şimdi ağrının merkezi olduğu düşündüğünüz noktayı gözünüzde canlandırın. Oraya enerjiyi enjekte ettiğinizi imgeleyin. Yok benim ki hemen geçmedi, ağrı kulaktan tüm çeneye yayılmış, noktanın yerini kestiremedim. Avcumu kulaktan çeneye doğru süpürür gibi (ya da okşar gibi) hafif hafif indiriyorum. Ohh, biraz azaldı. Şimdi ağrının merkezi olduğunu sandığım bölgede ufak dairesel hareketlerle gezdiriyorum avcumu. Hah şöyle! Bir de dişlerimin üzerinde sihirli değneğiyle bir diş perisi gezindiğini hayal ettik mi, tamamdır.;-) Diş perisi enerjisini ellerimden alıyor elbette. Tam dişlerimin üstünde zarif hareketlerle dolaşıp, çürük-çarık yerleri onardığı yetmiyormuş gibi bir de bembeyaz parlatıyor.:) Periciğim, biraz da şu dişe lütfen? Hah tamaaam!


Sonra periye teşekkür ediyorum, "yolun açık olsun" diyerek gönderiyorum.:) Sonra ellerimi öpüp, onlara da teşekkür ediyorum. (Yok artık demeyin canım! Siz hâlâ kendini sevmenin narsistlik olduğunu düşünenlerden misiniz? Kendinizi sevmek, tüm varolanı sevmektir.)


Şaka bir yana, ellerimizle enerjiyi tutabildiğimizden eminim. (Ki gerçekten ağrılarıma geçici de olsa çözüm olabiliyor.) Düşünün bir kere, bir yeriniz acıdığında ilk olarak orayı tutmaz mısınız hemen? Yavrunuzun bir yeri ağrıdığında elinizle ovuşturmaz mısınız? Üzgün, mutsuz bir dostunuzun omzuna dokunarak teselli etmeye çalışmaz mısınız? Bizim hatırlamadığımız iç benliğimiz, enerjilmizi olumlu yaratımlar için kullanabileceğimizi biliyor olmalı. Ve hatta kim bilir başka ne mükemmellikleri biliyordur...


Ona daha sık kulak vermeye ne dersiniz?



Sevgiyle kalın...


(Not: Postiçin görsel malzeme ararken bioenerjiyle ilgili epeeeeyce linke rastladım. Bilen birileri beni yanlış yönlendirme için topa falan tutar diye yeniden belirteyim; bu kendi deneyimimdir ve şimdilik bundan memnunum.;-))

HATIRLA!

|

İki gündür çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyorum. Bir de engin denize... Arada ne söz var, ne ses... Ama kelimelendiremediğim ne çok duygumu, düşüncemi biliyorlar... İki gündür zihnime saplanmış bir bıçakla yaşıyorum. Kıpırtısız duruyor orada. Çekip çıkarmayı becerebilsem, kan olup dökülecek tüm hislerim. Bilmemeyi seçer gibi tutuyorum o bıçağı orada. Bir çekebilsem, oluk oluk kan gibi akınca içimde ne varsa, damla damla söze dönüşütürür, anlardım ben de derdimi. Ama korkuyorum be arkadaş! Yüzleşmek bazen hiç olmadığı kadar zor geliyor insana.

Zaten anlamlı anlamsız, gelişi güzel cümleler kurmaya çalışmamın nedeni de bu. Kırılsın istiyorum bir şeyler, oyukları çomakla büyütmak istiyorum, ya da şirazeyi dağıtayım, dağılsın tüm yapraklar, dökülsün sözüm ona 'yanlışlıkla', kendimden saklamayı seçtiğim ne varsa. Bu sebepledir ki cümlelerimi siz ikinci, üçüncü şahıslardan çok, kendim için sıralayacağım. Gerçeğimin bilmecesini çözmek için kuracağım denklemlerimi. Eğer yazıyı okuyup da hiçbir şey anlamazsanız, ne beni suçlayın ne kendinizi. Soyut bir resme baktığınızı farzedin, unutalım gitsin.

İpin ucunu yakalayabilirsem, bu yazının maksadına geleceğim.

Önce birçoğunuzun ütopik bulacağı bir yaşam çizmek istiyorum sizlere. Lütfen hayal edin;

Muhteşem bir yaşamınız var. Neyi arzuluyorsanız tüm yaşamınız bunlarla çevrili. Birçoğunuzun aklına ilk gelen şeyin 'deli para' olduğunu biliyorum. Varsın olsun. Lüks malikanelerde, her işinize koşan yardımcılarla, yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda bir yaşam hayal ediyor olabilirsiniz. Kapıda cip, evde olimpik havuz(!), hem de denize sıfır, birkaç bankadan bol haneli cüzdanlar, İsviçre bankalarında kasalar, kimine dünya güzeli kadın, kimine bir içim su adam, hatta terasta bir helikopter pisti, 100 metre ileride özel uçağınızın havaalanı, pilot her an hizmete hazır, sabah kahvaltısı Paris'te, öğle yemeği Venedik'te, akşam... akşam olmaz, annenize sözünüz var(!), dünya tatlısı evlatlar, hem de ne ağlar ne sızlar, hep güler kahkaha atar, her işlerini kendileri yapar, tüm markaların koleksiyonu siz nereye derseniz oraya getiriliyor, dolaplar dolmuş taşmış; ferre, versace, louis vuitton, ulysse nardin, yves saint laurent... Ne sağlık sorununuz var, ne ilişki sorununuz, kilolar yerinde, vücutlar fit, şeker 80, kolesterol 120, (belki de bu değerleri sallıyorumdur, bilemedim şimdi)...

Uzatmayalım efendim, sonuçta öyle bir yaşamın içindesiniz ki, daha isteyebileceğiniz toplu iğne başı kadar bir şey yok! Zaten isteseniz de elde etmek elinizde. Yeter ki isteyin, hemen oluyor. Her şey şahane!

Ama aynı zamanda duyarlı da bir insansınız. Duyarlıdan da öte; öyle birisiniz ki, tüm bu sahip olduklarınızın, dünya çıkarı karşısında hiçbir öneminin olmadığını düşünüyorsunuz. 'Bana dokunmayan bin yaşasın'cılardan hiç olmadınız ve mizacınız da buna uygun değil. Biri dese ki, dünyanın kurtuluşu sen ve senin gibi bir gurup insanın elinde. Şimdi, şu anda, bir elini yağdan, diğerini baldan çekip, bizimle dünyayı kurtarmaya var mısın? dese?...

Kabul ettiniz bile! Ve inanın düşündüğünüz gibi deli falan da değilsiniz.

Görev kâğıdı elinize ulaşıyor; çok özel bir makinayla geçmişe gideceksiniz. Hayır çocukluğunuza falan değil. Dedenizin zamanına da değil. Daha eskiyi hayal eder misiniz lütfen? Abartmayalım dinazor çağına kadar gitmedik! Gittiğimiz tarih ortaçağ olsun mesela. Hani insanların yokluk içinde yaşadıkları, meydanlarda herkesin gözü önünde kafaların uçurulduğu, bir gıdım ekmek için büyük savaşların yapıldığı, günlerce hatta aylarca su yüzü görmemiş çaputların giyilmek zorunda olduğu, vebanın ve daha bilimum hastalığın kol gezdiği o zamanlara...

Ama bu makina öyle bir şey ki, siz aslında buradan ayrılmayacaksınız, sadece kafanıza geçirilen bir aygıt sayesinde, o dönemlerde herhangi bir kimlik olarak yeni bir siz doğuracaksınız. Tamamen seçimle ve hayal gücüyle... Buradaki gerçek özünüz makinanın başında dururken, ortaçağ döneminde size ait, sizin hayal ettiğiniz yeni bir yaşam başlayacak. O yaşamı dilediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz, bu sizin elinizde. Oraya gittikten sonra, hayalinizde ne varsa, oradaki yaşamınızda da uygulayabilirsiniz. Ama bir sorun var; makina henüz çok yeni, tam verimli çalışamıyor ve o döneme gidip yeni bir insan olarak doğduğunuzda, bu yaşamınıza dair hiçbir şey hatırlamayacaksınız! Yani en basiti, o yaşamı hayal gücünüzle dilediğiniz gibi yönlendirebiliyor olduğunuzu bilemeyeceksiniz. Ve bunu ne kadar kolay başarabildiğinizi de.

Ağır bir şart bu.

Ve henüz görevinizi söylemedik. Şartlar her ne olursa olsun sevgide kalmak ve oradaki yaşamınızı tamamen hayal ederek yönlendirebileceğinizi hatırlamak. Dolayısıyla, her zaman en karanlık çağ olarak hatırladığımız o çağa aydınlık getirebilmek. Bu yaşamınızda mutluydunuz; ne arzu ediyorsanız sizindi. Tüm bunları kendiniz başarmıştınız. Daha basit anlatımla; istemiştiniz olmuştu. Bunu burada yapabildinizse, elbette orada da yapabilirsiniz. İstersiniz ve olur! Her şey bu kadar basittir. O çağdaki yaşamınızda, bir parmak şıklatması gibi basit bir işlemle(sadece yürekten arzulamakla) en güzel şeylere sahip olmaya başladığınızı gören insanlara, bunun hiç de zor olmadığını anlatmanız gerekiyor.

