İnsanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DENGE!

|

Bir insan büyüyor elimde...evimde... Hayata meraklı. Öğrenmek istiyor, her şeyi. Deneyimlemek istiyor...

Kurcalamak istiyor, karıştırmak istiyor, bazen bozmak, bazen yapmak, dokunmak, ellemek, hissetmek, gözlemek...

Gözlüyor ve taklit ediyor. Bazen bir insanı, bazen bir salyangozu...

Bir insan yavrusu büyüyor elimde, evimde, hemen yanıbaşımda... Onunla ben de büyüyorum çoğu kez. Geçen gün ilk defa bulaşık teli gördü. Pakedini iştahla, merakla açarken onu izlemek harikaydı. Benim için o yalnızca bulaşık teliydi. Bildiğin tel işte! En el oyalayan, sıkıcı işlerden biri için kullanılan herhangi bir tel yumağı. Ama onun için sanki yepyeni bir gezegen keşfiydi. Elini dokunduğunda düşündüklerini, hissettiklerini hiçbir zaman bilemeyeceğim ama dedim ya, izlemek harikaydı. Epeyce kurcaladı. Çekti, büzdü, meraklı bakışlarını telden çevirmeden birkaç soru sordu bana. Cevapladım. Duydu mu bilmiyorum, cevapları önemsememiş gibiydi.

Sıkıldı. Fırlatıp bir köşeye, gitti. Giderken elini dokunduğu duvarda gri parmak izlerini gördüm. Hemen arkasından koşup ellerine baktım, kül rengine dönmüştü o küçük tombul parmakları. Beyin kıvrımlarımın harekete geçiren, belki saliselere sığan birkaç sorudan sonra, o rengi bulaşık telinin verdiğini fark edebilmiştim. Ellerini yıkadık birlikte, telin boyadığını anlattım. En tatlı gülümsemesiyle, "Boya gibi," dedi. Yeni bir keşif serüveni başladı onun için. Teli bir solukta kaçırdı mutfaktan. Odasına gidip kocaman bir kâğıt aldı. Boyamaya başladı...boya gibi... Daha ikinci hamlede kâğıdın yırtıldığını gördü. Üçüncü hamlede, kuvvetle bastırdığında parmağına batabileceğini... Canı yandı... Ağladı... Bana sarıldı... Sevgime sığındı. Sevginin acıyı dindirebileceğini bir kere daha 'sıkılmadan' deneyimledi.

Ama bir daha bulaşık teline 'bulaşmadı'.

İnsanoğlu keşfediyor, deneyimliyor... Acıların sınır çizdiği yere kadar yükseltiyor vitesini. Hızını hep artırıyor. Öğreniyor, keşfediyor ama ne yazık ki her zaman 'iyi' olanı değil. Ve bir gün acı yağmur gibi üstüne yağıp, sel gibi sürükleyince yaşamını, anlıyor! Hatalarını sorguluyor.

* * *

Haberleri izliyorum akşamüstü. Nasıl tarif etmeli bilmiyorum, belki tek kelimeyle 'sefalet' demeli. Sefalet içindeki yüzlerce insan, aile, boş bir çırpınışla çamura bulanmış tencerelerini, bir daha iflah olmayacağı belli yün yorganlarını çamur deryasından kurtarıp, aklama çabası içinde. "Neyiniz kaldı geriye?" diye soran haberciye, değersiz üç beş eşya kalıntısını gösterip, "Hepsi bu," diyorlar. Klasik cümleler ardı ardına patlıyor ağızlarda, "Başbakan derenin intikamı ağır olur dedi, bu derenin yatağını daraltan onlar, dere intikamını bizden aldı!", "Tek bir yetkili gelmedi!", "Devletimiz nerede?", "Bunun hesabını kim verecek?", "Bize kim el uzatacak?"...

Diğer taraftan ikdidar partisi-muhalefet partisi komedisinde de replikler aynı, CHP şunu dedi, AKP bunu dedi, suçlu CHP, suçlu AKP, senin dönemin, benim dönemim... Hatta Büyük Şehir Belediye Başkanı, bir basın toplantısında tüm Türkiye'nin önüne, elinde oğlumun bile daha iyi resmedebileceği A4 kâğıdı üzerine fosforlu kalemle gayriciddi çiziktirilmiş bir 'belge'yle çıkıp, kendini savunmaya çalışıyor. Heyhat!

Tüm bu sıradan, tekdüze, içeriksiz, yersiz, sorgulamasız, eskaza edilmiş sözlerin içinde bir tanesi var ki, benim akşam üzeri televizyon karşısında ağlatmayı başarabildi.

"Neyiniz kaldı selden geriye?"

"Hiçbir şey abi. Hani bir bebek doğar da çırılçıplaktır, her şeyi sıfırdan öğrenmeye, yapmaya başlar ya, aynı öyleyiz şu anda!"

İşte asıl mesele bu! Bu seller, depremlerle yıkılan binalar, kayan topraklar, tümü, doğanın intikamı falan değil. Dünya tek bir insanoğlundan bile intikam almaya çalışmaz. O yalnızca YAŞAMAYA çalışıyor! Kendini onarmaya çalışıyor. Kendini insanoğlunun varlığına rağmen dengeye getirmeye çalışıyor. Dünya yaşarken, ölü kılıfından sıyrılmaya ve yeni dünyayı yaratmaya çalışıyor. Hem de kim için biliyor musunuz, yine insanoğlu için.

İnsanoğlu, lütfen yaşarken yeniden doğ sen de! Bu yaşanan sel, diğer felaketler, hepsi bir ders olsun sana. İnsanca şartlarda yeni bir anlayışa gelebilmen için 'ağır' bir ders olsun. Şimdi sıfırdan başlaman uygun görülmüşse sana, bunun kıymetini bil. Bu hâlinin, elindeki üç beş eşyayla yaşadığını sandığın o eski düzeninden çok daha 'şükretmeye değer' olduğunu fark etmeye çalış, lütfen. Bugün, maddi her şeyini yitirmiş bir kulun kalan son eşyalarını yağmalamayı seçen SEN, sanıyor musun ki yarının 'zengin' ve huzurlu olacak?

Seni aciz olduğun duygusuyla doldurup, o yaşamı yaşamaya mecbur edenlere artık prim verme insanoğlu. Sen güçlüsün! Tahmin edebileceğinin çok üstünde, GÜÇLÜSÜN! Hem tüm yaşamını, hem de bilincini, yeniden, layığıyla yükseltebileceğine inancın tam olsun.

Her şey bizler için... Üstadın dizeleri gibi...

İnsanlığa

Sizin için, insan kardeşlerim,

Her şey sizin için;

Gece de sizin için, gündüz de;

Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;

Ay ışığında yapraklar;

Yapraklarda merak;

Yapraklarda akıl;

Gün ışığın da binbir yeşil;

Sarılar da sizin için, pembeler de;

Tenin avuca değişi,

Sıcaklığı,

Yumuşaklığı;

Yatıştaki rahatlık;

Merhabalar sizin için;

Sizin için liman da sallanan direkler;

Günlerin isimleri,

Ayların isimleri,

Kayıkların boyaları sizin için;

Sizin için postacının ayağı,

Testicinin eli;

Alınlardan akan ter,

Cepheler de harcanan kurşun;

Sizin için mezarlar,mezar taşları,

Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;

Sizin için;

Her şey sizin için. (Orhan Veli)


Her şey bizim için. Neden öğrenmiyoruz? Neden göz göre göre aynı yanılgılara kaptırıyoruz kendimizi?

Acının sınırına gelince sevgiye sarılıyor oğlum. "Anne öp, geçsin," diyor. Sevgiyle dokunuşum acısını onarıyor. Çünkü aslında acıyan bedeni değil, yüreği. Eline batan tel, parmaklarını acıtmadı aslında, yine bir hataya düştüğü duygusuyla dolan yüreğini acıttı. Ve yürek acısının tek ilacı; Koşulsuz Sevgi. Neden artık sevgiye, 'bir'liğe yer açmıyoruz yaşamlarımızda?

Bir gün, bu kadar güçlü yağışları SEL olarak değil, 'Bereketli Yağmur' olarak, şenlikle kutlamamız dileyiğle,

Ve sevgiyle...



Mutluluk Şu 'AN'da...

|

Şöyle yaşıyoruz; işe git, eve dön, yemek hazırla, yemek ye, bulaşık yıka, çamaşır yıka, giy, kirlet, yine yıka, faturaları yatır, alışveriş yap, harca harca, öde öde, çocukların dersi, çocukların aktiviteleri, ona koş, buna koş, trafik, bunaltıcı sıcaklar, dondurucu soğuklar, şikayet şikayet şikayet, depresyon, sıkıntı, stres, imdaaaat!

Şimdi hayal edin, öldünüz! Hah, pek güzel bir hayal gibi duyulmuyor değil mi?:) Ama devam edin lütfen; öldünüz ve öbür alemlere gittiniz. Etrafınızı kuşatmış bir dolu melek, insan bedeninde sürdürdüğünüz yaşamınızda ne gibi tecrübeler edindiğinizi sizin ağzınızdan duymak istiyor.

Konuşmaya başlamadan önce derin bir soluk alıyorsunuz(!), başınızı o muhteşem mavi küreye doğru çevirip gülümsüyorsunuz. Size 'imdat!' dedirten her tür sıkıntı, dert, tasa orada kaldı, biliyorsunuz. Ve oradan ayrılmış olmanın burukluğu çöküyor üstünüze. Oradayken size bıkkınlık veren şeylerin, aslında ne çok güzelliklerle dolu olduğunu fark ediyorsunuz.

"Keşke..." dediğinizi duyuyor O. Ve size, bu bilincinizle, 1 tek gün daha dünyada, eski yaşantınızda, herhangi bir gününüzü yaşama şansı veriyor.

Dönüyorsunuz....

Gözlerinizi açtığınızda yatağınızdasınız. 'Gün' denilen döngü, bütün muhteşemliğiyle başladı...

Güneşin aydınlattığı odanıza göz gezidiriyorsunuz. Yatak denilen yumuşacık bir alanda emniyettesiniz. Etrafınızda sıra sıra dizilmiş eşyalar... Hepsi yalnız bu dünyaya ait. Belki önceleri bunların eskiliğinden, modası geçmişliğinden hep şikayet ettiniz ama şimdi nasıl güzel görünüyorlar size, farkında mısınız? Yanınızda eşiniz uyuyor belki. Sırtı size dönük. Önceki gece önemsiz bir nedenden tartışmıştınız. Ne büyük bir kayıp! Farkında mısınız?

