
Bana Bir 'Şeyhler' Oluyor! :)

Kayıp İlanı !!!
Görenlerin, duyanların, bilenlerin insaniyet nâmına Yüksek Seçim Kurumu'na ya da canları nereye istiyorsa bildirmeleri önemle rica olunur."
:PPPP
Canım Türkiye'm, canım Ankara'lım, siz beni güldürdünüz Allah da sizi güldürsün. :)))
Yıl 2009, hâlâ millet aya, biz yaya...heyt be!
(Buyrunuz, haber burada.)
Bugünlerde...
Son günlerde dünyayı kolumun altına almışım da, o kendi kendine dönüyormuş gibi bir haller var üzerimde. Hani sanki birlikteyiz de, ne o benim farkımda ne ben onun. Hatta kendimden birkaç tane daha ortaya çıkarmışım da, başka herkesle iletişimimizi kesmişiz, bir tek kendi aramızda tartışıp duruyormuşuz gibi...
Çok mu karmaşık oldu? Özetle; şu sıralar kendime kulak verdim, dış dünyaya arkamı döndüm de denebilir belki.
Aslında birkaç yazı taslağı hazırlamıştım blogum için. Mesela kafamı son zamanlarda en çok meşgul eden sapkın kişilikler üzerine yazdım epeyce. Hatta bu konuda üşenmeyip, Adler'in İnsan Tanıma Sanatı ve Erich Fromm'un Sevgi ve Şiddetin Kaynağı kitaplarını yeniden karıştırdım dikkatle. Kafam daha da karıştı, öz düşüncemi, amacımı yitirdim satır aralarında.
Bu kişiliğin kendinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki eşinin anasının, sus payı olarak aldığı evin, arabanın üstüne oturunca "Peygamber efendimiz de Hz. Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" şeklinde ifadesi, beni çok daha karmaşık düşüncelere itti. Doğruluğun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsadım yeniden. Bu ülkede kadının en çok kadından zarar gördüğü düşüncesinde takılı kaldım bir süre sonra. Örneklemeleri yazdım, yazdım, yazdım... Gündemden takip edilebilecek bir yığın örneğin yanı sıra, kendi yaşamımda kadınlardan yediğim 'kazık'ları da örnekledim bir bir; otobüs yolculuğunda tacize uğrayan bir kadına yardımcı olmaya çalıştığımda, "Benim namusumu korumak sana mı kaldı?" diyeni mi istersiniz, yolun ortasında adamın birinden evire çevire dayak yiyen bir kadını kurtarmaya çalıştığımda, "O benim kocam. Sana ne oluyor?" diye hiddetleneni mi?
Yazdıkça sıkıldım tüm bunlardan. Adaletsizliğin hangi boyularda olduğunu görmeye başladım yeniden. Unutmuş muydum? Hayır tabii ki, içselleştirmiyordum ne zamandır diyelim.
Sonra Bekir Coşkun'un yazısını okudum. Henüz görmediğim 'Mustafa' filmi hakkında düşündüm. Gitmemeye, izlememeye karar verdim. Can Dündar'a dair olumlu tüm düşüncelerden sıyırdım kendimi. Birkaç cümle yazdım yinde, o da bir blog yazısı taslağında. Yayımlamaya değmez. Can Dündar'a sövmeye değmez...
Yine sıkıldım. İçim sahiden sıkıldı.
Geçenlerde Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesine yaptığım ziyareti anımsadım. Bir öykü için 'malzeme'ye ihtiyacım vardı. Bir çeşit araştırma gezisiydi. Ne kadar huzurlu bir saat geçirdiğim aklıma geldi orada. Benden sigara isteyen bir hastayla yaptığım sohbet takılı kaldı aklımda. Bana "bebek" diye seslenirken nasıl da tuhaf bir mutluluk duyduğumu hatırladım. (35 yaşında bir kadına söyleniyordu bu en nihayetinde ;-)) Sonra eve döndüğümde, çıkarken elime gelişigüzel aldığım bir karton çantanın üzerindeki çizgi karakterleri fark edip, "bebek"in asıl maksadını anlayarak gülümsemiştim. Şimdi ne zaman aklıma gelse gülümsüyorum. Bu gezi de gerçeğimi şaşırttı bana. Hangimiz akıllı, hangimiz deliyiz gerçekte? Ya da gerçek hangisinin beyninde?