Yani önce gerçekte KİM olduğunuzu ve nasıl bir güce sahip olduğunuzu hatırlamak, ardından bunu insanlıkla paylaşmak, 'karanlık' diye bilinen o çağı yeniden yazarak, AYDINLIK çağa dönüştürmek aslî göreviniz. Ve korkmayın, yalnız değilsiniz. Sizin gibi aynı göreve soyunmuş yüzlerce, binlerce insan da orada olacak. Yolculuğunuzu onlarla paylaşabilirsiniz. Ama bu paylaşmaktan öteye gidemeyecektir. Sizin için yapabilecekleri çok bir şey yok, gönülden destek olmak dışında. Keza onlar da aynı durumdalar. Ama kimliğinizi size hatırlatmak için, bu çalışmayı yürüten birçok insan, zamanlar arası yolculuk yapabilen makinanın çevresini kuşatmış bir halde, size zaman zaman ipuçları fısıldayacak. Bazen koca koca metinler gelecek önünüze, okuyacaksınız. Buradaki bir gurup yardımcınız size 'sizi' hatırlatacak sayfaları gönderip duracak. Hiçbir şey hatırlamayan yeni kimliğiniz bunları duyduğunda ya da okuduğunda inanırsa, yürekten inanırsa, o dönemin sığ düşünce sistemine kapılmayıp, tüm bunların gerçek olduğuna inanırsa, muhteşem şeyler hayal etmeye başlayıp, içinden çıkılamaz olarak gördüğünüz o berbat yaşamı bir anda muhteşem bir yaşama dönüştürebileceksiniz.

İNANÇ! GÜVEN! Yalnız ve yalnız KENDİNE GÜVEN! Tüm mesele bu!

Nasıl bir görev bu?

Değer mi şu güzelim yaşamınızı bırakıp, bu zorlu yollara gitmeye?

Ama siz "DEĞER!" dediniz. Çünkü işin içinde insanlık var. Kurtarılacak yaşamlar var. Çünkü işin içinde Dünya var! Ve siz bunlara arkanızı dönemeyecek birisiniz. Size 'melek' dersek, abartmış olmayız herhalde.

. . .


Çok mu ütopik buldunuz bu anlattıklarımı? Peki ya gerçekse? Mesela bugün yaşadığınız(ı sandığınız) her şey, aslında herhangi bir zaman diliminde (ya da zamansızlık içinde) muhteşem bir yaşam sürüyorken, görev gereği geldiğiniz bu döneme ait hayaller kümesiyse?

. . .


Hikayemize geri dönüyoruz şimdi. Kafanızdaki o aygıta bağlı bir halde, hem varlığınızı şu anki durumunuzda hissediyorsunuz, hem de ortaçağda yarattığınız o kişiliği yaşıyorsunuz. Görev tamamlanmadan o koltuktan kalkamazsınız. "Varım!" dediniz bir kere. Oradaki benliğiniz, size sunulan hatırlatıcı ipuçlarına inanıp inanmamakla boğuşurken, buradaki benliğiniz de "ya hatırlayamazsa?" kuşkularıyla boğuşuyor. Çünkü o koltuktan kalkıp, yeniden evinizin olimpik ölçülerdeki yüzme havuzunda ter atmak, yardımcılarınızdan her birinin size meyve kokteyli, bornoz, çıtır çerez taşıması için sabırsızlanıyorsunuz. Ama görev gereği yarattığınız o lanet kişilik, bir türlü bu gerçeklere inanamıyor. Hâlâ daha "yok artık! mümkün değil!" diye ortalarda dolanıp duruyor ve midenizi kaldıran o iğrenç sularla bulaşık yıkayıp, kokudan burun direğinizi sızlatan salkım saçak kıyafetleri giymeye devam ediyor.(!)

Ama azimlisiniz, (ve bir bakıma mecbursunuz) o kişiliğe tüm bunların hayalden ibaret olduğuna inandıracaksınız.

Uzatmayalım, uzun süren çalışmalar, çabalar sonucunda bunu en nihayet başarıyorsunuz. Siz ve size destek olan teknik ekibin sözleri, ortaçağda yaşattığınız o kişilik üzerinde etkisini göstermeye başlıyor. Artık sizin özünüze ve varlığınıza koşulsuz inanıyor. Yaşadıklarının sanaldan ibaret olduğunu biliyor ve yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Her yalnız kaldığında sizinle konuşuyor. Sizi duymuyor ve görmüyor ama önüne serilen o çarşaf çarşaf yazılı metinler sayesinde, sizin her an onu izlediğinizi, her söylediğini duyabildinizi biliyor.

Ama bir pürüz de bu noktada baş gösteriyor. İnanma adımından sonra, yalnız hayal gücünü kullanarak mükemmel bir yaşam yaratabilmesi gerekiyor artık. (ki bu güç elinde) Fakat bu kişilik bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Siz bu tarafta yırtınıyorsunuz, "ulan alt tarafı hayal edeceksin! Başına bir şey gelmez merak etme! Hiçbir şeyini kaybetmeyeceksin! Kaybetsen bile bunlar senden gitmesi gereken şeyler olacaktır. Önemi yok! Bak emin ol buralar şahane. Her şeyin en mükemmelini yaşıyorum. İstersen orada da bunu yapabilirsin. Kavuşmamız lâzım. Görevini senin orada, benim de burada tamamlamamız lâzım. Sen orada yarım, ben burada yarım... Birleşmemiz lâzım. Kendimiz için, insanlık için bunu yapmamız lâzım!"...

"Deniyorum olmuyor!" diyor size, "Başaramamaktan KORKUYORUM! Seninle yeniden 'bir' olamamaktan korkuyorum! Buralara çakılı kalmaktan korkuyorum!" diye bağırıyor. Eğer özünüzün beğenebileceği gibi hayaller kuramazsa, kendini hayallerine koşulsuz teslim etmezse,yeniden birleşme olamayacağını biliyor. Bunun yerinde saymak anlamına geldiğini biliyor. Yaşadığı ağır şartların hiçbir zaman bitemeyeceğini, sizinle, sizi memnun edecek bir sonuçla feraha ulaşamayacağını biliyor. Sizin(özünüzün) yaptığı hiçbir şeyden memnunluk duymayacağınızdan, ondan vazgeçmenizden ve onu sonsuza kadar o yaşama terk etmenizden KORKUYOR! Bu öyle bir korku ki, asla size "yaptıklarımdan memnun musun? Başarabiliyor muyum? Beni de o muhteşem yaşamına alıp, benimle yeniden 'bir' olacak mısın?" diye sormak istemiyor. Çünkü 'hayır' diyecek olmanızdan korkuyor. "Başaramadın, üzgünüm. Seni bu yaşamda terk edip, yeni bir yaşam hayal ederek bu görevi onunla sürdüreceğim," demenizden çok korkuyor.

Ve böylece sizi oyalamaya başlıyor, sırf o duyması muhtemel olumsuz yanıtı almamak için. Eğer hayal etme denemelerini sürdürürse ve hayal etme yöntemlerini sürekli değiştirip durursa, başaramayacağından kuşku duymaya devam edip, bu oyunu oynamayı sürdürürse, o soruyu size sormayı geciktirirse, alması muhtemel olumsuz cevabı da geciktirecek. Kısacası; sizin 'hayır'ınızı duymaktansa, o soruyu sormamayı ve berbat da olsa o yaşamı sürdürmeyi tercih ediyor. Görüyor musunuz şu 'KORKU'nun yaptıklarını?

Gerçi o bilmiyor ama sizin de durumunuz ondan farklı değil. Siz de yarattığınız o kişilikle yeniden 'bir' olamamaktan, görevi tamamlayamamaktan, şu lanet koltuktan kalkıp, özel uçağınıza atladığınız gibi Tayland'da bir ikindi 'drink'i alamamaktan fena halde KORKUYORSUNUZ! Ve şakası bir yana, yarattığınız o kişilikle birleşemeyip, tüm yaşamınız boyunca kendinizi yarım hissetmekten fena halde korkuyorsunuz.

Ve böyle başlıyor uzun ayrılıklar. Ve böylece yaşanamıyor kavuşmalar.

Bildiğiniz 'siz' ile, içinizdeki siz kavuşamıyor bir türlü. Kavuşma olmayınca özlem artıyor. Özlem arttıkça öfke büyüyor. Öfkenizle birlikte korkularınız da büyüyor. Tüm korkularınız, öfkeniz, yaşamın dev mıknatısından ne kadar olumsuzluk varsa çekiyor kendine. Yaşamlar böyle harcanıyor. İnsanlık böyle böyle dibe çekiliyor.

Hani siz melektiniz? Kim çaldı sizin meleksi enerjinizi? Kim köreltti iyi niyetinizi? Hani insanlık, kahramanlık, sevgi, hoşgörü? Karanlık galip geldi! Korku sizi yendi. Yanıbaşınızda sürekli hiçbir güzelliğe ulaşamayacağınızı fısıldayan bir varlık gibi dikiliyor artık. Niyetlerinizi baltaladı. Yapabileceğiniz şeyleri baltaladı. Güzelliklere ulaşmanızı baltaladı. "Ya olmazsa?" endişeleriyle kaybedilen zamanları çoğalttı. Her iki kişiliğin, her iki zaman dilimindeki (ya da zamansızlıktaki) esaretine neden oldu. Geçmişler olsun...


Yani sevgili dostlar, içinde bulunduğumuz tüm olumsuzları yaratan bizleriz. Mutlu olmayı beceremeyeceğimiz korkusuyla, mutlu olmayı hak etmediğimiz yanılgısıyla, mutluluğumuzu her daim baltalayan yalnız ve yalnız kendimiziz.

Aynaya baktığınızda bedeninizi görüyorsunuz. Bir de ruh var içimizde pîrüpak! O sahiden bir melek. Siz de öylesiniz bu bedeninizde bile. Ne o yakıştıramadınız mı? Siz melek olamaz mısınız? Duyamadım, kötüyüm mü dediniz? Beceriksizim, başarısızım, kaderim kötü, şanssızım, zavallıyım... mı dediniz? Bunu sahiden siz mi söylediniz? Ne kadar eminsiniz? Her şeyin bağışlayıcısı olduğunu söylediğiniz Tanrı, sizi böyle yaratmış olabilir mi? Şu yanıbaşınızda dikilmesine neden olduğunuz karanlık bunu size söyletiyor olamaz mı? Lütfen hatırlayın, bu varlığı siz yarattınız. Korkuyla başladı her şey ve ayrılık acısı, öfke eklendikçe büyüyüp simsiyah bir varlık oldu, esir aldı en nihayetinde sizi. Ruha melekliği yakıştırabiliyorsunuz da, şu bedenle sürdürdüğünüz yaşamınızdaki 'siz'in melek olduğunuza neden inanmıyorsunuz? Sizi kabul etmemesinden korkuyor olabilir misiniz? Ve böylece kavuşmayı uzatmayı seçiyor olabilir misiniz?