Ve sonra kendinize çeviriyorsunuz bakışlarınızı. Bu beden... bu beden ne muhteşem! Belki önceden şişman, zayıf, çirkin, eksik, kusurlu görüyordunuz. Şimdi en ince ayrıntısına kadar taşıdığı mükemmelliğinden gözleriniz kamaşıyor. Ve biliyor musunuz, o sizin! Böyle bir beden bahşedildiği için bir kez daha şükrediyorsunuz. Her nefes alışınızda kabarıp inen göğsünüze bakıyorsunuz. Aldığınız oksijenin tüm bedeninize yayılışını anlamaya çalışıyorsunuz. Elleriniz... Ayaklarınız... Kollarınız... Bacaklarınız... Damarlardan akan kana odaklandınız şimdi, işte bu yaşamın kanıtı!

Ve gününüzü yaşamaya başlıyorsunuz.. Yediğiniz her lokmanın, içtiğiniz her damla suyun dilinizde bıraktığı tadın, izlediği yolun, başka hiçbir şey düşünmeksizin farkındasınız. Yaşamın her anındaki muhteşemliğin tadına varıyorsunuz şimdi. Oysa önceden de ne çok şey yiyip, içmiştiniz. Ama bu sizin için kimi zaman mecburiyet, kimi zaman angarya olmuştu.

Yollara atıyorsunuz kendinizi. Bastığınız her taşın, toprağın detaylarını aklınıza yazmaya çalışıyorsunuz. Adımlarınızı o zemin üzerinde izliyorsunuz. Ağzınız kulaklarına varmış bir halde gülümsüyorsunuz. Görenler deli diyecek, varsın desinler...

Arabanıza bindiniz. Trafik felaket! (ti eskiden) Ama şimdi o tarfiğin içinde bile ne güzellikler olduğunu görüyorsunuz; önünüze hızla direksiyon kıran kişiye gülümseyerek yol veriyorsunuz. Hatırlıyor musunuz, bunu yapmadığınız bir gün tatsız bir inatlaşma içinde bulmuştunuz kendinizi. Trafiğin daha beter aksamasına ve daha çekilmez görünmesine neden olmuştu bu tutumunuz. Gününüzün geri kalanında o sıkıntıyı atamamış, önünüze gelenle tartışıp durmuştunuz. Şimdi yol verirken gülümseyip, üstüne 'iyi günler!' dediniz. Karşınızdaki kişi de gülümsedi en nihayet. Az sonra o da birine yol verip gülümseyecek, biliyorsunuz.

Faturaları yatırmak için bankadasınız. Uzun bir sıra sizi bekliyor. Olsun. İnsan denen varlığın parayla ilişkisini yeni bilincinizle gözlemlemek için büyük bir fırsat. Her şey ne kadar 'ciddi' işliyor. Yüzlerin hemen hepsi asık. Mesele mühim! :) İnsanların stresi şimdi daha da katlanmış sanki. Paranın önemli bir enerji olduğunu kabul ediyorsunuz ama insanlığın var olma nedeni olarak bakması ne kadar manasız geliyor şimdi size. Oysa siz de öyle değil miydiniz? Sıra size geldiğinde görevliye gülümseyip, hal hatır soruyorsunuz. Önce durumu yadırgasa da, bir süre sonra gerginliği çekilmiş gibi işinizi gülümseyerek halletmeye başlıyor. Ama o da ne? Sistem kilitlendi! Siz ve bankadaki bir dolu insan sistem tamir edilinceye kadar beklemek zorunda kalacak. Homurdanmalar, ufak çaplı tartışmalar... İçeride son sürat sıkıntılı bir enerji dolaşıyor. O sırada bankanın yan tarafındaki çay ocağını fark ediyorsunuz. Gidip, bankadakilere çay servisi yapmasını, parasını kendinizin ödeyeceğini söylüyorsunuz. Hayır siz zengin falan değilsiniz. Hatta o para bir ihtiyacınız için duruyordu cüzdanınızda. Ama siz paranın sevgiye dönüşüp, sonra o sevginin yeniden paraya dönüşebileceğini biliyorsunuz. Bunu şansı yaratacağınızdan hiç kuşkunuz yok.

Bankadakiler sürpriz çay karşısında biraz neşeleniyorlar. Sessizliği sohbetler almaya başlıyor. Sinirler biraz yatışmış. Ve sistem tamir edilip, işler yeniden görülmeye başlandığında her şey sanki daha yolunda gidiyor.

Evde yapılması gereken işlere bakıyorsunuz; çamaşırlar, bulaşıklar, temizlik, derleme, toplama... Bunları yapmak zorunda olduğunuz için lanetler edip, işleri daha da çekilmez hale soktuğunuz o günde değilsiniz artık. Çünkü bu dünyada yaşamanın, Tanrı'nın sunduğu (ve farkında olduğumuz) tüm güzelliklerin, bir bakıma karşılığı olduğunu biliyorsunuz şimdi. Buradasınız! Yaşıyorsunuz! Hayat mucizelerle, eşsiz güzelliklerle dolu. Bunların karşılığında tertip, düzen, temizlik, sağlık için bir takım şeyler yapmak zorunda olmamız yanlış olabilir mi? Peki bir zamanlar 'angarya' olarak gördüğümüz bu işleri, yapabiliyor olduğumuz için şükretmek 'polyanna'cılık mıdır sizce?

Bu günün detayları daha da uzatılabilir. (Biliyorum, birçoğunuz giden çay parasının nereden yerine geleceğini merak ediyor. Onun hayalini size bırakıyorum; nasıl bir yerden, hangi oranda gelmesini isterdiniz?:)) Çocuklarınızla, ailenizle ya da yalnız başınıza, tüm güzellikleriyle yaşadığınız bir gün oldu bugün. Anlatıldığı gibi biri değil de, herhangi evsiz, barksız biri olsaydınız, yine de o yaşamın içinde güzellikler vardır. Artık güzellik denen şeyin, 'AN'IN FARKINDA OLMAK anlamına geldiğini biliyorsunuz.

'An'ı yaşamak ile ilgili yüzlerce hatta binlerce kitap yazılmış olabilir. Milyonlarca, milyarlarca, tirilyonlarca cümle kurulmuş da olabilir. Bunların hiçbirini okumaya ihtiyacınız yok. Hayatınızın değerini anlamak için ölmenize de gerek yok. Kurmanız gereken tek bağlantı, tüm bu değerlerin içindeki güzellikleri görüp, bu güzellikleri sevgiye çevirebilmek ve sevginin olduğu her alanda size en güzel şeylerin döneceğine inanmak.

Tüm bunların 'lâf salatası' olduğunu düşünenlerinize, şu postu okumasını tavsiye edeceğim. Eğer mantıksal, bilimsel, şusal busal bir açıklama istiyorsanız gerek o postta, gerekse birçok kaynakta bulabilirsiniz. Hatta, 'yok kardeşim benim kafam bu meseleyi almıyor bir türlü' diye düşünüyorsanız, bir mail gönderin daha uzuuuun uzuuun anlatılan bilgi kaynakları göndereyim size.:)

Lütfen yalnız an'da yaşayın ve hayal ettiklerinizin gerçekleşebileceğine inanın. Ne kaybedersiniz?



Şifalı Eller

|


Ben bioenerji uzmanı falan değilim ama avuçlarımdaki enerjiyle ağrılarımı azaltabiliyorum artık. Bunun bana özgü bir durum olduğunu sanmıyorum. (Hatta hiç ihtimâl vermiyorum.) Muhtemelen her insanoğlu bunu yapabilir. Madem ki elektro manyetik varlıklar olarak değerli bir enerjiye sahibiz...


İnsan ağrısına dua eder mi? Valla ettim!:) Dişlerim birden bire çıldırmış gibi haykırışa geçti. Bir o bağırıyor, bir bu! Ağrı kesici ilaçlar hak getire. Gecenin bir vakti 'yandım Allah!' diye sıçratıyor beni yatağımdan. Hangisinin ağrıdığını bile kestiremiyorum. Hepsi bir ağızdan vıdı vıdı söyleniyorlar sanki. Kuru gürültü! Dişçiye gitmek lâzım, besbelli. Ama baktım ki ne zamandır unuttuğum bir korkum daha varmış. Eni-boyu ufak da olsa korku korkudur en nihayetinde. Bir de geçenlerde okumuştum; korkuların salınması vücudun dengeye gelmesini sağlarmış. Mesela fazla kilonuz varsa, korkulardan sıyrıldıkça onlardan kurtulur, eksik kilonuz varsa geri yüklermişsiniz. Bir taşla iki kuş! Hem fazlalıklardan kurtulacağım, hem de korkularımdan. E insan böyle ağrıya dua etmez mi?:))


Dişçiye gideceğim; o yanık saç kokusu gibi kokuya, bızır bızır sesiyle illet eden oyucu alete, son derece rahatsız koltuğa ve o koltukta oturan kişi kendi olmadığı için rahatlıkla "hiç acımayak" mavalı okuyan hekime katlanmak pahasına da olsa, gideceğim. (Annem ve ablam okuyorsa eğer, alkışlıyorlardır eminim.:))


Gideceğim gitmesine de, vakti var biraz daha. Eli hafif bir hekim bulmak lâzım önce. İknâ olmak lâzım. Zamanı iyi ayarlamak lâzım. E bu sürede ağrıyla yatıp ağrıyla mı kalkacağım? Tabii ki hayır! Ellerim sağ olsun.:)


Şimdi şöyle oluyor; (Tabii bu tamamen benim kendi ürettiğim bir çözümdür. Kitabî karşılığını aramayınız. Ama denemekten zarar gelmez. İlaç yok, bir şey yok.;-))


Ellerinizi birbirine sürtüyorsunuz. O sürtünme esnasında avuçlarınıza şifa enerjisi dolduğunu hayal ediyorsunuz. Sonra avcunuzu ağrıyan bölgeye yaklaştırıyorsunuz. Yavaş yavaş... Değdirmiyorsunuz ama enerjiyi en yakından hissedecek kadar kısa bir mesafe bırarakıyorsunuz. Elinizin sıcaklığını hissedebiliyor musunuz? Ağrınız giderek azalıyor mu? Şimdi ağrının merkezi olduğu düşündüğünüz noktayı gözünüzde canlandırın. Oraya enerjiyi enjekte ettiğinizi imgeleyin. Yok benim ki hemen geçmedi, ağrı kulaktan tüm çeneye yayılmış, noktanın yerini kestiremedim. Avcumu kulaktan çeneye doğru süpürür gibi (ya da okşar gibi) hafif hafif indiriyorum. Ohh, biraz azaldı. Şimdi ağrının merkezi olduğunu sandığım bölgede ufak dairesel hareketlerle gezdiriyorum avcumu. Hah şöyle! Bir de dişlerimin üzerinde sihirli değneğiyle bir diş perisi gezindiğini hayal ettik mi, tamamdır.;-) Diş perisi enerjisini ellerimden alıyor elbette. Tam dişlerimin üstünde zarif hareketlerle dolaşıp, çürük-çarık yerleri onardığı yetmiyormuş gibi bir de bembeyaz parlatıyor.:) Periciğim, biraz da şu dişe lütfen? Hah tamaaam!


