Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bana Bir 'Şeyhler' Oluyor! :)

|

Hayır efendim, bahsettiğimiz şey Yılmaz Erdoğan'ın bir oyunu falan değil, tamamen kişisel (biraz da ülkesel :P) bir anlatı olacak bu. İlginizi çekmezse diye uyarayım.

Bana sahiden bir şeyler oluyor şu sıralar; gaipten sesler falan duymaya başlıyorum.:) Korkacak bir şey yok, delirmiyorum, cinler falan da üşüşmüyor tepeme, merak etmeyin. Hatta bu yazı yoluyla size de bulaşacağını falan düşünenleriniz varsa, abartmasın lütfen.:) Sadece çok eğlenceli bulduğum sürecimi paylaşmak istedim sizlerle.

Mesela geçen gece (yanılmıyorsam 3:30 falandı) tam kafamı yastığa koydum, içimi çoook rahatlatan bir ses tam olarak şu cümleyi söyledi: "Eğer böyle düşünmeye devam edersen, tüm sorularının cevaplarını bulacaksın!"
İnsan bazen içinin sesini duyar ya, bu ses öyle bir ses değildi. "Nooluyo leyyn!" diye kafayı kaldırıp, karanlıkta adamın birini arandım resmen.

Benim karanlıkla ilgili tavan yapmış korkularım vardı bir zamanlar. Hatta geçmişte bu konuyla ilgili şu yazıyı yazmıştım. Ama sanki inat gibi, o yazıyı yazdıktan sonra karanlık korkum yeniden alevlenmişti.(eskisi kadar olmasa da...)

Sonra spiritüel mevzuulara daldıktan sonra(!) karanlık benim için eğlenceli bir alan haline gelmeye başladı.:) Daha da ironik olarak, karanlığı sevdim! Çünkü karanlıkta kendimi daha kolay tanıyabildiğimi, kendimle daha kolay yüzleşebildiğimi gördüm. Ve nasıl kabullendim bilmiyorum, karanlığın beni ruhsal anlamda ileriye götüreceğine inanmaya başladım. (Bu cümleden sonra delirmeye başladığımı düşünenlerin sayısı artacak kanımca.:P)

Gelgelelim geçen geceki şu sese... Normal koşullarda gece yarısı bu kadar net bir şekilde bir ses duyan kişi korkar aslında değil mi? Ben çok heyecanlandım!:) Nasıl desem, mutlu oldum. Kendimi normalin tersine güvende hissettim. Ama cümle kafama çok takıldı. Bir kere ben o anda hiçbir şey düşünmüyordum. Zaten uykusuzluktan bayılacak gibiyken, yastık burnumun dibine girmiş, kafa usul usul yumuşacık gömülmüş, adamda bir şey düşünecek hâl mi kalır? Pat diye dalarsın rüya alemine. Ama bu cümlenin bir anlamı olmalı; "Eğer böyle düşünmeye devam edersen, tüm sorularının cevaplarını bulacaksın!" Bundan daha "Yürü be koçum!" motivasyonu sağlayacak bir cümle var mıdır?

Tabii tüm olan biten bunlar da değil. Mesela çok rüya görürüm ama karesi karesine hatırladığım rüyalar çıkmaya başladı bugünlerde. En son, doğuma 10 günü kalan arkadaşımın tıpış tıpış doğuma gittiğini gördüğüm gün, birkaç saat sonrasında doğurduğu haberini aldım. Oysa rüyayı haber vermek için aradığımda sesi çok iyiydi ve hiçbir ağrı sızısı yoktu. Bunun gibi daha pek çok rüya var...


Düşünüyorum da keşke bu halimle Danıştay Başkanı olsaymışım. Belki o zaman ben de hukukun üstünlüğüne inanan ülkemin düşünü görürdüm. Diğer rüyalarımda olduğu gibi bu da gerçekleşirdi belki. O zaman kürsüye çıkar, müjdeli geleceği duyururdum;


Hatıra Sandığımdan Çıkanlar...