Karanlığı siz yarattınız, eğer isterseniz onu yok etmeyi de seçebilirsiniz.


Saat sabahın 4'ü olmak üzere... İki gündür(artık üç oldu) çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyordum ve bir de engin denize. Bu gece kendime konuşmaya başladım artık. Sizi bilmem, ben anladım derdimi. Şimdi oyunun ilk yarısı bitti. Ekrana bakıyorum, "Level Two" yazıyor. Ya tıklayıp devam edeceğim, ya da...


İyi geceler dostlarım...


(Not: Dün gece yazdığım bu postu yayımlamaktan vazgeçmiştim. Demiştim ki kendime, "Madem kendini anlamak için yazıyorsun, milleti karıştırma bu işe." Ama başkaları da okumayı seçerse, neden okumasın ki?)

(Tobias'a Not: Son şaud'unda dağıttın beni. Bu toparlanmaya başlamanın ilk adımı mı demek?)


Sevgilerimle...

Bana Bir 'Şeyhler' Oluyor! :)

|

Hayır efendim, bahsettiğimiz şey Yılmaz Erdoğan'ın bir oyunu falan değil, tamamen kişisel (biraz da ülkesel :P) bir anlatı olacak bu. İlginizi çekmezse diye uyarayım.

Bana sahiden bir şeyler oluyor şu sıralar; gaipten sesler falan duymaya başlıyorum.:) Korkacak bir şey yok, delirmiyorum, cinler falan da üşüşmüyor tepeme, merak etmeyin. Hatta bu yazı yoluyla size de bulaşacağını falan düşünenleriniz varsa, abartmasın lütfen.:) Sadece çok eğlenceli bulduğum sürecimi paylaşmak istedim sizlerle.

Mesela geçen gece (yanılmıyorsam 3:30 falandı) tam kafamı yastığa koydum, içimi çoook rahatlatan bir ses tam olarak şu cümleyi söyledi: "Eğer böyle düşünmeye devam edersen, tüm sorularının cevaplarını bulacaksın!"
İnsan bazen içinin sesini duyar ya, bu ses öyle bir ses değildi. "Nooluyo leyyn!" diye kafayı kaldırıp, karanlıkta adamın birini arandım resmen.

Benim karanlıkla ilgili tavan yapmış korkularım vardı bir zamanlar. Hatta geçmişte bu konuyla ilgili şu yazıyı yazmıştım. Ama sanki inat gibi, o yazıyı yazdıktan sonra karanlık korkum yeniden alevlenmişti.(eskisi kadar olmasa da...)

Sonra spiritüel mevzuulara daldıktan sonra(!) karanlık benim için eğlenceli bir alan haline gelmeye başladı.:) Daha da ironik olarak, karanlığı sevdim! Çünkü karanlıkta kendimi daha kolay tanıyabildiğimi, kendimle daha kolay yüzleşebildiğimi gördüm. Ve nasıl kabullendim bilmiyorum, karanlığın beni ruhsal anlamda ileriye götüreceğine inanmaya başladım. (Bu cümleden sonra delirmeye başladığımı düşünenlerin sayısı artacak kanımca.:P)

Gelgelelim geçen geceki şu sese... Normal koşullarda gece yarısı bu kadar net bir şekilde bir ses duyan kişi korkar aslında değil mi? Ben çok heyecanlandım!:) Nasıl desem, mutlu oldum. Kendimi normalin tersine güvende hissettim. Ama cümle kafama çok takıldı. Bir kere ben o anda hiçbir şey düşünmüyordum. Zaten uykusuzluktan bayılacak gibiyken, yastık burnumun dibine girmiş, kafa usul usul yumuşacık gömülmüş, adamda bir şey düşünecek hâl mi kalır? Pat diye dalarsın rüya alemine. Ama bu cümlenin bir anlamı olmalı; "Eğer böyle düşünmeye devam edersen, tüm sorularının cevaplarını bulacaksın!" Bundan daha "Yürü be koçum!" motivasyonu sağlayacak bir cümle var mıdır?

Tabii tüm olan biten bunlar da değil. Mesela çok rüya görürüm ama karesi karesine hatırladığım rüyalar çıkmaya başladı bugünlerde. En son, doğuma 10 günü kalan arkadaşımın tıpış tıpış doğuma gittiğini gördüğüm gün, birkaç saat sonrasında doğurduğu haberini aldım. Oysa rüyayı haber vermek için aradığımda sesi çok iyiydi ve hiçbir ağrı sızısı yoktu. Bunun gibi daha pek çok rüya var...


Düşünüyorum da keşke bu halimle Danıştay Başkanı olsaymışım. Belki o zaman ben de hukukun üstünlüğüne inanan ülkemin düşünü görürdüm. Diğer rüyalarımda olduğu gibi bu da gerçekleşirdi belki. O zaman kürsüye çıkar, müjdeli geleceği duyururdum;


Salıncak

|

Salıncak... Harika bir kelime!
Kelimelere yeni bir bakış açısıyla baktığımda, öyle güzel ışıldıyorlar ki, bugüne kadar neden o muhteşem ışıltılarını göremediğime şaşıyorum. Şimdi bu kelime -salıncak- bana güneş kadar parlıyor ama bunu cümlelere dönüştürebilmek ne mümkün? Keşke enerjisini sazsız sözsüz ulaştırabilme imkânım olsaydı.

Kim salıncakta sallanmaktan korkar ki? Vites gibi bir ileri bir geri, sonra daha da ileri daha da geri çalışan ayaklar, her ileri yükselişte hoplayan yürek, tüm kan yollarında büyük bir akışla hareket eden hücreler, bedeni yalayıp geçen kâh esinti kâh güçlü rüzgâr, iplere sımsıkı kenetlenmiş parmaklar, dudaklarda engel olunamayan bir gülümseme hâli, hızı kontrol etmekle etmemek arasında bocalayan zihin-kalp savaşı, özgürlük duygusu...

Özgürlük duygusu! Salıncakta sallanmak tam da böyledir bence. Sallandıkça özgürlük denen şeyi ucundan tatmış olursunuz. Ama ya ip koparsa korkusuyla, bu tat asla tüm dile, damağa yayılamaz.

Salıncakta sallanmak, büyük yüzdeyle keyif alınan bir deneyimdir. "Salıncak" denildiğinde çok insanın aklına önce bu deneyimden alınacak keyif gelir. Ama biri hayatınızı da bir salıncak gibi nereye varıyorsa oraya kadar sallamanız gerektiğini söylese, hemen hemen herkesin ilk hissedeceği şey -mecazda- iplerin kopacağı endişesidir. Neden ipler koparsa düşeceğimizi ve canımızın yanacağını düşünürüz ki? Ya o anda uçamaya başlarsak? Yavaşça havada süzülüp, yumuşak bir hareketle iniş yaparsak? Bu mükemmel bir sonuç ve deneyim olmaz mıydı?

Bunu düşünemeyiz, çünkü iplerin kopmasıyla düşüleceğine dair deneyimlenmiş genel bir bilgi vardır. Siz hiç düşmemiş olabilirsiniz, ama birilerinin düşmüş olduğuna -tanık olmasanız da- inanırsınız. Hatta en basitinden bu meselenin ispatı için, yerçekimi kuvvetini ileri sürersiniz. İyi de ben zaten yerçekimi kuvvetini alaşağı edeceğinizden bahsetmiyorum ki, belki sizin bu kuvvetle baş edebilme yeteneğiniz vardır, neden bunu henüz deneyimlemeden korkup, itiraz ettiğinizden bahsediyorum. Neden başkalarının deneyimlerini ve acı sonuçlarını sahipleniyorsunuz?

Yaşam bizlerin bakış açısıyla çoğu kez salıncakta sallanmaya benzer. Ya ileri gideriz -geleceği düşünür, onun için endişelenir ya da geleceğe yatırımlar yaparız-, ya da geri gideriz -geçmişi düşünür, kapanmamış hesapları kurcalar, bugünümüzün yanlışlarının geçmişten geldiğini var sayarız- ama bir türlü bugünde, anda kalamayız. Salıncağın ileri ve geri yolculuğu boyunca tam ortada kalabildiği an ne kadar da kısadır, değil mi? Yine tuhaftır ki, çok azımız sallanırken her geriye gidişimizde "Eyvah çok geriye gittim, şimdi düşeceğim!" diye endişe duyar ama her ileri hızlanışta, bu hızın fazla olup olmadığını, kendimizi frenleyip frenleyemeyeceğimizi, istemediğimiz mesafelere uzanabileceğimiz ve en nihayetinde düşeceğimiz korkusunu, hemen hemen hepimiz duyarız.

Belki de hayat salıncağın dışındadır. Belki de gerçek olduğunu sandığımız bu yaşamda öyle çok sallanmalıyız ki, en son büyük bir hızla ileri atılışımızda ipler kopmalı ve kendimizi boşluğa salmalıyız.
Kim biliyor bunun yanlış olduğunu?
Ben iplerin kopmasını göze almaya karar verdim.
Kendimden kopup özgürleşebilir miyim merak ediyorum...

Doktor Bana Bir Çare...

|
"Buyrun, hoşgeldiniz."

"Teşekkür ederim."

"Oturun lütfen."

"Buraya mı?"

"Fark etmez. Zaten iki sandalye var, birisini seçin."

"Peki."

"Eveet, nedir şikayetiniz?"


İşte bu noktada sesim titremeye başlıyor, doktor elini çenesine koyup şöyle bir 'Hımm,' çekse, boynuna atılıp, "Ölmek istemiyorum doktor, kurtarın beniiii!" diye kopartacağım yaygarayı, o derece yani.