Ve dönüp dolaşıp, 'Şibumi'yle başlayan, 'Olasılıksız'la devam eden beynin sınırları konusundaki sorularıma gömülüyorum yeniden. Bu da yine blog taslak yazısı olarak bekliyor bir yerlerde. Yayımlamıyorum. Çünkü yazdıklarım düşündüklerim kadar doyurmuyor beni. Okuyanı niye doyursun ki?
Başıboş yazabilme özgürlüğümün olmadığını fark ediyorum çoğu zaman. "Geveze" değil miydi benim kalemim? Niye temkinli yazma kaygısı içindeyim ki?
Bu yazıyı da taslak olarak bırakır mıyım bilmiyorum. Ama yazının başından beri asıl yazmak istediğim bir şey için oyalandığımı fark ediyorum.
Varlık meselesine kafa yoruyorum son zamanlarda. Yorulacak kadar yoruyorum hem de. İlk başta bunu düşünmekten yorulduğumu hissettiğimde, elime bir kitap alıp dağıtmaya (ya da sakinleştirmeye mi demeliyim?) çalışıyordum düşüncelerimi. Artık düşünmekten yorulduğumu hissettiğim her an, uykuya yol aldırıyorum kendimi.
Aslında sorun şu, asıl yoran varlık meselesi değil, YOKLUK!
Bak yine oyalanıyorum, kelimelere evirip çevirmeye başladım yeniden, daha açıkçası; ÖLÜM!
Bunu uzatmayı beceremeyeceğim sanırım. Dedim ya, kendime dönüğüm şu sıralar diye... Karmakarışığım,
Bugünlerde...
Hangi Özgürlük?
Dolayısıyla insan doğası ani değişimlere göre programlanmamıştır. Birden bire olan her şeye karşı hazırlıksızdır insanoğlu. İnsanın kendisinin bile henüz tümüyle keşfedemeyeceği kadar mükemmel işleyen insan beyni, bu ani değişimler karşısında -çoğunlukla- beklemeye çekilir; önce olayı algılamaya çalışır ve eğer bu aşamada bir harekette bulunması gerekiyorsa bunu içgüdüsel kaynaklardan besler.
Blogger'ın kapatılması da birçoğumuz üzerinde ani değişim etkisi yarattı. "Şimdi ne olacak?", "Nerede yazmaya devam etsem?", "Eski bloğumdaki yazılarım ne olacak?" gibi sorular, yerini "Hangi adresle blogları görüntüleyebilirim?", "Bilgisayarıma hangi progamı indirirsem sorunum kalmaz?" gibi çözüm içeren başka sorulara bıraktı. Şimdi belli ki yarın öbürgün bu saçma yasak kalkacak ve o zaman yeni adreslere sahip olanların kafası biraz karışacak olsa da, çoğunluk eski adresindeki sütliman yazı saatlerine yavaş yavaş dönmeye başlayacak.
E ne oldu şimdi?
Veledin biri karınca yuvasına çubuk kaktı da ne oldu?
Çok şey oldu aslında. Yalıtılma düzeyimizin sınırlarını net bir şekilde ilân ettik. Bizi sokaktan yalıtabilirsiniz ama sanal dünyadan yalıtamayacaksınız, dedik. Oraya buraya mailler gönderdik, yeni oluşumlara imzalar attık, kükredik, bağırdık, çağırdık ama hepsini po.pomuza yer değiştirmeden bir 'tık'la yaptık. Yalan mı?
Tabii ki bu konu 'tık' dünyasıyla alakalı olduğu için, 'tık' aletlerini tıkır tıkır çalıştırarak çözüme gitmeye çalışmak en doğru yöntem. Ayrıca son derece tehlikesiz. Ama bu tehlikesiz ve yormayan yöntemi kullanarak, başımıza daha büyük dertler açacak meseleler için mause tıklatmıyoruz bir türlü. Mesele özgürlükse, özgürlüğümüzün baştan aşağı kılıfa sokulacağı bir yığın gelişme için kafa patlatan, ilgili yerlere yazılar gönderen, yeni oluşumlara zemin hazırlayan kişi sayısı o kadar az ki.
Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez'in bir çocuğa cinsel istismarda bulunması sebebiyle yargılandığını duymayanınız yoktur herhalde. Bu ve bunun gibi birçok sapkın kişiliğin ellerini kollarını sallayarak yeniden aramıza dönebileceği bir düzenleme üzerinde çalışılıyor. Öneriler bu kadarla da kalmıyor; Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki evlenme yaşı 14 olsun maddesinin yanı sıra, eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin ve reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin maddeleri de yer alıyor.
Bloglarımız kapatılmış ve bizler bas bas özgürlük diye bağırıyoruz. Şu sözünü ettiğim maddelerin -bırakın kabul görmesini- gündeme gelmiş olması bile kadın ve çocuk hak ve hürriyetleri konusunda ne büyük bir yaradır. Eğri oturup doğru konuşalım; po.polarımızı yerinden kaldırmadan bile yapabileceğimiz ne çok baskı olduğunu, blogların kapatılması meselesiyle hepimiz çok daha iyi anladık. Peki kaçımız gerçek özgürlüğümüz için kıpırdandık?
Çok klişe bir slogan vardır; Susma, sustukça sıra sana gelecek!
Sıra bloglarımızı sessiz sedasız kapatmaya bile geldiyse, arkamızı döndüğümüz diğer alanlarda neler kaybettiğimizi varın siz düşünün.
Susuyorum, susuyorsun, susuyor...
Ne komik değil mi? Birine 'sus' diyeceksin, o da susacak!
Kimi susturabilmiş ki bu zihniyet yüzyıllar boyunca?
Kimler zindanlara atılmış, kimler cezaevlerine konulmuş, kimler kelepçelenmiş, kimler işkence görmüş de susturabilmişler mi?
Adamın elinden işini, gücünü, evini, barkını, geleceğini, umutlarını almışlar da, kalemini alabilmişler mi? Kimlerin dilini sökmüşler de susturabilmişler mi?
Yüzyıllardır birileri "Sus!" demiş, birileri direnmiş. Hatta SUS dedikçe daha da dillenmiş.
Şimdi bu saçma sapan kapatma kararıyla "Susun!" mu denmeye çalışılıyor? E peki susalım; öykülerimizi burada yazmayalım, dantellerimizi burada tanıtmayalım, pastalarımızı burada tarif etmeyelim, fotoğraflarımızı burada sergilemeyelim, çocuklarımızın günlüklerini yine eski yöntemle tutalım... e olur, bir şey kaybetmeyiz biz. Ama bilmem farkında mısınız, siz bu kararınızla uyuyan deve bir çimdik daha attınız. Aman diyeyim, bizim oramızı buramızı böyle döner gibi kırparsanız, yarın öbürgün 'yandaş'larınızı düşümeye zorlarsınız. Sonra mazallah oyları kimden toplarsınız?
Neyse efendim, sözün kısası bendeniz şimdilik
www.gevezekalem.wordpress.com
adresinde ikamet etmekteyim. Çatıyı bacayı daha onarmadım ama yine de beklerim.:)) Buluşmak dileğiyle...
KAPATILMA REZALETİ!
Aslında uzun uzun yazmak istiyorum ama www.rtunnel.com adresi yoluyla girebildiğim KENDİ-ŞAHSİ web adresime her an bu yolla bile giremeyecek olmaktan korkuyorum. Olur ya, bunu da sorgusuz sualsiz kesersiniz!
Umarım yeniden post yayımlama şansı bulurum.
Var mısın 'Er'im?
Kanalları geziyorum. Kızın biri, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ekranda uzun süre 'zavallı' kızcağızın, makyaja bulanmış gözyaşları donup kalıyor. Neredeyse içim cızz edecek. Ama bu gözyaşlarının hiçbir önemi yok. Çünkü bu kız Show TV'deki 'Var mısın Yok musun' adındaki bir yarışma programında, alt tarafı para kaybetmiş olan bir kız. Bunu düşününce içim gerçekten cızz ediyor çünkü Türkiye bugün 15 cana ağladı, onlar için yürekten gözyaşı döktü. Anaları için hâlâ sütten yeni kesilmiş bebecikti onlar. "Var mısın, Yok musun?" diye sorulmadan soluğu asker ocağında aldılar. Zaten sorulsa da cevapları mutlak, "Varım!" olacaktı, "Gerekirse vatan için şehit olmaya varım!" Oldular da. Dün 'var'dılar, bugün 'yok'lar...