|
Neden geçmişe ait detayları unutmamak için, bir sürü işe yaramaz şeyi biriktirmeyi seçer bazı insanlar?
Ben onlardan biriyim. Ve o işe yaramaz şeyler her gün ışığına çıktığında, "Aaaa!" nidalarıyla gülümsetmekten başka bir şey katmamıştır bugüne kadar bana. Ama yine de onlara tutunmayı sürdürüyorum. Kıyamıyorum 'çöp' diye adlandırmaya.
Dün annemde yıllar önce bıraktığım üç koca koliyi, birkaç saat içinde üç küçük poşete sığacak kadar ayıklamayı başarabildim. Sakladığım kimi şeyleri çok akıllıca bulurken, kimilerine hiçbir neden bulamadım. Ben mi değiştim yoksa zaten onlar mı önemsizdiler?
Eve getirip -eşimin değimiyle- evdeki çarçöp kutularıma yerleştirdim bir kısmını. Ve bu kez geçmişe ait yeni detaylar yığıldı önüme. Bunlardan bazıları...


Bu dedemin hüviyeti.(!) Üzerinde 1946 tarihi yazıyor. Hangi zaman, nereden bulup da sandığa attım hiç bilmiyorum. Ama bunun bende olması beni mutlu ediyor.

Bu da annemle babamın nikah davetiyesi. Bir örneği daha yok kimsede. Bu da yalnız benim sandığımda duruyor. Benim için önemi bir yana, çok da zarif bir davetiye tasarımı olarak buluyorum.


Bu mektup ilkokul 3. sınıftayken anne ve babama yazdığım bir mektup.:) Okuyamayanlar için metnin aslı şöyle: "Kıymetli anne ve babacığım. Çiçeklerden biri kıymetli annem, biri de canım babam. Üzerine yazı yazdığım çizgiler de, küçük, mutlu ailemizdeki mutlu kişilerin yaşayacağı yıllar. Ben bizim ailemizi, daha doğrusu kişilerini bir şeye benzetiyorum. Ablamla beni, çiçeğini yeni açmak üzere olan gül tohumu, sizi de yani babamla seni kıpkırmızı, renkli açmış olan güle benzetiyorum. Sevgili anne ve babacığım, sizleri o kadar seviyorum ki, yanınızda olmama rağmen sizlere mektup gibi bir şeyler yazdım. (Sakın gülmeyin.) Yavrunuz (tohumunuz) Sema..." :)))))))))))



Bu da yanılmıyorsam üniversite yıllarımda annemin bana yazdığı bir not. Ne iyi yapmışım saklamakla...

Bu oldukça yeni denebilecek tarihlere ait bir hatıra. 2003 yılında doğu bölgelerine yaptığım gezide, bomboş bir toprak yolda bulmuştum bunu. Bir adres yazılmış, buna itirazım yok ama neden kişi ismi "Mehmet Kızı ..." olarak yazılmış pek anlayamadım. Kadının zaten soyadı var...



Bu da yine yenilerden, Atina Olimpiyatları'ndan iki bilet...


Bu bilet de Haydarpaşa-Gebze hattı tren bileti. Tarih oldukça eski 12 Nisan 1989... Tam 20 yıl...



Bu da üniversiteye başladığım sene 6 kişilik bir ekip olarak çıktığımız inter rail turundan biletler. Hayatımda yaşadığım en ilginç gezi olduğunu söyleyebilirim. Bu kadar sefillik çektiğim başka gezi olmamıştır herhalde.:) Uygun bir zamanda bu gezinin ilginç detaylarını da not etmek istiyorum.



Bunlar da yine eski tarihlere ait çeşitli ülkelerden paraların bir bölümü. Ne işime yaradığına dair hiçbir fikrim yok. Ama atamıyorum yine de. Eğer koleksiyon falan yapan biri varsa, söylesin göndereyim.:)




Bu kağıt parçasının oldukça tuhaf bir anısı vardır. Lise yıllarında kendime yaptığım bir alfabem vardı. Kimsenin anlamasını istemediğim yazılarımı bu alfabeyle yazardım. Bir gün yazdığım bu yazıyı okumak isteyen bir arkadaşıma, nasılsa okumayı beceremez diye verdim. Ama daha dakika dolmadan birkaç kelimeyi çözdü. Ben de hepsini çözer diye korkup, yırttım. Çöpten bunları bulup yapıştırmış ve metni çevirmiş. Yanına çeviri kağıdını da ekleyip, masama bıraktığı zamanı unutamam...:)