"Şu sol tarafımda, sırtımda, yani ciğerimde bir ağrı var. Yok yok, acı. Aslında yanma."

"Nasıl? Hem yanma, hem acı hem de ağrı mı var?"

"Evet." Oh, anladı.

"Peki en çok hangisi var, ağrı mı, yanma mı, acı mı?" Yok anlamamış.

"Yani hepsi var."

"Tamam o zaman ağrı var demek ki."

"Evet ama yanma da var. Böyle karıncalanma gibi."

Yok bu böyle olmayacak, belgelerle konuşmak lâzım. "Şimdi doktor bey, birkaç ay önce ben bir check-up'a girmiştim, tahlil sonuçlarım, filmlerim falan var, göstereyim mi?"

"Alayım."

Doktor belgeleri incelerken devam ediyorum, "Yani o zamanki doktor bir şey olmadığını söylemişti ama..."

"Ne kadardır oluyor bu ağrı? Yani yanma, acı, karıncalanma...?"

"Yaklaşık 1,5 yıldır. Önce iğne başı gibi bir yanmayla başladı, sonra giderek büyüdü alanı."

Bu arada belgelerin incelemesini bitiriyor. "Bu sonuçlar gayet güzel."

"Ciğerlerde bir şey yok mu?"

"Yok, temiz."

"Doktor bey acaba daha derinlemesine bir araştırma mı yapsak? Yani mesela bu röntgende kanser olup olmadığım anlaşılır mı?"

"Burada kanser olsaydı ben bunu görürdüm, yok öyle bir şey. Eğer içiniz rahat etsin istiyorsanız, isteyelim bir tomografi." Yani daha açıkçası koskoca profesörün söylediğine inanmıyorsan, bastır parayı için rahat etsin.

"E olur, görelim o zaman. Yani ben bu hastalıktan çok korkuyorum da..." İllâ çıkacak para...

"Midede yanma gibi şikayetleriniz oluyor mu?"

"Evet, zaman zaman."

"Ne zamanlar mesela? Aşırı yiyip içme sonrası mı, stres altında mı...?"

"Çok kahve tükettiğim zamanlar olur genelde. Bir de ağır yemekler sonrasında."

"Hı hı, anlıyorum. Geçin şöyle lütfen, bir muayene edeyim sizi....

Tansiyon 11-7, solunum rahat-açık, boğazda bir sorun yok, şurası acıyor mu peki?" Sırtımda bir noktaya öyle bastırıyor ki, acımaması imkânsız! "E acıyor tabii doktor bey, öyle bir batırıyorsunuz ki parmağınızı!"

"Peki burası acıyor mu?" Sırtımda az önce bastırdığı yerin simetrisinde bir yerlere bastırıyor bu kez. "Yok, orası acımıyor."

"Bakın aynı oranda buraya da bastırdım ama acımıyor dediniz. Demek ki az önceki yer, kuvvetli bastırmaktan dolayı acımıyormuş, değil mi?"

"Peki."

Muayene bitiyor, masasına oturuyor ve evraklarını doldururken konuşmasına devam ediyor.

"Yoğun stres altında mısınız?"

Sanki ömrümde stresin ne olduğunu hiç duymamaışım gibi bakıyorum doktorun suratına.

"Yani hayatınızda travmatik bir takım şeyler yaşıyor musunuz şu sıralar?"

Travmanın kelime anlamını geçiriyorum kafamdan; Deprem, sel gibi doğal felâketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehtid eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır...

Bu sorgulamadan sonra, "Hayır," diyorum. Ama şu son cümle var ya, 'kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar' bunu düşününce aklıma oğlum geliyor ve cevabımı yeniliyorum:

"Yani 2 yaşında oğlu olan bir annenin yaşadığı kadar."

"Anladım, yaşıyorsunuz demek ki. Bütün bahsettiğiniz bu sıkıntıların sebebi stres. Sıkıntılarınızın kanserle alâkası yok. Bir de midedeki bazı problemlerde etkiliyor sırtınızdaki o bölgeyi. Size iki ilaç yazacağım; biri mide ilacı, diğeri antidepresan. Bunları yemeklerden sonra...."

"Yani ben şimdi kanser değil miyim?" Bunu içimden kendime soruyorum, yüzümde aptalca bir sırıtış var. Valla ne yalan söyleyeyim son zamanlarda buna kendimi öyle inandırmıştım ki, yani doktor 'evet, öylesiniz' dese, hiçbir şey olmamış gibi davranacak kadar alışmıştım bu fikre.

"...tabii ağır yağlı yiceklerden, çaydan, kahveden, bir de özellikle çikolatadan uzak duracaksınız."

Çikolata mı? Aman Allah'ım, bu sonucu hiç beklemiyordum! Bununla baş edebilir miyim bilemiyorum! :P


* * *


Hastaneden ayrılırken, bir dönem öncesinde ciddi sağlık şikayetleri olan bir arkadaşım geldi aklıma. Aylarca hastalıktan şikayet edip durmuştu. Tahliller, ilaçlar, her şey belli bir hastalığı işaret ediyordu. Sonrasında tedavi biraz sonuç vermiş, hastalığı beklemeye çekilmişti ama bir süre sonra yine tüm belirtiler görülmeye başlayınca bu kez başka bir doktora gitmişti. Ben de sonuçları merakla bekliyordum. Sonrasında konuştuk, ne dedi doktor, diye sordum. Şaşkındı. Çünkü doktor tüm tahlillerin son derece normal çıktığını, yaşadığı bu sıkıntıların stress kaynaklı olduğunu söylemişti ona. Doğrusu ya, doktordan şüpheye düşmüştüm. Hatta "İyi bir hastaneye gittin değil mi? İyi bir doktor yani" diye sormuştum birkaç defa. Onun da oğlumdan birkaç ay küçük bir kızı var. Arkadaşımı çok yorduğunu biliyorum ama bir çocuğun bu kadar hastalık şikayeti sebebi olabileceğini düşünmüyordum. Bu veletler insanın dünyasını tepetaklak ettiriyorlar vallahi.:) Yine de ruhsal travma yarattığını söylemek haksızlık olur. ;-)

Mutlu bir şekilde hastaneden ayrılıp, oğlumu yuvadan almaya gidiyorum. Aldığım güzel haberi kutlamak için kendimize en yağlısından bir kentaki fırayd çikın ısmarlamayı kafama koymuşum bile. Amaan, diyet dediğin nedir ki, her gün başlanabilir... :)

Tam yolda yürürken karşıdan çok yaşlı bir adamın ağır adımlarla yaklaştığını görüyoruz. Yanımıza vardığında Barış'a sevecenlikle gülümsüyor, birkaç tatlı söz söylüyor. Sonra cebinden bir balon çıkarıp oğluma verip veremeyeceğini soruyor. Tabii ki, diyorum, çok memnun oluruz. Balonu alıp hemen şişiriyoruz, oğlumun gözleri parlıyor. Maşallah diyor adam, Allah bağışlasın diye de ekliyor. Ben de klasik olduğu üzere "Hepimizinkini," diyorum. Sonra ne gerek varsa, "Sizin torunlarınız da var mı?" diye soruyorum. Adam elini 'çoook' anlamında der gibi sallıyor. Ama cümlesine öyle devam etmiyor:

"Ne gezer kızım. Ben de değil ki torun, çocuk bile yok. Niye bu yaşıma kadar yaşayabildim sanıyorsun?"

:S

Bugünlerde...

|

Son günlerde dünyayı kolumun altına almışım da, o kendi kendine dönüyormuş gibi bir haller var üzerimde. Hani sanki birlikteyiz de, ne o benim farkımda ne ben onun. Hatta kendimden birkaç tane daha ortaya çıkarmışım da, başka herkesle iletişimimizi kesmişiz, bir tek kendi aramızda tartışıp duruyormuşuz gibi...

Çok mu karmaşık oldu? Özetle; şu sıralar kendime kulak verdim, dış dünyaya arkamı döndüm de denebilir belki.

Aslında birkaç yazı taslağı hazırlamıştım blogum için. Mesela kafamı son zamanlarda en çok meşgul eden sapkın kişilikler üzerine yazdım epeyce. Hatta bu konuda üşenmeyip, Adler'in İnsan Tanıma Sanatı ve Erich Fromm'un Sevgi ve Şiddetin Kaynağı kitaplarını yeniden karıştırdım dikkatle. Kafam daha da karıştı, öz düşüncemi, amacımı yitirdim satır aralarında.

Bu kişiliğin kendinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki eşinin anasının, sus payı olarak aldığı evin, arabanın üstüne oturunca "Peygamber efendimiz de Hz. Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" şeklinde ifadesi, beni çok daha karmaşık düşüncelere itti. Doğruluğun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsadım yeniden. Bu ülkede kadının en çok kadından zarar gördüğü düşüncesinde takılı kaldım bir süre sonra. Örneklemeleri yazdım, yazdım, yazdım... Gündemden takip edilebilecek bir yığın örneğin yanı sıra, kendi yaşamımda kadınlardan yediğim 'kazık'ları da örnekledim bir bir; otobüs yolculuğunda tacize uğrayan bir kadına yardımcı olmaya çalıştığımda, "Benim namusumu korumak sana mı kaldı?" diyeni mi istersiniz, yolun ortasında adamın birinden evire çevire dayak yiyen bir kadını kurtarmaya çalıştığımda, "O benim kocam. Sana ne oluyor?" diye hiddetleneni mi?

Yazdıkça sıkıldım tüm bunlardan. Adaletsizliğin hangi boyularda olduğunu görmeye başladım yeniden. Unutmuş muydum? Hayır tabii ki, içselleştirmiyordum ne zamandır diyelim.