Sonra periye teşekkür ediyorum, "yolun açık olsun" diyerek gönderiyorum.:) Sonra ellerimi öpüp, onlara da teşekkür ediyorum. (Yok artık demeyin canım! Siz hâlâ kendini sevmenin narsistlik olduğunu düşünenlerden misiniz? Kendinizi sevmek, tüm varolanı sevmektir.)


Şaka bir yana, ellerimizle enerjiyi tutabildiğimizden eminim. (Ki gerçekten ağrılarıma geçici de olsa çözüm olabiliyor.) Düşünün bir kere, bir yeriniz acıdığında ilk olarak orayı tutmaz mısınız hemen? Yavrunuzun bir yeri ağrıdığında elinizle ovuşturmaz mısınız? Üzgün, mutsuz bir dostunuzun omzuna dokunarak teselli etmeye çalışmaz mısınız? Bizim hatırlamadığımız iç benliğimiz, enerjilmizi olumlu yaratımlar için kullanabileceğimizi biliyor olmalı. Ve hatta kim bilir başka ne mükemmellikleri biliyordur...


Ona daha sık kulak vermeye ne dersiniz?



Sevgiyle kalın...


(Not: Postiçin görsel malzeme ararken bioenerjiyle ilgili epeeeeyce linke rastladım. Bilen birileri beni yanlış yönlendirme için topa falan tutar diye yeniden belirteyim; bu kendi deneyimimdir ve şimdilik bundan memnunum.;-))

NEDEN?

|

Neden beynimizin %10 ila %20'lik kısmını kullanabildiğimizi hiç düşündünüz mü? Peki zamana artık neden yetişemediğimizi? Ya dünyadaki savaşların, büyük doğa olaylarının, küresel krizlerin giderek arttığını, her gün yeni bir felaket haberinin haber programlarına konu olduğunu ve insanların giderek daha çok cinnetin eşiğine geldiğini, herkesin daha çok sorgulayıcı olmaya başladığını, şu blog aleminde bile ne çok insanın artık "Neden?", "Biz kimiz?", içimizdeki, dışımızdaki ve benzeri konularda, felsefî yazılar yazmaya başladığını...?
Bilim ve teknikle açıklanabilen bir takım gelişmeleri, bilimsel ve teknik denklemlere fazla bulaşmadan, önsezilerimle algılamaya ve kendime has dilimle anla(t)maya çalışıyorum çoğu kez. Uzay ve evren konuları hariç hiçbir zaman ansiklopedi okumaya hevesli olmadım. Fizik ve kimya kurallarından, matematiksel denklemlerden hep uzak durdum. Bilimin dilini, önsezi dilime indirgeyerek kendime has bir farkındalık yolu seçtim. Ama bazen ikna edici olmanın yolu ya dînî ya da bilimsel verilere dayalı konuşmaktan geçiyor. O yüzden bu yazıda, benden duymaya pek de alışık olmadığınız üzere bilime dayalı cümleler kurabilmek istiyorum. Hani kafam çok basmasa da, anlayabildiğim kadarını yazsam yeter.:) Biri anlasa kârdır.;-)

Şimdi, dünyanın tireşimi ve insanlık üzerindeki etkisini, özetlemek istiyorum.
Herkesin bildiği gibi yeryüzü 'Atmosfer' denilen bir gaz tabakasıyla çevrelenmiştir. Atmosfer 4 katmandan oluşur ve yeryüzüne en yakın olan katmanın adı İYONOSFER'dir. İyonosfer ile dünya arasındaki mesafe ayaklaşık olarak 500-600 km.'dir. Ve İyonosferin sıcaklığı 1700 derece civarındadır ki bu ısı yeryüzüne giren gökcisimlerinin eriyip yok olmasına, böylelikle yeryüzünü bu gökcisimlerinden korunmasına katkı sağlar. İyonosfer tabakası, dünya ısısını belirli bir seviyede tutarak canlılara yaşam imkanı sağlayan bir tabakadır. Aynı zamanda radyo dalgalarını yansıtarak, radyo, televizyon, telefon haberleşmesi için ayna görevini de yürütür.
İyonosfer tabakası ile yeryüzü arasındaki boşlukta, çeşitli frekanslarda titreşen elektro menyetik alanlar vardır. Ve bunların en büyüğü 7.8 hertz (yani saniyede 7.8 devir) oranında titreşir. Buna dünyanın 'kalp atışı' diyebiliriz.
Çok uzun yıllar boyunca bu titreşimin sabit olduğu sanılıyordu. Ancak 1980'lerden bu yana titreşimin giderek arttığı kaydedildi. Sıfır noktası dediğimiz titreşim ölçüsü 13 hertz olarak biliniyor. Ve dünyanın şu anki 'kalp atışı' 12 hertz!
Bunun hangi nedenlerle hızlandığı bilimsel olarak henüz netlik kazanmadı. Ama birçokları bunun nedenini farklı kaynaklardan gelen bilgilerle biliyor ve açıklayabiliyor. Bu kaynakları zamanla paylaşacağım.
Bizler elektrik üreten, elektro manyetik alanlar yaratan, yaptığımız her eylemle -düşünmek, hareket etmek, hissetmek, konuşmak- titreşim yayan varlıklarız. Mesela şu EEG dediğimiz aletle beynin her tür durumunda yaydığı dalgalar(titreşim) ölçülmektedir. Bunlar 5 ana frekansa sahiptir.
Delta Dalgaları 1 ila 3 hertz arasındadır ve derin uyku halindeyken, bilinçsizlik halindeyken beynimiz bu ölçüde dalga yayar.
Teta Dalgaları 4 ila 7 hertz arasındadır ve uyuşukluk, hafif uyku hali, gevşeme halindeyken yayılan dalga hızıdır.
Alfa Dalgaları 7 ila 11 hertz arasındaır ve sakin haldeyken, uykudan önceki son safhada beynin yaydığı elektro manyetik dalga hızıdır.
Beta Dalgaları 11 ila 25 hertz arasındadır ve aktif çalışırken, dikkat ederken, bilgi alıp-verirken beynin yaydığı elektro manyetik dalgalardır.
Gama Dalgaları 25 ila 60 hertz arasındadır ve öğrenme, anlama, idrak için zihnin zorlandığı sırada beynin çıkardığı elektro manyetik dalgalardır.
Bizler, tüm canlılar ve dünya elektro manyetik dalgalar yayan, titreşen ve titreşimleriyle birbirini etkileyen varlıklarız. Bir odada duran piyanoyu düşünün. Yakınında bir yerde çalan güçlü müziğin etkisiyle aynı frekanstaki tellerinin titreştiğini fark edersiniz. Ya da en basiti çalan bir şarkıya eşlik ettiğinizde sesinizin ne de güzel olduğunu düşünebilirsiniz ancak aynı şarkıyı yalın sesinizle söylediğinizde (eğer bu konuda eğitimli biri değilseniz) sesinizi istediğiniz gibi kontrol edemediğinizi fark edersiniz. Yani yaydığımız titreşimler, çevresel titreşimlerden etkilenmektedir.
İşte 1980'lerden bu yana artmaya devam eden dünya titreşimi, bu titreşim içinde yaşayan tüm varlıkları etkilemektedir. Bir başka deyişle, insanlık dünya frekansıyla aynı oranda, 12 hertz hızında titreşmekte, relaks ve uyku halinden çıkıp, Beta dalgaları frekansına çıkarak uyanması, bilinçlenmesi demektir.
Bu aynı zamanda 24 saat olan bir günün, bu hızla 16 saatte tükenmesi anlamına gelmektedir.
Ama en önemlisi bu şu demektir sevgili dostlarım;
Yaydığımız titreşimlerden sorumluyuz! Eğer bu dünya için barışı, bolluğu, eşitliği, sağlığı, berekti istiyorsak, kendimiz için bunları istiyorsak, az önce bahsettiğimiz, fizikte 'Akustik Rezonans Yasası' diye bilinen, titreşimlerin etkileşimi yasası gereği, daima en güzel şeyleri hayal etmeli, olumsuzluklardan sıyrılmalı, felâket tellalı medyanın yaydığı haberlerin maksadını anlayarak, arkasındaki gerçek nedeni görüp, umutsuzluğa kapılmamalı, endişeleri, korkuları bırakıp, umuda ve mutluluğa yelken açmalıyız.

Papağan gibi tekrarladığımız "NE İSTERSEN O OLUR!" cümlesinin bilimsel açıklaması, aşağı yukarı böyledir sevgili dostlar. Aklım erdiğince, dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım. Ama bu konu daha bitmedi. İlk paragrafta yazdığım soruların bir kısmına değinebildim ancak. Devam edeceğim. Belki yakında, belki çok sonra...
Sevgilerimle...

HATIRLA!

|

İki gündür çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyorum. Bir de engin denize... Arada ne söz var, ne ses... Ama kelimelendiremediğim ne çok duygumu, düşüncemi biliyorlar... İki gündür zihnime saplanmış bir bıçakla yaşıyorum. Kıpırtısız duruyor orada. Çekip çıkarmayı becerebilsem, kan olup dökülecek tüm hislerim. Bilmemeyi seçer gibi tutuyorum o bıçağı orada. Bir çekebilsem, oluk oluk kan gibi akınca içimde ne varsa, damla damla söze dönüşütürür, anlardım ben de derdimi. Ama korkuyorum be arkadaş! Yüzleşmek bazen hiç olmadığı kadar zor geliyor insana.