Bunlar sadece elime gelen birkaç tanesi. Bunca detay neden, inanın hiç bilmiyorum. Ama yeniden karşıma çıktıkları için mutluyum. Çünkü ne zamandır soğuyan kalemimi ısıtmam için bahanem oldular.
En son yazdığım yazıdan sonra bir daha hiç bu bloga uğrayamayacakmışım gibi geliyordu. Bazı şeylere -tıpkı bu hatıra parçalarında olduğu gibi- fazla anlamlar yüklüyorum sanırım. Alt tarafı bir blog, yazarsın ya da yazmazsın en nihayetinde. Ama sanki benim için Geveze Kalem şahsına münhasır biri olmuş ve ona uğramazsam dostluğumuz yitecekmiş gibi düşünüyorum.
Bir de;
Epey zamandır kahvemi yalnız içiyordum. Artık sizlerle içmeye hazırım. Kahvenizi nasıl alırdınız?:)

Bol köpüklü, şekerli günler dilerim...

Neden Kendimize Mektup Yazmıyoruz ki?

|


Sabah bizim kuzu kahvaltısını ederken ben de bir kahve alayım kendimi açayım dedim, geçtim bilgisayar başına. Belli bir amacım yoktu, maillerime baktım.

Niyeyse bir gönderide gözüken ismim rahatsız etti beni. Hiç sevmediğim şeydir; adım ve soyadım küçük harfle yazılıydı. Bu adres yahoo adresi ve bunu çok yıllar önce eşim açmış benim için. O zamanlar şirket mailini kullanıyordum, sonradan buna döndüm. Ama ayarlarını kendimce düzeltmeyi hiç düşünmemiştim.

Yahoo'yu biraz karıştırayım dedim, yeni sürümü yükledim. Bir de ne göreyim, ben sahiden milat öncesi posta kutusu kullanıyormuşum meğer.:) İnsanlar beni bir şeylere davet etmiş, profilimde blog yazılarım çıkmış, yaklaşık 1 yıldır kullanmadığım msn'e birileri beni eklemiş, sayfamı birileri ziyaret etmiş, kimi arkadaş listesine eklemiş kimi gözatıp kaçmış vs. vs. vs. Yani hiçbir yerde özelimiz yok anlayacağınız.:)

Her neyse konu bu değil; uzunca bir karıştırma sürecinden sonra adımın ve soyadımın baş harflerini büyük olarak düzelttiğimi düşünerek bir deneme yapmak istedim. Diğer bir mail adresime bu adresimden mail gönderdim. Hiçbir şey yazmadan gönderebilirdim ama ben yazmak istedim.

"Günnayyydıııın Sema! :) Bugün harika bir gün biliyor musun? Sen mutlu, huzurlu bir yaşam süren bir insansın. Hiçbir konuda korkuların yok. Hem zaten yaşadığın her şeyin dualiteden ibaret olduğunun farkındasın, bunu seçmiştin hatırlasana!;-) Şimdi, seni yine harika bir gün bekliyor. Sakın etrafa şöyle bir göz gezdirip, bugünü yaşamak için nereden enerji bulacağını falan düşünme. Sen her şeyin üstesinden gelebilirsin. Hem zaten ben senin enerjine hayranım!!!:)))

Seni seviyorum. Haydi bakalım gün seni bekliyor, kalk ve ona harika şeyler yaz.;-)"

Sabahın köründe sen kalk, kendine mail at! Olacak iş mi? E oldu ve de çok iyi oldu.:)

Bunu yaptığımı unutarak başladım günü yaşamaya. Sonra bir ara bizim kuzunun bilgisayarıma saldırdığını görünce, hemen kapatmak için girişimde bulundum ve baktım diğer mail kutuma yeni mailler gelmiş. Kapatmadan şunları bir okuyayım bari dedim. Listeye şöyle bir göz gezdirip Sema adında birinden gelen maili gördüm.:) Bu meseleyi o kadar unutmuşum ki, kim bu yahu dedim. (Not: Küçük pencerede soyad görünmüyordu.)