Sonra Bekir Coşkun'un yazısını okudum. Henüz görmediğim 'Mustafa' filmi hakkında düşündüm. Gitmemeye, izlememeye karar verdim. Can Dündar'a dair olumlu tüm düşüncelerden sıyırdım kendimi. Birkaç cümle yazdım yinde, o da bir blog yazısı taslağında. Yayımlamaya değmez. Can Dündar'a sövmeye değmez...

Yine sıkıldım. İçim sahiden sıkıldı.

Geçenlerde Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesine yaptığım ziyareti anımsadım. Bir öykü için 'malzeme'ye ihtiyacım vardı. Bir çeşit araştırma gezisiydi. Ne kadar huzurlu bir saat geçirdiğim aklıma geldi orada. Benden sigara isteyen bir hastayla yaptığım sohbet takılı kaldı aklımda. Bana "bebek" diye seslenirken nasıl da tuhaf bir mutluluk duyduğumu hatırladım. (35 yaşında bir kadına söyleniyordu bu en nihayetinde ;-)) Sonra eve döndüğümde, çıkarken elime gelişigüzel aldığım bir karton çantanın üzerindeki çizgi karakterleri fark edip, "bebek"in asıl maksadını anlayarak gülümsemiştim. Şimdi ne zaman aklıma gelse gülümsüyorum. Bu gezi de gerçeğimi şaşırttı bana. Hangimiz akıllı, hangimiz deliyiz gerçekte? Ya da gerçek hangisinin beyninde?

Ve dönüp dolaşıp, 'Şibumi'yle başlayan, 'Olasılıksız'la devam eden beynin sınırları konusundaki sorularıma gömülüyorum yeniden. Bu da yine blog taslak yazısı olarak bekliyor bir yerlerde. Yayımlamıyorum. Çünkü yazdıklarım düşündüklerim kadar doyurmuyor beni. Okuyanı niye doyursun ki?

Başıboş yazabilme özgürlüğümün olmadığını fark ediyorum çoğu zaman. "Geveze" değil miydi benim kalemim? Niye temkinli yazma kaygısı içindeyim ki?

Bu yazıyı da taslak olarak bırakır mıyım bilmiyorum. Ama yazının başından beri asıl yazmak istediğim bir şey için oyalandığımı fark ediyorum.

Varlık meselesine kafa yoruyorum son zamanlarda. Yorulacak kadar yoruyorum hem de. İlk başta bunu düşünmekten yorulduğumu hissettiğimde, elime bir kitap alıp dağıtmaya (ya da sakinleştirmeye mi demeliyim?) çalışıyordum düşüncelerimi. Artık düşünmekten yorulduğumu hissettiğim her an, uykuya yol aldırıyorum kendimi.

Aslında sorun şu, asıl yoran varlık meselesi değil, YOKLUK!

Bak yine oyalanıyorum, kelimelere evirip çevirmeye başladım yeniden, daha açıkçası; ÖLÜM!

Bunu uzatmayı beceremeyeceğim sanırım. Dedim ya, kendime dönüğüm şu sıralar diye... Karmakarışığım,

Bugünlerde...

Hayat...

|

“Poliiiis!” diye bağırarak uyandım bu sabah, saat 04:15’te.
Annem, babam, ben oturuyorduk rüyamda. Üst kattan gelen gürültüyle sus pus olduk. Ablamın eviymiş üst kat, az önce yanımızdan ayrılıp, çıkmış evine. Telefon ediyorum hemen. Uzun süre sonra açılıyor ve boğuk boğuk ağlama sesleri çalınıyor kulağıma.
Birden şahine dönüyorum, fırlıyorum yerimden. Fırtına gibi esip, dayanıyorum kapıya. Elimde kör bir balta… Bir yandan yanımdakilere, “Polisi arayın!” diye bağırırken, bir yandan sallıyorum baltayı kapının kilidine. Tekmelerle, omuzlarla zorluyorum kapıyı. Ve olanca gücümle bağırmaya devam ediyorum, “Poliis! Poliis! Poliiiiiiis!”

Hoş bir uyanma şekli değil bu elbet. Ama her şeyin rüya olması gülümsetiyor hemen beni. Rüyamı sorgulamaya başlıyorum; yapılabilecek en iyi şeyi mi yaptım? Kapıyı olanca gücüm ve olanca gürültüyle zorlarken, içeriden gelen seslere hakim değildim. Ev üst katlarda olduğu için hırsızın tek çıkış yolu daire kapısıydı ve bu gürültülerin yarattığı çaresizlik, onu daha zarar verici olmaya yönlendirebilirdi.
Ooof of! Uyku tutar mı şimdi beni?
Bir bitki çayı yapıp, doğruca balkona çıkıyorum. Daha rüyanın etkisinden kurtulamamışken kararıyor aniden ortalık. Eyvah, elektrikler kesildi! Hemen köşede duran çakmak ve mum geliyor aklıma. Tam alıp yakacakken gözüm önce ortalığı saran dipsiz karanlığa ve sonra gökteki yıldızlara takılıyor. İstanbul’da bu kadar yıldız var mıymış meğer? Pırıltılı pullar gibi göğe serpilmiş halleri hoşuma gidiyor. Vazgeçiyorum mumu yakmaktan, seyre dalıyorum etrafı.
Masum yıldızların aksine hiç de tekin görünmüyor ortalık. Siluetler seçilemeyecek kadar karanlık. Çevremdeki hiçbir evde cılız bir ışık dahi göremiyorum. Sessiz… her yer, her şey…
Bir ışık yaklaşıyor yolun öbür yanından. Bir polis arabası bu. Yanıp sönen tepe ışıklarını karanlığa çarpa çarpa yaklaşıyor. Ve sonra, ardından binaların dev gölgelerini uzata uzata kayboluyor ara yollarda.
Yine karanlık, yine sessizlik… Hiç bitmeyecekmiş gibi… Kötü haber elçisi gibi…
Ayak sesleri çalınıyor kulağıma, tıp, tıp, tıp… Dikkat kesiliyorum. Apartmanın bahçe kapısından geliyor; tıp, tıp, tıp… Ve giderek çoğalıyor aynı sesler. Küçük bir karaltı görüyorum. Ve sonra bir tane daha, bir tane daha… 4,5,6,7,8… En az 10 tane! Tıpır tıpır ayak sesleriyle bir köpek sürüsü! Neden çete olmak için geceyi beklerler? Onların illegal işlere bulaşması olası değil ki.
Dağınık hırıltılarla kayboluyor onlar da, yolun öte yanında.
Çayım soğumuş. Tazeleyip oturmak istiyorum. Ve karalamak… Bu geceki uykuyu karanlığa hediye ettik nasılsa, hem zaten sabaha ne kaldı ki?
Mumu yakıyorum. Sıcak bir ışıkla aydınlanıyor ortalık. Mum bana bakıyor, ben ona. Beş yaşındaki boncuk yeğenimin kendi elleriyle süsleyip püsleyerek hediye ettiği küçük mum bu. Işığı şimdi daha da sıcak yayılıyor ortalığa.
Ne kadar güvenli bir ışık olduğunu düşünüyorum mum ışığının. Görmek istediğin kadar yeri aydınlatır. Ama yalnız esintisiz alanda hayat bulur. Tıpkı hayaller gibi… Gerçeğin rüzgârına çıkartılmadığı sürece hayaller hep umudu besler, yeni hedefler filizler.
Hayallerin gücünü temsilen yerleşiyor ‘mum’, zihnimdeki sembol klasörüne.
Yazı masamın yüzeyinde yakamoz gibi dağılan mumun ışığı cılızlaşınca fark ediyorum günün aydınlandığını. Şimdi ortalık daha gürültülü, daha renkli…
Ben de günün dinamizmine eşlik edip kalkıyorum yerimden. İçimde çok özel bir heyecan var; minik oğlum bugün okula başlayacak. Eğitim hayatının ilk adımını 2 yaşında bir yuvada atacak. Gülümseyerek ve sessizce gidip yokluyorum; melek gibi uyuyor. Ve içimdeki heyecanı bastırmak için, çantasını hazırlamaya başlıyorum; yedek pantolon, tişört, ayakkabı…
Ahh hayat… Güzdüzle gece, gerçekle hayal, cesaretle korku, yerle gök kadar uzak iki ucun.
Ben ise arada kalmış bir yorgunum…

İçimdeki Kuşlar...

|

Bundan birkaç hafta önce, henüz Eylül olmadan gittiler.
Göçmen kuşlar...

Bulutsuz, masmavi bir gökyüzünde, rüzgarda uçuşan kuru yapraklar gibi dağılıp, kayboldular. Ama gidişleri ardından hüzün yağmadı yeryüzüne. Tam tersi, bir panayır havası estirmişlerdi anlık ve kanatları arasına gizlenmiş umutlar serpildi gülümseyen yüzüme.

Şanslı olduğumu düşündüm.

Yüksek binaların hapisane duvarları gibi yükselip, çevrelendiği şehrimde, hemen herkes cezalılar kadar gökyüzüne sahip. Hoş, bunların kaçı bu değerin farkında, kaçı yüzünü göğe çevirip sonsuzluğu selâmlıyor ki?

Şanslıydım çünkü 'göçmen'lerin, sahip olduğum bir avuç gökyüzünün bir ucundan görünüp diğer ucunda kaybolmaları yalnızca saniyeler almıştı. Ve ben o anda tam da oradaydım; bana ait gökyüzünün merkezinde ve huzur fotoğrafının başrolünde.

Okumadım ama İnci Aral'ın bir kitabı için seçtiği isim, konusu her ne olursa olsun bir romana verilecek en güzel isimlerden biri bence.

"İçimdeki Kuşlar Göçüyor."

O gün kuş bulutunun altında, kısa metrajlı göç filmini ağır çekimde izlerken geçti aklımdan bu cümle. Niye okumadığımı sorguladım, neyi anlattığını merak ettim. Acaba içimde yol yol gezerken bu cümle, bende bıraktığı tadla aynı şeylerden mi bahsediyordu?

"Yazmak bir ayıklama çabasıdır," der J. P. Sartre.