Zaten anlamlı anlamsız, gelişi güzel cümleler kurmaya çalışmamın nedeni de bu. Kırılsın istiyorum bir şeyler, oyukları çomakla büyütmak istiyorum, ya da şirazeyi dağıtayım, dağılsın tüm yapraklar, dökülsün sözüm ona 'yanlışlıkla', kendimden saklamayı seçtiğim ne varsa. Bu sebepledir ki cümlelerimi siz ikinci, üçüncü şahıslardan çok, kendim için sıralayacağım. Gerçeğimin bilmecesini çözmek için kuracağım denklemlerimi. Eğer yazıyı okuyup da hiçbir şey anlamazsanız, ne beni suçlayın ne kendinizi. Soyut bir resme baktığınızı farzedin, unutalım gitsin.

İpin ucunu yakalayabilirsem, bu yazının maksadına geleceğim.

Önce birçoğunuzun ütopik bulacağı bir yaşam çizmek istiyorum sizlere. Lütfen hayal edin;

Muhteşem bir yaşamınız var. Neyi arzuluyorsanız tüm yaşamınız bunlarla çevrili. Birçoğunuzun aklına ilk gelen şeyin 'deli para' olduğunu biliyorum. Varsın olsun. Lüks malikanelerde, her işinize koşan yardımcılarla, yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda bir yaşam hayal ediyor olabilirsiniz. Kapıda cip, evde olimpik havuz(!), hem de denize sıfır, birkaç bankadan bol haneli cüzdanlar, İsviçre bankalarında kasalar, kimine dünya güzeli kadın, kimine bir içim su adam, hatta terasta bir helikopter pisti, 100 metre ileride özel uçağınızın havaalanı, pilot her an hizmete hazır, sabah kahvaltısı Paris'te, öğle yemeği Venedik'te, akşam... akşam olmaz, annenize sözünüz var(!), dünya tatlısı evlatlar, hem de ne ağlar ne sızlar, hep güler kahkaha atar, her işlerini kendileri yapar, tüm markaların koleksiyonu siz nereye derseniz oraya getiriliyor, dolaplar dolmuş taşmış; ferre, versace, louis vuitton, ulysse nardin, yves saint laurent... Ne sağlık sorununuz var, ne ilişki sorununuz, kilolar yerinde, vücutlar fit, şeker 80, kolesterol 120, (belki de bu değerleri sallıyorumdur, bilemedim şimdi)...

Uzatmayalım efendim, sonuçta öyle bir yaşamın içindesiniz ki, daha isteyebileceğiniz toplu iğne başı kadar bir şey yok! Zaten isteseniz de elde etmek elinizde. Yeter ki isteyin, hemen oluyor. Her şey şahane!

Ama aynı zamanda duyarlı da bir insansınız. Duyarlıdan da öte; öyle birisiniz ki, tüm bu sahip olduklarınızın, dünya çıkarı karşısında hiçbir öneminin olmadığını düşünüyorsunuz. 'Bana dokunmayan bin yaşasın'cılardan hiç olmadınız ve mizacınız da buna uygun değil. Biri dese ki, dünyanın kurtuluşu sen ve senin gibi bir gurup insanın elinde. Şimdi, şu anda, bir elini yağdan, diğerini baldan çekip, bizimle dünyayı kurtarmaya var mısın? dese?...

Kabul ettiniz bile! Ve inanın düşündüğünüz gibi deli falan da değilsiniz.

Görev kâğıdı elinize ulaşıyor; çok özel bir makinayla geçmişe gideceksiniz. Hayır çocukluğunuza falan değil. Dedenizin zamanına da değil. Daha eskiyi hayal eder misiniz lütfen? Abartmayalım dinazor çağına kadar gitmedik! Gittiğimiz tarih ortaçağ olsun mesela. Hani insanların yokluk içinde yaşadıkları, meydanlarda herkesin gözü önünde kafaların uçurulduğu, bir gıdım ekmek için büyük savaşların yapıldığı, günlerce hatta aylarca su yüzü görmemiş çaputların giyilmek zorunda olduğu, vebanın ve daha bilimum hastalığın kol gezdiği o zamanlara...

Ama bu makina öyle bir şey ki, siz aslında buradan ayrılmayacaksınız, sadece kafanıza geçirilen bir aygıt sayesinde, o dönemlerde herhangi bir kimlik olarak yeni bir siz doğuracaksınız. Tamamen seçimle ve hayal gücüyle... Buradaki gerçek özünüz makinanın başında dururken, ortaçağ döneminde size ait, sizin hayal ettiğiniz yeni bir yaşam başlayacak. O yaşamı dilediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz, bu sizin elinizde. Oraya gittikten sonra, hayalinizde ne varsa, oradaki yaşamınızda da uygulayabilirsiniz. Ama bir sorun var; makina henüz çok yeni, tam verimli çalışamıyor ve o döneme gidip yeni bir insan olarak doğduğunuzda, bu yaşamınıza dair hiçbir şey hatırlamayacaksınız! Yani en basiti, o yaşamı hayal gücünüzle dilediğiniz gibi yönlendirebiliyor olduğunuzu bilemeyeceksiniz. Ve bunu ne kadar kolay başarabildiğinizi de.

Ağır bir şart bu.

Ve henüz görevinizi söylemedik. Şartlar her ne olursa olsun sevgide kalmak ve oradaki yaşamınızı tamamen hayal ederek yönlendirebileceğinizi hatırlamak. Dolayısıyla, her zaman en karanlık çağ olarak hatırladığımız o çağa aydınlık getirebilmek. Bu yaşamınızda mutluydunuz; ne arzu ediyorsanız sizindi. Tüm bunları kendiniz başarmıştınız. Daha basit anlatımla; istemiştiniz olmuştu. Bunu burada yapabildinizse, elbette orada da yapabilirsiniz. İstersiniz ve olur! Her şey bu kadar basittir. O çağdaki yaşamınızda, bir parmak şıklatması gibi basit bir işlemle(sadece yürekten arzulamakla) en güzel şeylere sahip olmaya başladığınızı gören insanlara, bunun hiç de zor olmadığını anlatmanız gerekiyor.

Yani önce gerçekte KİM olduğunuzu ve nasıl bir güce sahip olduğunuzu hatırlamak, ardından bunu insanlıkla paylaşmak, 'karanlık' diye bilinen o çağı yeniden yazarak, AYDINLIK çağa dönüştürmek aslî göreviniz. Ve korkmayın, yalnız değilsiniz. Sizin gibi aynı göreve soyunmuş yüzlerce, binlerce insan da orada olacak. Yolculuğunuzu onlarla paylaşabilirsiniz. Ama bu paylaşmaktan öteye gidemeyecektir. Sizin için yapabilecekleri çok bir şey yok, gönülden destek olmak dışında. Keza onlar da aynı durumdalar. Ama kimliğinizi size hatırlatmak için, bu çalışmayı yürüten birçok insan, zamanlar arası yolculuk yapabilen makinanın çevresini kuşatmış bir halde, size zaman zaman ipuçları fısıldayacak. Bazen koca koca metinler gelecek önünüze, okuyacaksınız. Buradaki bir gurup yardımcınız size 'sizi' hatırlatacak sayfaları gönderip duracak. Hiçbir şey hatırlamayan yeni kimliğiniz bunları duyduğunda ya da okuduğunda inanırsa, yürekten inanırsa, o dönemin sığ düşünce sistemine kapılmayıp, tüm bunların gerçek olduğuna inanırsa, muhteşem şeyler hayal etmeye başlayıp, içinden çıkılamaz olarak gördüğünüz o berbat yaşamı bir anda muhteşem bir yaşama dönüştürebileceksiniz.

İNANÇ! GÜVEN! Yalnız ve yalnız KENDİNE GÜVEN! Tüm mesele bu!

Nasıl bir görev bu?

Değer mi şu güzelim yaşamınızı bırakıp, bu zorlu yollara gitmeye?

Ama siz "DEĞER!" dediniz. Çünkü işin içinde insanlık var. Kurtarılacak yaşamlar var. Çünkü işin içinde Dünya var! Ve siz bunlara arkanızı dönemeyecek birisiniz. Size 'melek' dersek, abartmış olmayız herhalde.

. . .


Çok mu ütopik buldunuz bu anlattıklarımı? Peki ya gerçekse? Mesela bugün yaşadığınız(ı sandığınız) her şey, aslında herhangi bir zaman diliminde (ya da zamansızlık içinde) muhteşem bir yaşam sürüyorken, görev gereği geldiğiniz bu döneme ait hayaller kümesiyse?

. . .


Hikayemize geri dönüyoruz şimdi. Kafanızdaki o aygıta bağlı bir halde, hem varlığınızı şu anki durumunuzda hissediyorsunuz, hem de ortaçağda yarattığınız o kişiliği yaşıyorsunuz. Görev tamamlanmadan o koltuktan kalkamazsınız. "Varım!" dediniz bir kere. Oradaki benliğiniz, size sunulan hatırlatıcı ipuçlarına inanıp inanmamakla boğuşurken, buradaki benliğiniz de "ya hatırlayamazsa?" kuşkularıyla boğuşuyor. Çünkü o koltuktan kalkıp, yeniden evinizin olimpik ölçülerdeki yüzme havuzunda ter atmak, yardımcılarınızdan her birinin size meyve kokteyli, bornoz, çıtır çerez taşıması için sabırsızlanıyorsunuz. Ama görev gereği yarattığınız o lanet kişilik, bir türlü bu gerçeklere inanamıyor. Hâlâ daha "yok artık! mümkün değil!" diye ortalarda dolanıp duruyor ve midenizi kaldıran o iğrenç sularla bulaşık yıkayıp, kokudan burun direğinizi sızlatan salkım saçak kıyafetleri giymeye devam ediyor.(!)

Ama azimlisiniz, (ve bir bakıma mecbursunuz) o kişiliğe tüm bunların hayalden ibaret olduğuna inandıracaksınız.

Uzatmayalım, uzun süren çalışmalar, çabalar sonucunda bunu en nihayet başarıyorsunuz. Siz ve size destek olan teknik ekibin sözleri, ortaçağda yaşattığınız o kişilik üzerinde etkisini göstermeye başlıyor. Artık sizin özünüze ve varlığınıza koşulsuz inanıyor. Yaşadıklarının sanaldan ibaret olduğunu biliyor ve yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Her yalnız kaldığında sizinle konuşuyor. Sizi duymuyor ve görmüyor ama önüne serilen o çarşaf çarşaf yazılı metinler sayesinde, sizin her an onu izlediğinizi, her söylediğini duyabildinizi biliyor.