Erdal Sarızeybek. Bu ismi birkaç saat öncesine kadar duymamıştım. Ya da duyduysam, gördüysem, dinlediysem bile şimdiki kadar önemsememiştim. Bundan sonra, -ilk başta kitaplarını alıp okumakla başlayarak- sıkı bir şekilde takip edeceğim. Bu kadar çok insanın bildiği bu kişiyi tanımamamış olmamı kayıp olarak nitelendiriyorum.
Bu akşamki Kanal D Haber'in Aktütün saldırılarını yorumlamak üzere çağrılmış konuğuydu. Ölen evlatların haberini 'gerçek' gözyaşlarıyla izliyordum. Sonra bu kişi çıktı sahneye. Yürekli adam. İnsan. Tam PKK'nın musluklarının kesilememesi 'beceriksizliğinin' bu olaylara neden olduğunu anlatıyordu ki, Deniz Arman apar topar teşekkür ederek konuyu kapattı.
Ne oldu? Hani daha geçen güne kadar birbirinizin malını seriyordunuz pazara? Ha tabii, bunca askerin neden şehit olduğunun apaçık konuşulması hiçbirinize 'rant' sağlamayacak değil mi? Susturun bakalım, adam gibi konuşanları susturun. Peki bunca evden yükselen ağıtları kim susturacak?
ŞEKER(!) Bayramı

Bayramın gelişine en çok çocuklar sevinir, hele ki bu 'Şeker Bayramı'ysa. Bundan daha saf bir sevinç olabilir mi? Gittiği her yerden cebini şekerlerle, çikolatalarla doldurup çıkacak. Hem büyük bir ihtimalle, günlük şeker yeme sınırını aşmasına büyükleri göz yumacak. Bu bayramın adı onun için, dolu dolu ŞEKER BAYRAMI!
"Adını bir başka türlü de değiştirmişler şimdi. Şeker bayramı. Bu dört dörtlük bir Ramazan bayramı, ne Şeker bayramı. Yani buna bir kültürel erozyon denir," diye buyurmuş kişi yine.
Peki bir çocuğun şekere dayalı bayram sevincini elinden almaya ne denebilir ki?
Herkese şeker gibi bayramlar dilerim...
Beni Bunlar Korumasın!
İnsanlığımızı kaybettik, HÜKÜMSÜZDÜR!
-------------------------------------------
Dün 1 Mayıs olaylarına Şişli Etfal Hastanesi'ne atılan biber gazı bombası güne damgasını vurdu. Vali "yanlışlıkla atılmış" dedi. Ama olaya tanık olan Taraf Gazetesi muhabiri Ahmet Şık bu fotoğrafları çekti.
.

.
Şık, haberinde olayı şöyle anlatıyor: "Bizzat olaya tanık olmuş bir gazeteci olarak (...) Şişli Etfal Hastanesi'ne doğru bir grup kaçtı. Polis grubu kovaladı. O sırada atılan gaz bombalarından hastaneye giden yol ve hastanenin kapısı nasibini aldı"
.
.
Hastanenin bahçesine düşen gaz bombasına hem hastalar, hem de doktorlar tepki gösteriyor. Kantinden çıkan biri "Burası hastane ne yapıyorsunuz? Burada hastalar var, çocuklar var?" deyince asıl bomba o zaman patlıyor. Şık'ın da tanıklık ettiği olay şöyle gerçekleşiyor:
.
"Bu sırada hemen önümüzdeki polislerden biri okkalı bir küfür savurup yanındaki meslektaşına döndü: 'Ver lan şu bombayı' Hemen yerine geldi istek. El bombası biçiminde gaz bombasını eline alan polis bir anda kantinin içine atarak 'şimdi konuş bakalım' dedikten sonra arkasını dönüp gitti?
.
Şık, olayın gerisini şöyle anlatıyor: "Ama en az bizim kadar bombayı atan polisin amiri de şaşırmış olmalı ki, “Oha lan oraya da bomba atılır mı?” diye bağırmaktan kendini alamadı." .
Kantinin kapısına düşen ve içerisini bir anda cehenneme çeviren gaz bombasından kaçış yoktu. Kantinden kaçanlar bahçedeki gazdan etkileniyordu. Kadınlar, çocuklar ya da yaşlılar herkes payına düşeni aldı. Tedaviye getirdikleri çocukları gazdan bayılan bir aile ise acil servise gitmeye çalışıyordu koşturarak.