Eğer adı "İçimdeki Kuşlar Göçüyor" olan bir kitap yazsaydım; geçmişe dair terkedemediklerimi ve geleceğimin hayalini zedeleyenleri ayıklardım içimden, ilk önce. Bunun için seyrek dokulu elek kullanmam gerekirdi mutlak. Çünkü sık dokulu bir elekten düşmeyi beceremeyecektir geçmişimin zararlı küçük taşları.

Eğer adı "İçimdeki Kuşlar Göçüyor" olan bir kitap yazsaydım; seyrek dokulu elekten zararlı taşlarla birlikte güzel tadlarımın bir kısmının da eleneceğini bilir, bunu göze alırdım.

Eğer yazsaydım...

Ama yazmadım. Yazmıyorum. Demek henüz hazır değilim terkedeceklerimi çırılçıplak görmeye.

Son söz;
"Mazi her an mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz."
A. H. Tanpınar

Sevgiyle...

Kan

|
Bir koltuğa oturtuyorlar beni. Ucuna ilişiyorum, sol kolumun içi tavana bakıyor.
"Arkanıza yaslanın, rahat olun," diyor beyaz önlüklü adam.

"Bu şartlarda pek mümkün değil benim için," diyorum. Gülümsüyor hazırlıklarını yaparken. Belki gülümsemesinin rahatlığıyla yaslanıyorum arkama, yumuşak deri bir koltuk, tek kişilik ama gereğinden fazla geniş. Yarı yatar gibi olduğumu fark edip, doğruluyorum yeniden. Her zamanki gibi tedirginim. Çocuk muyum ben? Niye iğneler bu kadar korkutuyor beni? Bir keresinde, tedirginliğimin nelere sebep olduğu geliyor hemen aklıma; o ince soğuk demirin bedenime adım adım yaklaştığını gördüğüm her saniye, zihnim karanlığa yol alıyordu. Koşuşturma hatırlıyorum çevremde, "nabız alamıyorum!" diyordu telaşlı bir ses. Uygulanan maddeye karşı bir tepki olduğu düşünülüyordu. "Yok yok, sadece korktum," diyordum içimden, dilim çözülemiyordu. Nitekim kendime geldiğimde anlaşılıyordu sebep ve ufak çaplı bir 'dalga'ya malzeme oluyordum; "Aaa, çocuklar bile bu kadar korkmuyor, ödümüzü koparttınız!"

Sol yanımdaki beyaz önlüklüyü süzüyorum çaktırmadan, eğer yine aynısı olursa o da dalga geçer mi acaba benimle?

Hazırlıklarını tamamlıyor, kafamı aksi yöne çeviriyorum, oyalanacak bir şeyler bulmam gerek. Venge kaplama dolap, kapakları arasına düzgün yerleştirilmemiş bir çantanın sapı sıkışmış, temiz bir lavabo, az önce kullanılmış olmalı, yüzeyinden hâlâ su damlaları kayıyor, beyaz duvarda Claude Monet'ye ait değerli bir resmin, çerçevelenmiş kötü bir kağıt baskısı, yaklaşık 30 derecelik bir açıyla eğilmiş, beni sinir ediyor... Oyalanamıyorum.

Soğuk pamuk sıvazlıyor kol içimi. Sanki "rahat" pozisyondayken, "haz'rol!"a geçmeden önce gelen "dikkat!" gibi. Çelik teller gibi geriliyor tüm bedenim. "Sıkmayın kendinizi," diyor beyaz önlüklü. Nasıl anladı? Soğuk soğuk terliyorum. İğne dayanıyor tenime, kalbim düzensiz çırpınışta ve zınk!

Bitti!

Artık sakin bir birliktelik halinde etimin bir parçasıyla ince tel. Ve içim dışıma hücum ediyor şimdi. "Açın avcunuzu," diyor beyaz önlüklü. Kopkoyu, kıpkırmızı kan kalbimin her atışıyla boşalıyor şeffaf tüpe.

Utanıyorum.

Çünkü içimdeki en bana ait 'ben', sanki yitiriyor yalnız bana aitliğini. Ben 'kan' oluyorum, kan ruh, ruh kırmızı... Koyu kırmızı. İçim yalnız koyu kırmızı. İçim koyu. İçim kopkoyu...kırmızı...

İnce, soğuk, çelik iğneleri neden sevmediğimi anlıyorum. İçimi, gerçeğimi, izinsiz ve düzensiz dışa salıyor bu iğneler. Oysa ben içimi yalnız, kendi isteğimle, kelimeler giydirip, süsleyip, püsleyip, seçtiğim renkte, amaçladığım duyguda, plânladığım hızda akıtmak istiyorum ikinci dünyaya.

Şimdi o bir tüp kanı tahlil edince neler çıkacak kim bilir? Benden izinsiz neler anlatacak o bir tüp kan? Bakan göz yalnız lökosit, lenfosit, glukoz, kolesterol okuyacak. Oysa gören göz eğer isterse bu değerlere bağlı olarak neler neler okuyabilir... Ben değil, kanım anlatacak.

Yoksa ben anlatmazsam 'koyu kırmızı içim'i kim, nasıl anlayacak...

.

Geleceğe Endeksli Heyecanlar...

|

Heyecan birikir mi? Birikiyor işte. Geleceğe endeksliyse müjdeler, tatlı tatlı birikir.

Korku birikir mi? Elbette o da. Geleceğe endeksliyse endişeler, kara kara birikir.

Bir trende hayal ediyorum kendimi, perdeleri sımsıkı örtülü, yola çıkmışım, nasıl yerlerden geçtiğime dair hiçbir fikrim yok. Elimdeki haritadan birkaç istasyon işaretlemişim. Her birine ulaşmam günler, hatta aylar alacak. Cebimden, her istasyon için ayrı tarihlere kesilmiş biletleri çıkarıp bakıyorum, HEYECANLANIYORUM:

Çünkü vardığım her istasyonda perdeleri sonuna kadar açıp baktığımda eşsiz manzaralarla, şahikadan gürleyen coşkularla ve zamandan soyutlayan mutluluklarla karşılaşıp, doyumsuz tatlarla donanacağımı hayal ediyorum. Müjdeler kucaklayacak o istasyonlarda beni, müjdeler!

Heyecanımla sarılıp sarmalanıp, tatlı tatlı birikiyorum...

* * *

Bir trende hayal ediyorum kendimi, perdeleri sımsıkı örtülü, yola çıkmışım, nasıl yerlerden geçtiğime dair hiçbir fikrim yok. Elimdeki haritadan birkaç istasyon işaretlemişim. Her birine ulaşmam günler, hatta aylar alacak. Cebimden, her istasyon için ayrı tarihlere kesilmiş biletleri çıkarıp bakıyorum, KORKUYORUM:

Çünkü vardığım her istasyonda perdeleri sonuna kadar açıp baktığımda küle bulanmış gri alacalarda bir manzarayla, şahikadan çığ gibi boşalan hüzünlerle ve zamandan soyutlayan acılarla karşılaşıp, hayal kırıklıklarıyla parça parça kesilen ruhumun kanayacağı duygusuyla endişeleniyorum. Karalar bağlamış yasların çelmesiyle kapaklanacağımı sanıyorum.

Endişemle sarılıp sarmalanıp, korkumla birikiriyorum...

Korkuları gömüp, heyecan biriktirmeyi çok önceleri öğrendim ben. Trenin çok hızlı gittiğine (yani zamanın çabuk geçtiğine) kendimi ne kadar inandırırsam, heyecanım korkumun hep önüne geçiyor. Her şey o kadar hızlı yol alıyor ki, endişelenmeye fırsat bulamıyorum, heyecanım dolu dizgin sürüklüyor beni peşinden. Hızlı düşünüyorum, çok hızlı! Hızla yol alıyorum heyecan anayolunda. Eğer frene basarsam, bir kerecik olsun dokunursam, korkularım açığa çıkıyor. Bunu en çok, her şeyin daha ağır ilerlediği yazı saatlerinde yaşıyorum. Elim aklımın hızına erişemediğinden, endişeler yapışıp kalıyor bir yerinden cümlelerime.

Her tür duyguyu zihninde nesneleştirmeye alışmış biri olarak ben, buna da kendimce bir yol buldum.

Yazı masamda iki hokka duruyor. Birine ak süt, birine zifiri kahve doldurmuşum. Aklımdan geçenler, kelimeler kuşanıp boş sayfayı lekelemeden önce, kalemimi doğruca bu hokkalara götürdüğümü hayal ediyorum. Eğer endişelerimi, korkularımı canlandıracak kelimelere sarıldıysam, kalemimi ak süt hokkasına daldırıyorum hemen. Sihirli bir şey bu; ansızın değişiyor her şey, aydınlanıyor, soluklanıyor, gülümsüyor... Süt hokkası korkularımı temizliyor...

Keşke yalnız ak süt hokkası dursa yazı masamda. Ama endişelerimden, korkularımdan vazgeçemem. Vazgeçmemeliyim. Onlar benim uyarıcılarım. Yersiz Pollyanna oyunları kimi zaman gerçeğimi gölgeleyebilir. O zaman kalemimi zifiri kahve hokkasına batırıp, uyanık kalıyorum tehlikelere karşı; dimdik, sapasağlam...

Ne yazacaktım, nerelere geldim...

Heyecanlıyım diyordum özetle. Çok heyecanlıyım! Zaman bana harika manzaralar sunacak yakında, inanıyorum.

O zamana dek,

Birikiyorum...


An

|
Benim de kısa yazılarım olsun istiyorum artık. Ya da daldan dala atlayarak yazabilmeyi. Bir süre öncesinde Barış'lı Günler'e yazdığım bir yazıda bunun tadını almıştım. Dün gece yaşadıklarım, bu iş için biçilmiş kaftan.