Ama bir pürüz de bu noktada baş gösteriyor. İnanma adımından sonra, yalnız hayal gücünü kullanarak mükemmel bir yaşam yaratabilmesi gerekiyor artık. (ki bu güç elinde) Fakat bu kişilik bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Siz bu tarafta yırtınıyorsunuz, "ulan alt tarafı hayal edeceksin! Başına bir şey gelmez merak etme! Hiçbir şeyini kaybetmeyeceksin! Kaybetsen bile bunlar senden gitmesi gereken şeyler olacaktır. Önemi yok! Bak emin ol buralar şahane. Her şeyin en mükemmelini yaşıyorum. İstersen orada da bunu yapabilirsin. Kavuşmamız lâzım. Görevini senin orada, benim de burada tamamlamamız lâzım. Sen orada yarım, ben burada yarım... Birleşmemiz lâzım. Kendimiz için, insanlık için bunu yapmamız lâzım!"...

"Deniyorum olmuyor!" diyor size, "Başaramamaktan KORKUYORUM! Seninle yeniden 'bir' olamamaktan korkuyorum! Buralara çakılı kalmaktan korkuyorum!" diye bağırıyor. Eğer özünüzün beğenebileceği gibi hayaller kuramazsa, kendini hayallerine koşulsuz teslim etmezse,yeniden birleşme olamayacağını biliyor. Bunun yerinde saymak anlamına geldiğini biliyor. Yaşadığı ağır şartların hiçbir zaman bitemeyeceğini, sizinle, sizi memnun edecek bir sonuçla feraha ulaşamayacağını biliyor. Sizin(özünüzün) yaptığı hiçbir şeyden memnunluk duymayacağınızdan, ondan vazgeçmenizden ve onu sonsuza kadar o yaşama terk etmenizden KORKUYOR! Bu öyle bir korku ki, asla size "yaptıklarımdan memnun musun? Başarabiliyor muyum? Beni de o muhteşem yaşamına alıp, benimle yeniden 'bir' olacak mısın?" diye sormak istemiyor. Çünkü 'hayır' diyecek olmanızdan korkuyor. "Başaramadın, üzgünüm. Seni bu yaşamda terk edip, yeni bir yaşam hayal ederek bu görevi onunla sürdüreceğim," demenizden çok korkuyor.

Ve böylece sizi oyalamaya başlıyor, sırf o duyması muhtemel olumsuz yanıtı almamak için. Eğer hayal etme denemelerini sürdürürse ve hayal etme yöntemlerini sürekli değiştirip durursa, başaramayacağından kuşku duymaya devam edip, bu oyunu oynamayı sürdürürse, o soruyu size sormayı geciktirirse, alması muhtemel olumsuz cevabı da geciktirecek. Kısacası; sizin 'hayır'ınızı duymaktansa, o soruyu sormamayı ve berbat da olsa o yaşamı sürdürmeyi tercih ediyor. Görüyor musunuz şu 'KORKU'nun yaptıklarını?

Gerçi o bilmiyor ama sizin de durumunuz ondan farklı değil. Siz de yarattığınız o kişilikle yeniden 'bir' olamamaktan, görevi tamamlayamamaktan, şu lanet koltuktan kalkıp, özel uçağınıza atladığınız gibi Tayland'da bir ikindi 'drink'i alamamaktan fena halde KORKUYORSUNUZ! Ve şakası bir yana, yarattığınız o kişilikle birleşemeyip, tüm yaşamınız boyunca kendinizi yarım hissetmekten fena halde korkuyorsunuz.

Ve böyle başlıyor uzun ayrılıklar. Ve böylece yaşanamıyor kavuşmalar.

Bildiğiniz 'siz' ile, içinizdeki siz kavuşamıyor bir türlü. Kavuşma olmayınca özlem artıyor. Özlem arttıkça öfke büyüyor. Öfkenizle birlikte korkularınız da büyüyor. Tüm korkularınız, öfkeniz, yaşamın dev mıknatısından ne kadar olumsuzluk varsa çekiyor kendine. Yaşamlar böyle harcanıyor. İnsanlık böyle böyle dibe çekiliyor.

Hani siz melektiniz? Kim çaldı sizin meleksi enerjinizi? Kim köreltti iyi niyetinizi? Hani insanlık, kahramanlık, sevgi, hoşgörü? Karanlık galip geldi! Korku sizi yendi. Yanıbaşınızda sürekli hiçbir güzelliğe ulaşamayacağınızı fısıldayan bir varlık gibi dikiliyor artık. Niyetlerinizi baltaladı. Yapabileceğiniz şeyleri baltaladı. Güzelliklere ulaşmanızı baltaladı. "Ya olmazsa?" endişeleriyle kaybedilen zamanları çoğalttı. Her iki kişiliğin, her iki zaman dilimindeki (ya da zamansızlıktaki) esaretine neden oldu. Geçmişler olsun...


Yani sevgili dostlar, içinde bulunduğumuz tüm olumsuzları yaratan bizleriz. Mutlu olmayı beceremeyeceğimiz korkusuyla, mutlu olmayı hak etmediğimiz yanılgısıyla, mutluluğumuzu her daim baltalayan yalnız ve yalnız kendimiziz.

Aynaya baktığınızda bedeninizi görüyorsunuz. Bir de ruh var içimizde pîrüpak! O sahiden bir melek. Siz de öylesiniz bu bedeninizde bile. Ne o yakıştıramadınız mı? Siz melek olamaz mısınız? Duyamadım, kötüyüm mü dediniz? Beceriksizim, başarısızım, kaderim kötü, şanssızım, zavallıyım... mı dediniz? Bunu sahiden siz mi söylediniz? Ne kadar eminsiniz? Her şeyin bağışlayıcısı olduğunu söylediğiniz Tanrı, sizi böyle yaratmış olabilir mi? Şu yanıbaşınızda dikilmesine neden olduğunuz karanlık bunu size söyletiyor olamaz mı? Lütfen hatırlayın, bu varlığı siz yarattınız. Korkuyla başladı her şey ve ayrılık acısı, öfke eklendikçe büyüyüp simsiyah bir varlık oldu, esir aldı en nihayetinde sizi. Ruha melekliği yakıştırabiliyorsunuz da, şu bedenle sürdürdüğünüz yaşamınızdaki 'siz'in melek olduğunuza neden inanmıyorsunuz? Sizi kabul etmemesinden korkuyor olabilir misiniz? Ve böylece kavuşmayı uzatmayı seçiyor olabilir misiniz?

Karanlığı siz yarattınız, eğer isterseniz onu yok etmeyi de seçebilirsiniz.


Saat sabahın 4'ü olmak üzere... İki gündür(artık üç oldu) çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyordum ve bir de engin denize. Bu gece kendime konuşmaya başladım artık. Sizi bilmem, ben anladım derdimi. Şimdi oyunun ilk yarısı bitti. Ekrana bakıyorum, "Level Two" yazıyor. Ya tıklayıp devam edeceğim, ya da...


İyi geceler dostlarım...


(Not: Dün gece yazdığım bu postu yayımlamaktan vazgeçmiştim. Demiştim ki kendime, "Madem kendini anlamak için yazıyorsun, milleti karıştırma bu işe." Ama başkaları da okumayı seçerse, neden okumasın ki?)

(Tobias'a Not: Son şaud'unda dağıttın beni. Bu toparlanmaya başlamanın ilk adımı mı demek?)


Sevgilerimle...

Siz Kaç Kişisiniz?

|

Ben kaç kişiyim bilmiyorum. En temelde, anne, eş, çocuk, kardeş, arkadaş... ve hatta sizlerin tanıdığı Geveze Kalem... Ama ben bunlar değilim; ben 'Ben'im!

'Ben' dediğimde, beni anne, eş, çocuk, kardeş, arkadaş olarak tanıyanlardan çok daha fazla ve çok daha kendine özgü bir kişilikten bahsettiğimi biliyorum. Ama sorun şu ki, bunu diğerleri bilmiyor. Beni kendi tanımladıkları çerçevede görmeye alışık oldukları için (ki bu çerçeveyi çizenler de kendileri nihayetinde), aslında en temelde bana ait bir davranışımı gördüklerinde rahatsız oluyorlar. Çünkü o çizdikleri çerçeveye bu davranış biçimimi kodlamamışlar.

Velhasıl karmaşık birçok cümlenin özü şudur ki; ben, onlarca, yüzlerce parçaya bölünmüş bir aynayım. Sizdeki parçama bakıp, beni o sanıyorsunuz.


Bunu ben de başkalarına yapıyorum, bile bile. Sanıyorum ki kızdığım, sevdiğim, beğendiğim, eleştirdiğim o insanların tüm bu davranışları sadece kendilerine ait. Halbuki ne de iyi biliyorum elimdeki bir parça aynaya baktığımı... Kızdığım, eleştirdiğim, üzüldüğüm davranışlar gördüğümde o aynaya bakıp "ayna ayna güzel ayna, söyle bana ne anlamam gerekiyor bu durumdan?" diye soruyorsam da, ayna hep suskun kalıyor. Ama güzellikler karşısında, bir ucu bana dayanan sözleriyle bülbül gibi şakıyor.


Ben aslında bunları yazmayacaktım. Akıl almaz bir şekilde hızlı geçen şu hafta, binbir parçaya bölünüp, binbir işi halletmek zorunda kaldığımı, halledemediğim daha binlerce işin beni beklediğini, yarın akşama kadar tüm bunları halletmek zorunda olduğumu ve cumartesi sabahı itibariyle deniz, kum, güneşe kavuşup, tam tanımıyla 'malak' gibi yatmak istediğimi ve 1 hafta boyunca yalnızca dinlenen adam kişiliğimi yaşatmak istediğimi söyleyecektim.:)

Görüşmek üzere...

Hiç İstemezdim...

|

İstemezdim böyle olsun; kalem küstü elime. Belki makasla aldattığım içindir onu.

Ama suçlu ben değilim, kalemim ne zaman görmezden gelmeye başladı beni, işte o zaman hep yakınımda duran makas sırnaşıverdi elime. Sonra bir gün bir baktım kalem kaçıp gitmiş, boşluğunu doldurdu anında makas.

İstemezdim böyle olsun...

İsterdim ki kalemimle makasım dost olsun.

Olmadı.

İnsan hep aynı insan; elinde ne varsa, kim varsa, yontmaya kalkıyor istediği biçime. Aşklarımızı bu yüzden yitiriyoruz, evliliklerimiz bu yüzden bitiyor, dostlarımıza bu yüzden sırt çeviriyoruz, çocuklarımızla bu yüzden didişiyoruz, ailemize bu yüzden kırılıyoruz... hep, istediğimiz gibi OLMUYORLAR diye.

Ben de yaparım bunu, e insanım, hatalarım var elbet. Bilmek yetmiyor bazı şeyleri, mesele uygulayabilmekte. Engin gönüllü olabilmekte. Olamıyoruz çarçabuk sihirli bir değnekle.

Yine yapıyorum, yine... Kalem düştü ya elimden, kaçtı ya benden uzağa, cup diye oturuverdi ya makas, kaleme kırgınlığımı makasa yüklüyorum; makasım kumaşlara öyküler yazsın istiyorum. Oysa ne de iyi biliyorum makasın sadece kesebileceğini...

Hep aynı hatayı yapıyoruz; biri elma diğeri armut! Ama biz elma yerken armutu, armut yerken elmayı özlüyoruz. İkisi de birbirine benzesin istiyoruz. Ne elmadan, ne armuttan kendilerine ait o eşsiz tatları alamadan yaşıyoruz.

Hiç istemezdim böyle olsun;

İsterdim ki hayatıma giren herkesin, her şeyin kendine özgü o bambaşka tatlarına doyayım. Hiçbirinde diğerinin verdiği mutluluğunu aramadan, sadece o 'şey'le yaşayabileceğim eşsiz duyguyu yaşayayım. O zaman ne ben kimseye (bir şeye) küserdim, ne de onlar bana.

Kalem bana küstü diyorum ya, haklıdır belki de aslında. Onun bana verebileceğinden çok başka bir şey bekledim. Şimdi de bunu makasa yapıyorum.

Değişmeliyim.

Yol uzun...

Rizgara Koşan İnsan

|


Hiç dinmeyen rüzgar olur mu?


Ya hiç durmayan yağmur? Kar?


Fırtına en uzun ne kadar sürebilir ki?


Hiç bitmeyen gün, aydınlanmayan gece var mıdır?


Ya bulutlar? En çok ne kadar kalır tepemizde?


Güneş, en fazla ne kadar yakabilir?



İyi olan da, kötü olan da hep geçici.



Hem biliyor musunuz, 'kötü' diye tanımladığımız, kötü sandığımız ne varsa, onlardır bizi törpüleyen. Yana yana 'kendi' olur insan.


Bir kayanın en güzel yeri, yıllarca, hatta asırlarca aynı yerden rüzgarı, suyu yiyip de, yumurta gibi parlayan pürüzsüz yeri değil midir ki? Ayna gibi pırıldar. Önüne geçeni yansıtır.


Kaya gibi olmak lazım; gelen ne varsa kabul edip, milim milim, tane tane, hücre hücre dönüşmek, en sonunda tozu toprağı silkelenip, ayna gibi parlamak, yansımak lazım.


Bunu içimizdeki ÖZ biliyor olmalı. Yoksa neden rüzgara doludizgin koşalım ki?


Biz koştukça rüzgar daha deli esiyor,


Biz koştukça yağmur daha hızlı çarpıyor,


Biz koştukça daha da kavruluyoruz güneşte,


Biz koştukça daha çok acıtıyor dünya dikeni canımızı.



İnsan koşuyor; tüm çekirdeğini bir an evvel yumru yumru parlatmak için koşuyor. İçindeki öz bunu biliyor.


Özü biliyor bilmesine de, bilinci her şeyi daimi sanıyor;


Sanki rüzgar hiç dinmeyecek,


Yağmur hiç bitmeyecek,


Gece asla aydınlanmayacak SANIYOR!



Çünkü ruhu, kaybetme korkusuna demirlemiş bir kere, hayatının hep yoksun bırakılmayla tehdit edildiğini sanıyor.


İlk ne zaman yaşamaya başladık bu duyguyu?


Hangi birimiz aç kalacağımız korkusuyla doğduk ki bu dünyaya? Daha ilk avazda, anamızın bedava, karşılıksız sütüyle geldik; yiyeceğimiz, içeceğimiz, ilacımızla geldik.

Peki ne oldu da değişti insan? Ne zaman 'yok'u tattı ilk? İlk ne zaman düştü gözlerinden kaybetmenin gözyaşları?

Neden bu yaşlar, kristal kristal hırs pırıltılarına döndü gözlerinde ışıldayan?

"Hırs, intikamın çalışkan yüzüdür," yazmışım bir zamanlar bir yerlere. Kazanma hırsıyla neyin intikamını alır olduk?


Ne oldu da, yoksun kalmamak için rüzgara, fırtınaya, sele, yangına doludizgin koşar olduk sevgili insan?

Ne oldu da, yanımızdaki açın haline düşmemek için, onun önündekini bile çalar olduk?


Ne oldu da, biz çaldıkça fakirleştik, farkına varmadan ne çok şeyden yoksun olduk?



Hey İnsan,


Biz ne zaman ruhumuzu zincirleyip, insan bedeninden elbiseler olduk?

Bugünlerde...

|

Son günlerde dünyayı kolumun altına almışım da, o kendi kendine dönüyormuş gibi bir haller var üzerimde. Hani sanki birlikteyiz de, ne o benim farkımda ne ben onun. Hatta kendimden birkaç tane daha ortaya çıkarmışım da, başka herkesle iletişimimizi kesmişiz, bir tek kendi aramızda tartışıp duruyormuşuz gibi...

Çok mu karmaşık oldu? Özetle; şu sıralar kendime kulak verdim, dış dünyaya arkamı döndüm de denebilir belki.

Aslında birkaç yazı taslağı hazırlamıştım blogum için. Mesela kafamı son zamanlarda en çok meşgul eden sapkın kişilikler üzerine yazdım epeyce. Hatta bu konuda üşenmeyip, Adler'in İnsan Tanıma Sanatı ve Erich Fromm'un Sevgi ve Şiddetin Kaynağı kitaplarını yeniden karıştırdım dikkatle. Kafam daha da karıştı, öz düşüncemi, amacımı yitirdim satır aralarında.

Bu kişiliğin kendinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki eşinin anasının, sus payı olarak aldığı evin, arabanın üstüne oturunca "Peygamber efendimiz de Hz. Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" şeklinde ifadesi, beni çok daha karmaşık düşüncelere itti. Doğruluğun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsadım yeniden. Bu ülkede kadının en çok kadından zarar gördüğü düşüncesinde takılı kaldım bir süre sonra. Örneklemeleri yazdım, yazdım, yazdım... Gündemden takip edilebilecek bir yığın örneğin yanı sıra, kendi yaşamımda kadınlardan yediğim 'kazık'ları da örnekledim bir bir; otobüs yolculuğunda tacize uğrayan bir kadına yardımcı olmaya çalıştığımda, "Benim namusumu korumak sana mı kaldı?" diyeni mi istersiniz, yolun ortasında adamın birinden evire çevire dayak yiyen bir kadını kurtarmaya çalıştığımda, "O benim kocam. Sana ne oluyor?" diye hiddetleneni mi?

Yazdıkça sıkıldım tüm bunlardan. Adaletsizliğin hangi boyularda olduğunu görmeye başladım yeniden. Unutmuş muydum? Hayır tabii ki, içselleştirmiyordum ne zamandır diyelim.

Sonra Bekir Coşkun'un yazısını okudum. Henüz görmediğim 'Mustafa' filmi hakkında düşündüm. Gitmemeye, izlememeye karar verdim. Can Dündar'a dair olumlu tüm düşüncelerden sıyırdım kendimi. Birkaç cümle yazdım yinde, o da bir blog yazısı taslağında. Yayımlamaya değmez. Can Dündar'a sövmeye değmez...

Yine sıkıldım. İçim sahiden sıkıldı.

Geçenlerde Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesine yaptığım ziyareti anımsadım. Bir öykü için 'malzeme'ye ihtiyacım vardı. Bir çeşit araştırma gezisiydi. Ne kadar huzurlu bir saat geçirdiğim aklıma geldi orada. Benden sigara isteyen bir hastayla yaptığım sohbet takılı kaldı aklımda. Bana "bebek" diye seslenirken nasıl da tuhaf bir mutluluk duyduğumu hatırladım. (35 yaşında bir kadına söyleniyordu bu en nihayetinde ;-)) Sonra eve döndüğümde, çıkarken elime gelişigüzel aldığım bir karton çantanın üzerindeki çizgi karakterleri fark edip, "bebek"in asıl maksadını anlayarak gülümsemiştim. Şimdi ne zaman aklıma gelse gülümsüyorum. Bu gezi de gerçeğimi şaşırttı bana. Hangimiz akıllı, hangimiz deliyiz gerçekte? Ya da gerçek hangisinin beyninde?

Ve dönüp dolaşıp, 'Şibumi'yle başlayan, 'Olasılıksız'la devam eden beynin sınırları konusundaki sorularıma gömülüyorum yeniden. Bu da yine blog taslak yazısı olarak bekliyor bir yerlerde. Yayımlamıyorum. Çünkü yazdıklarım düşündüklerim kadar doyurmuyor beni. Okuyanı niye doyursun ki?

Başıboş yazabilme özgürlüğümün olmadığını fark ediyorum çoğu zaman. "Geveze" değil miydi benim kalemim? Niye temkinli yazma kaygısı içindeyim ki?

Bu yazıyı da taslak olarak bırakır mıyım bilmiyorum. Ama yazının başından beri asıl yazmak istediğim bir şey için oyalandığımı fark ediyorum.

Varlık meselesine kafa yoruyorum son zamanlarda. Yorulacak kadar yoruyorum hem de. İlk başta bunu düşünmekten yorulduğumu hissettiğimde, elime bir kitap alıp dağıtmaya (ya da sakinleştirmeye mi demeliyim?) çalışıyordum düşüncelerimi. Artık düşünmekten yorulduğumu hissettiğim her an, uykuya yol aldırıyorum kendimi.

Aslında sorun şu, asıl yoran varlık meselesi değil, YOKLUK!

Bak yine oyalanıyorum, kelimelere evirip çevirmeye başladım yeniden, daha açıkçası; ÖLÜM!

Bunu uzatmayı beceremeyeceğim sanırım. Dedim ya, kendime dönüğüm şu sıralar diye... Karmakarışığım,

Bugünlerde...