Ansızın sıkıntıyla uyandım. Kabus falan görmemiştim. Barış'a bakmalıyım diye düşünürken yanımda olduğunu fark ettim. Ne zaman getirmişti ki eşim yanımıza? Ağladığını duymamış mıydım yoksa?
Mışıl mışıl uyuyordu. Kalktığım yere bir yastık yerleştirip doğruca salona gittim, neden bilmiyorum. Işığı açtım ve koltuğun üstünde parmak boğumu büyüklüğünde kalın bacaklı bir örümcek gördüm, zaten sadece onu gördüm. Sakince mutfağa gidip peçete aldım. Döndüğümde örümcek yerinden epey uzaklaşmıştı. Peçeteyi üstüne kapatıp tuttum. Götürüp çöpe attım. İçimdeki sıkıntı anında geçti. Yatağıma döndüm, oğluma sarılıp sabaha kadar huzurla uyudum.

Ben dün gece bu örümcek için mi uyandım?

Kurtuluş (ve tesadüfen) Sobe!

|
Uzun bir yazı olacak, biliyorum. Çünkü miladı uzun yıllara dayanan bir dertten kurtuluş hikayesidir bu.

Ne mutlu ki, sevdiklerimi kaybetmedim bu güne dek. Telafi edilemeyecek acılar yaşamadım. Dönülmez yerlere giden birilerinin ardından ağıtlar yakmadım, her hüzünlü şarkıyla gidenin ardından usul usul ağlamadım. Dertlerin en büyüğüdür ya bunlar... Ne mutlu, bunlar yok geçmişimde.

Ama beni geceleri çok üşüten, akıl sağlığımın elle tutulmaz destekçisi o incecik bağları kopma noktasına getiren, herhangi bir zamanda düşüp bayılarak soyut zamanlara kaçmamı gerektiren, içimden boğum boğum yükselip karşı konulmaz ölüm korkusuna sürükleyen, belki iyi taraflarından biri olarak kulaklarımın daha hassaslaşmasına ve en ufak sesleri bile ayırdetmeme yardımcı olan bir derdim, beni yıllardır hayatın bir tarafından soyutladı.

Basitçe, KARANLIKTAN KORKARIM BEN!

Yıllardır karanlıkta araba kullanamam, geceleri en ufak sıradan çıtırtılarla ev halkını ayağa dikerim, tamamen karanlık ortamlarda soluksuz kalırım, karanlık bir odaya girmeden evvel yakınlarındaki bütün ışıkları yakarım, fener çantamdan eksik olmaz, fenerimi başucuma koymadan yatağa yatamam, tüm gece boyu evimizde (ya da kaldığım yer her neresiyse) bir ışık orta alanda yanar ve ne tuhaftır ki gecenin orta yerinde, o en derin uykudayken bile elektrikler kesildiğinde ya da yanan ışık herhangi bir vesileyle söndüğünde uykumdan çığlıklarla kalkarım. Kendimi bildim bileli derin uyuyamam ben bu yüzden.

Eee? Çok mu büyük dert bunlar kişinin hayatında? Bir yönüyle hayır! Bunlarla da yaşanabiliyor elbette. Ama bu tutumunuz kişiliğinizin görünen yüzüyle çakışıyorsa ve temelde sebebi can acıtıcı bir yerlere dayanıyorsa yaşayan için aklının bilinçli ya da bilinçsiz sürekli bu problemle meşgul olması inanın ki çok zor.

Ailem, yakın arkadaşlarım başımın bir gün derde gireceğinden korkarlar, çünkü o kadar korkusuzca saldırganlaşabilirim ki gerektiği yerde. Hani şimdilerde karşındaki kişinin neyin nesi olduğunu bilmeden söz dalaşına girilmez ya, ya da ne bileyim en basiti araba çarpan bir adama bile göz ucuyla bakılıp geçilir, aman başımıza dert almayalım diye, ben bunların tersine karşımda eli bıçaklı kırk kişi de görsem, doğru bildiğim şeyler uğruna aralarına gözü kara dalarım. Hırsızı, arsızı, ahlaksızı, nankörü, cahili, pişkini eli maşalı kovalarım. Ama hepsi gündüz gözüyle yaşanıyorsa eğer.

Niye?

Çok yakın bir geçmişte fark ettim ki, geceleri küçük bir böcek gibi saklanan silik kişiliğim, gündüzleri aslan kesilerek nefes almak istiyor. O yüzden aptallık sınırında bir cesaret gündüzleri iç cebimden çıkmıyor.

Hatırlarım çok eskilerde, henüz ilkokul çağlarındayken bile Beylerbeyi'ndeki büyük bahçeli evimiz geceleri ıssız bir orman gibi görünürdü bana. Yani korkum o zamanlara kadar dayanıyormuş. Ama beni tıpış tıpış bir psikoloğun koltuğuna yönlendiren olay, 94 senesinde yaşandı.

Üniversite yıllarımda aynı zamanda mesleğimle ilgili bir firmada çalışıyordum. Aslında iş yaşantım okul yaşantımın çok önünde gittiğinden okulda fazla arkadaşım yoktu. Birileriyle selamlaşıyorsam da bu gelenekten ibaretti. (Sevgili Zübeyde hariç.) Bir gün, yine onlarca günden sonra okula uğramam gerektiğini düşündüğüm bir gün, bir arkadaşımızın babasının ölüm haberini aldığını öğrendim. Gerçi epey zaman olmuş, ben yeni öğrenebilmişim. Öğle vakti konuşmaya başladık. Beceremem ki 'Başın sağolsun,' diye sıradan taziye cümleleri kurmayı. Lâfı dolandırmadan, 'Kendini nasıl hissediyorsun?' diye sordum hemencecik. Ailesi Adapazarı'nda yaşıyordu, ablası İstanbul'da çalışıyor, kendisiyse ailesinin parasıyla okuyup kimi zaman ablasında, kimi zaman kendi evinde kalıyordu. Babanın ölümüyle maddi dengeler epeyce bozulmuş. Bir hayli borç harç kalmış, ablanın kazandığı ancak kendine, evinin giderlerine yetiyor, anne desen öyle... Çalışmam lâzım, dedi. O günden sonraki ilk iş günü patronumuza ufak çaplı yalvarmakla kendisine iş imkanı sağlayabildim. Ama patronumuzun şartı kısa süre denemek, eğer uygun bulmazsa çıkarılmasını kabul etmekti.

Okulla iş tecrübesinin dağlar kadar farklı olduğunu anlayacak kadar süredir iş hayatındaydım. Arkadaşımın bir an önce tecrübe kazanmasını ve hatırı sayılır haftalığıyla hayatını sürdürebilmesini istiyordum. Ona bir gece bütün bilgilerimi anlatmak teklifinde bulundum.

O sıralarda kaldığı ablasının evine gittik akşam üzeri. Çarçabuk yenilen akşam yemeğinden sonra hızla tüm bilgilerimi ona anlatmaya çalıştım. Yazdık, çizdik, notlar tuttuk... Saat 1'e yaklaşırken epeyce yorulmuştuk ve zaten ilk gün için bu kadar bilgi yeterince çabuk edinilmiş bilgiydi. Onlar odalarında, bense salonda kurulan kanepe yatağımda uyumaya başladım. Kısa bir süre sonra etraftan sesler gelmeye başladı. Gözlerimi açtıysam da zifiri karanlıkta hiçbir şey göremedim. Sesler giderek arttı. Çok korktum ve korkumdan gözlerimi bir daha açmaya cesaret edemedim. Derin soluk alıp vererek uykuda olduğum izlenimi yaratmaya çalışıyordum. Çünkü eğer eve bir hırsız girdiyse, işini bir an önce bitirip defolup gitsin istiyordum. Salon Amerikan Mutfak tabir edilen açık bir mutfakla birleşiyordu. Giriş katıydı ve demir korkuluklar yoktu. Mutfak camının halkalı perdesinin tek tek kenara doğru itildiğini duyuyordum. Ardından gelip hemen dibimdeki televizyon sırtlandı. Açık pencereden hafif esen rüzgarı algılamak hiç de zor değildi. Ardından camdan atlanılıp, televizyon yere bırakıldıktan sonra tekrar eve girildi. Etrafımdaki türlü eşyalar yoklanıyordu, bütün kutuların hatta mutfak dolaplarının bile içlerine bakıldı. Koridorda yürüdüğünü anlayabiliyordum, yerdeki tuhaf kaplamanın sesini daha eve girer girmez hafızama kaydetmiştim çünkü. Koridorun sonundaki iki odada arkadaşım ve ablası yatıyorlardı. Ablasının odasına girdi önce, dolap kapaklarını hafif gıcırdatarak açıp kapadı. İnanamıyordum! Bu sesler karşısında onların uyanmamış olmasına inanamıyordum! Ve hâlâ boş bir umutla birinin kalkıp, beni de bu azaptan kurtaracak çığlığı atmasını bekliyordum. Onların yanında olduğundan kesin emin olduktan sonra saldırıya geçebileceğimi hissediyordum. Fakat hâlâ gözlerim kapalı bir halde sesleri ayırdetmeye, aynı zamanda derin uykuda olduğum görüntüsünü vermeye çalışıyordum. Derken hırsız, arkadaşımın odasına girdi. Arkadaşım bileğine sıra sıra kalın gümüş bilezikler takardı o zamanlar. Birden, arkadaşımın tuhaf sesler çıkarmasını takiben, bileziklerden gelen ve neredeyse ufak çaplı boğuşma sesleriyle dona kaldım. Kıpırdayamadım! Kendime ettiğim telkinlerin haddi hesabı yoktu ama zaten belden epeyce hasarlı durumu olan ben, saatlerdir kıpırtısız o koltukta acımı katlamış olmama rağmen kıpırdayamıyordum bile! Dahası belki de arkadaşım bayıltılıyor, hatta öldürülüyor olabilirdi ve ben KIPIRDAYAMIYORDUM! Ben! Hani şu herkese 'dayılanan', kavgaya gözü kapalı dalan BEN!

Tahmin ettiğim şey oldu, sesler kesildi. Ne bileziklerden, ne boğuşmadan sesler gelmiyordu artık. İçim sızım sızım ağlıyordum. Kıpırtısızca ve hiç belli etmeden, içimde yanan kor ateşleriyle ağlıyordum! Zaten artık kıpırdama şansımı da yitirmiştim, belki de o sadece bir hırsız değil, aynı zamanda bir katildi de! Karanlık buz gibiydi! Gözlerimi çok azıcık araladım. Hiçbir şey, ama hiçbir şey görünmüyordu. Sesler yakınlaşınca hemen sıkı sıkı yeniden kapadım. Ve o anda çok yakınlarımda hissediyordum ayak seslerini ki birden verdiğim nefes önümdeki bir şeyden bana geri üfürdü! Tanrım! Dibime kadar girmişti! Nefesim onun yüzünden yansıyor olmalıydı!

Birden kesildi. Bütün sesler, her şey kesildi! Epeyce bir süre tek bir tık dahi duymadım. Ve ardından kapalı gözlerimi bile delip geçebilecek kadar aydınlanan gün, cesaretimi yeniden toplamamı sağladı. Yükselen gün ışığıyla gösterişli şovla bir aslan doğuyordu sanki. Üzerimdeki yorganı anında tepeleyip attım. Ayağa kalkıp koridora dikildim. Elime, kendimi korumamı sağlayacak ilk şeyleri geçirmek istedim. Biri önceki geceden aklımda kalan koltuğun üstündeki makas, diğeriyse arkadaşımın ölen babasının çerçevelenmiş fotoğrafı.

'Çık dışarıııııı! diye var gücümle bağırmaya başladım. Ses gelmedi, sonra tekrar bağırdım. Ardından arkadaşım, 'Sema?' diye seslendi sakince. Ona da bağırdım, 'Çabuk buraya gelll!' Ellerim, dizlerim titremeye başlamıştı, dudaklarımın mosmor olduğunu hissedebiliyordum, buz gibiydim. Nasıl bir sonuç çıkacağını bilemiyordum. Allah'tan arkadaşım ses vermişti de sağlıklı olduğunu anlayabilmiştim. 'Ne oldu?' diye panikle geldi yanıma. 'Hırsız var! dedim, hâlâ kıpırdamadan aynı yerimde duruyordum. Bunu söylemem üzerine arkadaşım da bir an panikledi, 'Nasıl ya? Nerede?' diye dolanmaya başladı. Ablası kalktı ve sessizce yanaştı yanımıza, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir koşu evi dolandılar, eksik gedik yoktu ve kimse de yoktu. Bir elimde makas diğerinde fotoğraf çerçevesi çöktüm yere, yığıldım doğrusu. Ağlamaya başladım. Saat 6:30'u gösteriyordu. Gecenin 1'inden o saate kadar uyumayıp, korkunç bir gecenin içinde can çekişmiştim. Ne içindi? Çığlık çığlığa ağladım!

Bütün bunları kuran ve beni oyununa sürükleyen, şimdi bana yabancı beynime saatlerce söverek ağladım.

Arkadaşım sakinleştirmeye çalışıyordu, 'bunlar kurgu olamaz,' diye bağırışlarımın arasında ablasıyla birbirlerine bakıp şöyle dediler, 'Sema elbette kurgu değildir. Babam gelir bazen, belki de odur.' !!!

Artık kopmak üzereydim. Bir elimde sımsıkı tuttuğum fotoğraf çerçevesine baktım. Ben hayal gücümün beni kandırabilecek kadar güçlü olduğuna şaşmış ağlarken, onlar ölmüş babalarının ruhunun arada sırada kendilerini ziyaret ettiğinden bahsedip, hayal sınırlarımı gereğinden fazla zorluyorlardı. Belli ki onlar benden çok önceleri hayalgüçlerine teslim olmuşlardı.

Sonraki günler, aylar, yıllar azap zamanları oldu benim için. Ailemle birlikte yaşadığım dönemlerde, evde en ufak bir ses duyduğumda koşarak odamın kapısını kapayıp, mutlaka yan odada uyuyan anne babamın duvarını yumruklardım. Evde yalnız kalmam söz konusu bile olamazdı. Olur olmaz zamanlarda bayılır ya da bayılacağımı sanırdım. Arabayla ne zaman köprüden geçsem, sanki o anda bayılıp direksiyon hakimiyetimi kaybedeceğim ve trafikte öleceğim korkusu yaşardım. Bir gece su içmek için mutfağa gittiğimde bayılmışım, kendime geldiğimde ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırmış bir halde, başımı yere vurup dururken buldum ve bu, durumumun ne kadar vahim olduğunu anlamama yetti.

Sonra psikolog dönemleri başladı benim için. İki farklı psikologla iki başarısız seanstan sonra (ki bunlardan biri her şeyi cinselliğe dayandıran, diğeriyse sorduğu sorular karşısında 'bak nasıl bildim ama!' edası takınan mesleklerinin yüz karası kişilerdi) en sonunda M. Hanım'la tanıştım. Sıcacık başladı her şey. Dedikodu yapan iki kadın gibiydik ve bana lâzım olan da buydu. Beni seanslar boyunca çok zorladı. Yetmedi seans öncesi kendisine yazarak fakslamamı istedi. Yazdıklarımı keyifle okuyan ifadesini görebiliyordum. Onun desteğiyle yazıya sımsıkı sarıldım. Ve bu gün öyküler yazabilen, bir blogta yazdıklarını paylaşabilen, hatta roman yazma deneyimiyle sınırlarını geliştiren biri olmamda, onun güdüleyici desteği büyüktür.

Karanlık tamamen, bir korkumun kafamda biçimselleştirilmiş hali. Aslen güven duygusunun bendeki çöküşünün olumsuz bir izdüşümü. Hangi konuya duyduğum güçlü güvensizlik olduğuysa hâlâ bende saklı.

Uzayan aralıklarla yıllar süren terapi sürecim sonlanmaya yakın, ağlayarak fark ettiğim gerçeklerle biraz olsun rahatlamıştım. Ama gerçeği bilmek korkumu yendiğim anlamına gelmiyordu. Çünkü üst beynim mantıksal olarak en doğru yerde olsa da alt beynim hâlâ çocuksu ruhunu kaybetmeden sızlanıp, kendi istediği olsun istiyordu.

Evlendim. Eşim için ilk günler kabus gibiydi. Eskisi kadar şiddetli olmasa da evdeki tıkırtılar hâlâ kurgusallığımı körüklüyordu. Kaç geceler boyunca evdeki tüm koltukların altlarına, buzdolaplarının arkalarına bakıldı... Gerçi hoş, bu derdimden haberdardı ama yaşamak farklı etkiledi onu. Bana inanılmaz sinirleniyordu. Çünkü o güçlü kadın Sema'ya aşık olarak evlenmişti. Karşısında böyle bir acizlik görmek şaşırtıyordu onu.

O da alıştı. Benim korkum zaman zaman tavan yapsa da azalarak sürdü.

Ve bir gün oğlum dünyaya geldi. Canım yavrum... Artık korkmamam gerekirdi. Korumam gereken minik bir can varken, korkudan sinmiş bir böcek gibi yaşamak mümkün değildi. Ama gel de bunu içimdeki huysuz çocuğa anlat... O da karanlıktan korkmasın diye ziyadesiyle ışıklı mekanlarda uyutuyordum. Ne büyük bir yanılgı!

Oğlum 16 aylık olmak üzere. Ve ben ilk defa bundan yaklaşık bir ay önce onu tamamen karanlık ortamda yatırdım.

Bir gün eşimden bir mail aldım. İnternette dolanan maillerden biriydi bu fakat normalde bana gönderirken başkalarını da gönderi listesine eklerken, bu kez yalnız bana göndermişti.
Geceleri ışıklı ortamlarda uyumanın hücrelere verdiği zararla ilgiliydi bu yazı. Özellikle gece 1 ile 5 arasında, kanserli hücre oluşumunu engellemek için karanlıkta uyunması gerektiği dikkatle belirtiliyordu.

Doğru mudur yanlış mıdır bilemem ama işte o gece, yıllardan beri karanlıkla sürdürdüğüm savaştan, benim zaferle ayrılma günüm oldu.
Oğlum için, onun sağlığı için tüm korkularım tepetaklak oldu. Tüm huylarım neredeyse bir çırpıda değişti.

Hay annelik, sen nelere kadirsin!

Bu yazıyı yazmaya dün karar vermiştim. Hesaplaşmamın bitmiş olmasının rahatlığıyla paylaşmaktan gocunmayacaktım. Yazının başında kendimi tanımlarken kullandığım tüm kelimelerin sonuna '-dım' eklemliyim; yani öyleyDİM! Artık ne aslan, ne de böceğim. Kararında tartışmalardan öteye gitmiyorum. (Büyüdüm mü ne!:)) Geceleri sadece oğlum ağladığında yanına varırken bir şeylere çarpmamak üzere küçük bir ışık bulunduruyorum, o da zaten oğlumun odasından sızmıyor. Eğer yanımızda yatıyorsa tamamen karanlıkta keyifle uyuyoruz hep beraberce. Artık kısa süreli bir odaya girdiğimde ışığı dahi yakmıyorum. Sanki 'tavuk karası' diye tanımlanan hastalık bir anda silindi gözlerimden, geceleri de yolumu görebiliyorum artık.

Tam da yazmaya karar verdiğim sırada bu gün sevgili Sevinç'in beni, ortalarda 'karanlık'la ilgili dönen bir sobede sobelediğini okudum. Kendisine yine de vesile olduğu için teşekkür ederim.

Ben kimi sobelesem?
Sevgili Butterfly bu konuda sobelenmeye yine eskisi kadar hevesli olur mu bilmem, ama öncelikle onu ve yeni tanıdığım Aslı'yı sobelemek istiyorum.

Herkese aydınlık günler...;-)