Hangi Özgürlük?

|
Hiçbir doğa olayı aniden yaşanmaz. Örneğin önce bulutlar çoğalır, yağmur çiselemeye başlar ve sonra bastırır sağanak. Güneş yavaş yava batar ve gün geceye döner. Hava sıcaklığı küçük değerlerle artar, azalır ve mevsimler değişir.

Dolayısıyla insan doğası ani değişimlere göre programlanmamıştır. Birden bire olan her şeye karşı hazırlıksızdır insanoğlu. İnsanın kendisinin bile henüz tümüyle keşfedemeyeceği kadar mükemmel işleyen insan beyni, bu ani değişimler karşısında -çoğunlukla- beklemeye çekilir; önce olayı algılamaya çalışır ve eğer bu aşamada bir harekette bulunması gerekiyorsa bunu içgüdüsel kaynaklardan besler.

Blogger'ın kapatılması da birçoğumuz üzerinde ani değişim etkisi yarattı. "Şimdi ne olacak?", "Nerede yazmaya devam etsem?", "Eski bloğumdaki yazılarım ne olacak?" gibi sorular, yerini "Hangi adresle blogları görüntüleyebilirim?", "Bilgisayarıma hangi progamı indirirsem sorunum kalmaz?" gibi çözüm içeren başka sorulara bıraktı. Şimdi belli ki yarın öbürgün bu saçma yasak kalkacak ve o zaman yeni adreslere sahip olanların kafası biraz karışacak olsa da, çoğunluk eski adresindeki sütliman yazı saatlerine yavaş yavaş dönmeye başlayacak.

E ne oldu şimdi?

Veledin biri karınca yuvasına çubuk kaktı da ne oldu?

Çok şey oldu aslında. Yalıtılma düzeyimizin sınırlarını net bir şekilde ilân ettik. Bizi sokaktan yalıtabilirsiniz ama sanal dünyadan yalıtamayacaksınız, dedik. Oraya buraya mailler gönderdik, yeni oluşumlara imzalar attık, kükredik, bağırdık, çağırdık ama hepsini po.pomuza yer değiştirmeden bir 'tık'la yaptık. Yalan mı?

Tabii ki bu konu 'tık' dünyasıyla alakalı olduğu için, 'tık' aletlerini tıkır tıkır çalıştırarak çözüme gitmeye çalışmak en doğru yöntem. Ayrıca son derece tehlikesiz. Ama bu tehlikesiz ve yormayan yöntemi kullanarak, başımıza daha büyük dertler açacak meseleler için mause tıklatmıyoruz bir türlü. Mesele özgürlükse, özgürlüğümüzün baştan aşağı kılıfa sokulacağı bir yığın gelişme için kafa patlatan, ilgili yerlere yazılar gönderen, yeni oluşumlara zemin hazırlayan kişi sayısı o kadar az ki.

Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez'in bir çocuğa cinsel istismarda bulunması sebebiyle yargılandığını duymayanınız yoktur herhalde. Bu ve bunun gibi birçok sapkın kişiliğin ellerini kollarını sallayarak yeniden aramıza dönebileceği bir düzenleme üzerinde çalışılıyor. Öneriler bu kadarla da kalmıyor; Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki evlenme yaşı 14 olsun maddesinin yanı sıra, eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin ve reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin maddeleri de yer alıyor.

Bloglarımız kapatılmış ve bizler bas bas özgürlük diye bağırıyoruz. Şu sözünü ettiğim maddelerin -bırakın kabul görmesini- gündeme gelmiş olması bile kadın ve çocuk hak ve hürriyetleri konusunda ne büyük bir yaradır. Eğri oturup doğru konuşalım; po.polarımızı yerinden kaldırmadan bile yapabileceğimiz ne çok baskı olduğunu, blogların kapatılması meselesiyle hepimiz çok daha iyi anladık. Peki kaçımız gerçek özgürlüğümüz için kıpırdandık?

Çok klişe bir slogan vardır; Susma, sustukça sıra sana gelecek!

Sıra bloglarımızı sessiz sedasız kapatmaya bile geldiyse, arkamızı döndüğümüz diğer alanlarda neler kaybettiğimizi varın siz düşünün.

Susuyorum, susuyorsun, susuyor...

|
SUS!
Ne komik değil mi? Birine 'sus' diyeceksin, o da susacak!
Kimi susturabilmiş ki bu zihniyet yüzyıllar boyunca?

Kimler zindanlara atılmış, kimler cezaevlerine konulmuş, kimler kelepçelenmiş, kimler işkence görmüş de susturabilmişler mi?
Adamın elinden işini, gücünü, evini, barkını, geleceğini, umutlarını almışlar da, kalemini alabilmişler mi? Kimlerin dilini sökmüşler de susturabilmişler mi?

Yüzyıllardır birileri "Sus!" demiş, birileri direnmiş. Hatta SUS dedikçe daha da dillenmiş.

Şimdi bu saçma sapan kapatma kararıyla "Susun!" mu denmeye çalışılıyor? E peki susalım; öykülerimizi burada yazmayalım, dantellerimizi burada tanıtmayalım, pastalarımızı burada tarif etmeyelim, fotoğraflarımızı burada sergilemeyelim, çocuklarımızın günlüklerini yine eski yöntemle tutalım... e olur, bir şey kaybetmeyiz biz. Ama bilmem farkında mısınız, siz bu kararınızla uyuyan deve bir çimdik daha attınız. Aman diyeyim, bizim oramızı buramızı böyle döner gibi kırparsanız, yarın öbürgün 'yandaş'larınızı düşümeye zorlarsınız. Sonra mazallah oyları kimden toplarsınız?

Neyse efendim, sözün kısası bendeniz şimdilik

www.gevezekalem.wordpress.com

adresinde ikamet etmekteyim. Çatıyı bacayı daha onarmadım ama yine de beklerim.:)) Buluşmak dileğiyle...

Var mısın 'Er'im?

|

Kanalları geziyorum. Kızın biri, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ekranda uzun süre 'zavallı' kızcağızın, makyaja bulanmış gözyaşları donup kalıyor. Neredeyse içim cızz edecek. Ama bu gözyaşlarının hiçbir önemi yok. Çünkü bu kız Show TV'deki 'Var mısın Yok musun' adındaki bir yarışma programında, alt tarafı para kaybetmiş olan bir kız. Bunu düşününce içim gerçekten cızz ediyor çünkü Türkiye bugün 15 cana ağladı, onlar için yürekten gözyaşı döktü. Anaları için hâlâ sütten yeni kesilmiş bebecikti onlar. "Var mısın, Yok musun?" diye sorulmadan soluğu asker ocağında aldılar. Zaten sorulsa da cevapları mutlak, "Varım!" olacaktı, "Gerekirse vatan için şehit olmaya varım!" Oldular da. Dün 'var'dılar, bugün 'yok'lar...

Erdal Sarızeybek. Bu ismi birkaç saat öncesine kadar duymamıştım. Ya da duyduysam, gördüysem, dinlediysem bile şimdiki kadar önemsememiştim. Bundan sonra, -ilk başta kitaplarını alıp okumakla başlayarak- sıkı bir şekilde takip edeceğim. Bu kadar çok insanın bildiği bu kişiyi tanımamamış olmamı kayıp olarak nitelendiriyorum.

Bu akşamki Kanal D Haber'in Aktütün saldırılarını yorumlamak üzere çağrılmış konuğuydu. Ölen evlatların haberini 'gerçek' gözyaşlarıyla izliyordum. Sonra bu kişi çıktı sahneye. Yürekli adam. İnsan. Tam PKK'nın musluklarının kesilememesi 'beceriksizliğinin' bu olaylara neden olduğunu anlatıyordu ki, Deniz Arman apar topar teşekkür ederek konuyu kapattı.

Ne oldu? Hani daha geçen güne kadar birbirinizin malını seriyordunuz pazara? Ha tabii, bunca askerin neden şehit olduğunun apaçık konuşulması hiçbirinize 'rant' sağlamayacak değil mi? Susturun bakalım, adam gibi konuşanları susturun. Peki bunca evden yükselen ağıtları kim susturacak?

Ironman

|
Ironman... Dünyanın en zor triathlon yarışı. Yarışçılar ilk bölümdeki yüzme yarışında 3,86 km.'yi, ikinci bölümdeki bisiklet yarışında 180,2 km.'yi ve üçüncü bölümdeki maraton koşusunda da 42,195 km.'yi aşmak zorunda.
"Benimle Ironman'e koşmaya var mısın?" diye soruyor oğul. Baba kalp hastalığını bile önemsemeyip, hemen veriyor cevabını, "Evet!"
Ve birlikte büyük yarışı tamamlıyorlar.

Buraya kadar her şey olağan. Ama yarışın hangi koşullarda tamamlandığını öğrenmek isterseniz, izleyin.

Elektronik posta yoluyla gelen bu filmi izlerken kolaylıkla ağladığımı belirtmek isterim. Kurulan güçlü bağların çok yalın bir ifadesi.
İyi seyirler...

Zendagi Migzara (*)

|

"En iyi kurgu, ancak gerçeğin gölgesi kadar iyi olabilir."
Kitabı bitirdiğimde aklımdan geçen yalnızca buydu. Ve bu, gerçek, içten, katıksız gözyaşlarımın daha da artmasına neden oldu.

Ben hiçbir kitabı bu kadar ağlayarak okumadım. Ve hiçbir zaman dünya çocukları için bu kadar üzüldüğüm olmadı.

Böylesi bir anlatım kurgu olamaz. Ve eğer bu kitap bir gerçekler öbeğiyse, ben bu dünyanın çok dışındayım. Gözümü, kulağımı her dâim dünyaya açık tutmam yetersiz. Tüm haberler yalan... Tüm konuşulanlar boş! Çünkü bir yerlerde bizlerin akıllarının alamayacağı, zihninin kabullenemeyeceği hayatlar yaşanıyor.

Ben iki yaşındaki oğlumun legolarını çoğaltmaktan bahsederken, kelimeler ağzımdan döküldüğü dakikalarda, Dünya'nın bir köşesindeki küçük bir can -ölse yine iyi- ruhunda açılan tamiri imkânsız yeni bir yarayla yaşama devam etmeye çalışıyor.

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini.
Daha dün okumaya başlayıp, hemen blogumda "Şu Anda Bunu Okuyorum" başlığında duyurduğum ve şu saat itibariyle(02:30), içimde insanlığa dair bir tiksinti, çocuklara dair her zamankinden daha fazla şefkat, burnumda kesif kan kokusu, kafamda kolay çözülmeyecek sorular, kalbimde cam kesiği sızılar bırakan kitap...
Ne Afgan tarihi, ne Afgan halkının çektiği sıkıntılar yaraladı yüreğimi. Bir tek ve en çok, çocuk aklıyla çocuk kalamamamın can çekişmesi oldu tüm bunları bana tattıran.
Ha bir de, ölümüne sadakat!

Kitap bitti. Bomboşum şimdi, tıpkı göz pınarlarım gibi. Birazdan kuzumu koklayıp uyuyacağım. Afganların sözü gibi; Zendagi Migzara. Yani; Hayat devam ediyor...(*)

Kor Yürekler

|


Karaydı gece, çok kara. İçi kadar kara...
Çıplak tepedeki tek ağaca doğru yürüdü. Geride bıraktığı, iki göz odasından cılız ışığın yayıldığı evden yükselen ağıtları hâlâ duyabiliyordu.

Ağacın geniş gövdesine yaslandı. Kendini bitkinlikle yere doğru bırakırken, kazağının ipleri gövdenin kabuğuna ilmek ilmek takılıp, sökülüyordu.
İniltiyle buruşturdu yüzünü. Islık gibi başladı ağlayışı ilk başta. Ve sonra ciğerleri sökülürcesine ‘ah’ladı dakikalarca, dövüne dövüne... O ağladı ağaç titredi, o ağladı toprak karardı, o ağladı gök yarıldı... İpinden kurtulmuş gibi döküldü deli yağmur.

Koluyla savuşturdu gözyaşlarını bir süre sonra. Elini iç cebine atıp, sigara tablasıyla kibrit çıkardı. Filtresiz sigarayı dudaklarına takıp, çaktı hemen bir kibrit.
Söndü.
Yine yaktı.
Yine söndü.
Yine, yine, yine...

Baktı kibrite. Uzun uzun baktı...

‘’ Ne ettim ben sana ateş? Ne ettim, ha? Hani dosttuk, yoldaştık biz seninle?
Güneş oldun; tohum sundum sana. Büyütüp fidan ettin.
Ocak oldun; aş pişirdim, kaç baş adam besledim.
Şimşek oldun; yağmur verdin, tasımı suyla doldurdum, hayat buldum.
Bir yanlışın oldu ağılımı yaktın; ama onda da bana dokunmadın.
Tütün sardım sana değdim; efkarımı toz duman ettin.
Hatta Kezban’ım oldun, içimde sevda olarak yandın, tutuştun; ama ‘o’nu da en nihayetinde benim ettin, sana şükrettim. İçimde bıraktığın parçanla dolandım Kezban’ıma, tek beden olduk; bize bir can verdin, oğul verdin.
‘’Bu oğul benim olduğu kadar senindir de,’’ dedim.

Ama sen ne yaptın?
Gidip bir mermiye dayandın, fişekledin, yüreğimin tam ortasına düşüp yangın yerine çevirdin. Beni bir kor yürekle yaşamaya mecbur ettin.

Ben sana ne attim ateş?
Varsa bir derdin benimle hesaplaşsaydın.
Toprağımın bekçisi er oğlumdan ne istedin?

Akıl Elden Gidiyor...

|

Ben bu kadar sabırlı mıymışım meğer? Bunca karı kaldıracak kadar güçlü bir dağ mıymışım?Yoksa sonradan mı gelişti bu yetilerim? Bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden...


Hani sabır da bir nevi cimrilikti? Hem de tembellik ve de korkaklıktı hani? Yersiz suskunluk, hareketsizlikti? Ah gevezem, nasıl da sallamışsın bir vakitler! Şimdi al başını iki elinin arasına düşün bakalım, sabır göstermeyip de ne yapacaksın?


Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Hem ne atıp satması, canını istese şıppadanak çıkarır verirsin. Burnu aksa için üşür, eli yansa yüreğin kavrulur, yastığına düşmüş tek tel saçı görünce öpüp koklarsın, bütün gün dibinden ayrılmadığı yetmezmiş gibi gece uykularında da sarıp sarmalarsın...


Evlat bu yahu! Sabır göstermeyip de ne yapacaksın?


Vallahi bilemiyorum; deliyle mi yoksa çocukla mı uğraşmak daha zor. İkisinin de ne istediği belli değil! Ne yapacağı, nasıl yapacağı... İkisinde de adamın canını yakan kontrolsüz bir güç! İkisi de gülerken bir bakarsın ağlamaya başlamış, ya da tam tersi. İkisi de nerede nasıl davranacağını bilmez, her yerde avazı çıktığı kadar bağırıverir, ya da ağlar, ya da sinirlenir... İkisinin de muzurluklarını derleyip toplamak için kan ter içinde kalırsın. İkisini de yedirmek, içirmek, giydirmek, yıkamak, oyalamak, bunlarla anlaşmak zordur be kardeşim! İkisiyle de yaşarken ancak uykudalarsa şöyle bir ohh çekebilirsin. İkisi de adamı ters köşeye oturtur!


"Dell, dell, delll..." diye ağlıyor, koşuyorum yanına. Bekliyorum ki bir şey isteyecek diye. Yok, çağırmasının hiçbir sebebi yok! Sonra tutturuyor, "Dit, dit, dit..." diye. 'Dit'iyorum çaresiz. Uzaktan gülerek bana doğru koşuyor, eğilip açıyorum kollarımı, yüzümde zevkten dört köşe olmuş bir ifade, az önceki krizleri çoktan unutmuşum bile. Tam yanıma geldiğinde çaaat! diye indiriyor şamarı, cinler şimdi tepemde!


Sebepsiz ve aralıksız mızırdanıyor saatlerce. (Ay lütfen birileri çıkıp, "Vardır bir sebebi," falan demesin, inanın ki yok!) İlgilensem, önüne her istediğini koysam, oyalamaya çalışsam şımarıklığı tavan yapıyor. Bırakayım ağlasın, desem; vallahi konu komşudan utanıyorum! Çocuğu bırakıp uyudu ya da gezmeye gitti kadın, çocuk da zır zır ağlıyor, diyecekler diye korkuyorum.


İnsanoğlundan başka sevgiye nankörlük eden bir canlı türü var mıdır yeryüzünde?


Şu iki yaş krizi midir ne haltsa bitse de, huzurlu hayat gül cemâlini bize de gösterse. Akıl tellerim koptu kopacak! Bir bakıyorum tuhaf çözümler üretmeye başlamışım kendi kendime. En son bugünlerde benim durumumu yaşayan tüm anneler için kökten bir çözüm buldum. Anlatayım da akıl sağlığımın hangi noktada olduğunu daha iyi kavrayın.


Bir arkadaşım bu sene İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde 'Kibbutz'larla ilgili izlediği bir filmden bahsetmişti; Children Of The Sun (Güneşin Çocukları). İsrail'in ilk 'kibbutz'unun parçası olan çocukların hikâyesinin anlatıldığı bir filmmiş. Anlattığı kadarıyla filmden o kadar etkilenmiştim ki, 'kibbutz'lar hakkında hemen birkaç adres karıştırmıştım. Kibbutz, siyonizm ve sosyalizmi birleştiren komünal bir toplum modeli. Bu modelde çocuklar aileleri tarafından değil toplum tarafından katı bir eğitim ve disiplin anlayışıyla eğitiliyor. Ailenin ekonomik sorumlulukları yok. Çocuklarla ilgili anne ve baba farklı bir ilgi ve sorumluluk yüklenmiyor. Kibbutz ilke olarak çocukların yetiştirilmesini ve eğitilmesini ortaklaşa yapıyor. Kibbutz çocuklarının çoğu eğitilmiş bakıcıların nezaretinde çocuk yuvalarında yaşıyorlar. :)))))))


Harika değil mi?:)


Günümüzde izine yaygın bir şekilde rastlanmıyor bu yaşam modelinin. Ama yakında bunun öncülüğünü yaparsam hiç şaşmayın.


Hah, bizim 'del, del, del del, dit, dit dit, dit' senfonimiz yeniden başladı. Eğer üç vakte kadar benden haber alamazsanız Bakırköy civarlarında arayın.


Küçük bir ip ucu; kapısında 'Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi' yazıyor.;-)


Sevgiler...

Beni Bunlar Korumasın!

|
.
İnsanlığımızı kaybettik, HÜKÜMSÜZDÜR!
-------------------------------------------

Dün 1 Mayıs olaylarına Şişli Etfal Hastanesi'ne atılan biber gazı bombası güne damgasını vurdu. Vali "yanlışlıkla atılmış" dedi. Ama olaya tanık olan Taraf Gazetesi muhabiri Ahmet Şık bu fotoğrafları çekti.
.

.
Şık, haberinde olayı şöyle anlatıyor: "Bizzat olaya tanık olmuş bir gazeteci olarak (...) Şişli Etfal Hastanesi'ne doğru bir grup kaçtı. Polis grubu kovaladı. O sırada atılan gaz bombalarından hastaneye giden yol ve hastanenin kapısı nasibini aldı"
.

.

Hastanenin bahçesine düşen gaz bombasına hem hastalar, hem de doktorlar tepki gösteriyor. Kantinden çıkan biri "Burası hastane ne yapıyorsunuz? Burada hastalar var, çocuklar var?" deyince asıl bomba o zaman patlıyor. Şık'ın da tanıklık ettiği olay şöyle gerçekleşiyor:

.

.

"Bu sırada hemen önümüzdeki polislerden biri okkalı bir küfür savurup yanındaki meslektaşına döndü: 'Ver lan şu bombayı' Hemen yerine geldi istek. El bombası biçiminde gaz bombasını eline alan polis bir anda kantinin içine atarak 'şimdi konuş bakalım' dedikten sonra arkasını dönüp gitti?

.

.

Şık, olayın gerisini şöyle anlatıyor: "Ama en az bizim kadar bombayı atan polisin amiri de şaşırmış olmalı ki, “Oha lan oraya da bomba atılır mı?” diye bağırmaktan kendini alamadı." .

.

Kantinin kapısına düşen ve içerisini bir anda cehenneme çeviren gaz bombasından kaçış yoktu. Kantinden kaçanlar bahçedeki gazdan etkileniyordu. Kadınlar, çocuklar ya da yaşlılar herkes payına düşeni aldı. Tedaviye getirdikleri çocukları gazdan bayılan bir aile ise acil servise gitmeye çalışıyordu koşturarak.

.
(Haberi buradan aldım.)