Maili açarken durumu kavradım nihayet. Ama yine de okudum. O kadar iyi geldi ki anlatamam. İnsanın kendisinden kendisine posta ulaşması ne güzel bir duyguymuş.:) Günüm o andan sonra harika gitmeye başladı, hâlâ da öyle. Enerjime diyecek yok! :)))

Bir arkadaşım anlatmıştı, bir dönem ciddi bir depresyon dönemine girmiş. Kendini o kadar yalnız hissediyormuş ki, moral bulmak için kendi kendine mail göndermeye başlamış.

Bunu bana olumsuz bir durum olarak anlatmıştı ama bence farkında olmadan iyi bir terapi yöntemi bulmuş. Tabii bu ne yazdığıyla bağlantılı...

Ben bu işi sevdim; artık zaman zaman kendime mail göndereceğim. Hatta işin suyunu çıkarıp bir yerlere yazılı kâğıtlar da saklayabilirim.:) Hoş bir sürpriz olur bence.

Tecrübeyle sabittir, deneyiniz. ;-)

(Not: Hâlâ adımın ve soyadımın başharflerini büyük olarak değiştirmeyi beceremedim. Hayat bazen ne tatlı oyunlar oynuyor.:))



Yuh artık!

|

"Dülülülüüüü..."

"Alo?"

"İyi günler,"

"İyi günler?"

"Geveze Kalem'le mi görüşüyorum?"

"Evet buyrun benim?"

"Geveze Hanım, ben Finansbank'tan arıyorum,"

"Evet?"

"Öncelikle yaptığımız görüşmenin kayıt altına alındığını bildirir..."

"Bir dakika, niye ki?"

"E güvenliğiniz için efendim."

"Kimin güvenliği?"

"Sizin güvenliğiniz efendim."

"Benim güvenliğimi sağlamak size mi kaldı?"

"..."

"Konuşmamın hiçbir şekilde kaydedilmesini istemiyorum, bu bir. İkincisi siz beni ne amaçla arıyorsunuz?"

"Bankamıza kredi kartı başvurunuz daha önce olmuş muydu efendim?"

"Hayır hiçbir şekilde olmadı."

"Biz size kredi kartı sunmak ve..."

"Benim sizin bankanızla şu ana kadar hiçbir bağlantım olmadı. Kart talebim de olmadı. Siz benim isteğim dışında bu kararı verip, üstüne bir de görüşmemi kayıt altına aldığınızı söylüyorsunuz. Size bu hakkı kim veriyor?"

"Peki, iyi günler diliyorum efendim. Çat!"

Yuh artık! Sicilimiz yedi kat yabancının elinde eleğe dönüyor, gıkımızı çıkaramıyoruz. Neymiş, güvenliğimiz içinmiş! Güvenli alanımı tehlikeye sokanlar da aynı adamlar, tutup tehlikeyi savuşturduğunu iddia edenler de. Oyuncak olmuşuz be! Uyandım uyanmasına da, ne yapacağımı bilemiyorum ki?

Bu yedi kat el adamlar, anamın kızlık soyadının birinci ve üçüncü harfine kadar biliyorlar, ben hâlâ blog denen şu alemde adımı -sözümona- saklayıp 'Geveze Kalem' diyorum ya, niye ki?

Güleyim bari.:)))

Huzurun Adı 'Barış'...

|
Açıyorum kollarımı, "Gel," diyorum ağız dolusu gülümsemeyle. Biliyor musun oğlum, ben hayatımda kimseye böyle 'gerçek' gülmedim. Hatta o kadar gerçek ki, bazen kendime ait olmadığını düşündürüyor bana.
Gözlerinde bakmaya doyamadığım o parlaklık; gülüşünün kristal kum taneleri, hesapsız heyecanın; küçük bedeninin Atlas dalgaları ve sadece sen yaştakilerin erişebileceği o mükemmel masumiyetinse; teninin katıksız süt damlaları oluyor kollarıma tüm varlığınla akarken.

Birkaç küçük adım boyu, ben de 'sen' oluyorum. O anda gözüme takılan her şey sen oluyor, sen kokuyor...
Seriliyoruz birlikte koltuğa. Sarmaşığı oluyoruz koltuğun. Zaman 'an'da kalıyor. 'Şimdi'de demirliyor... Hâlbuki kaç zamandır ne çok uğraşmıştım bunu başamak için, zihnimin çok sesli korosunu susturabilmek için... Çok kereler yaşadığımız bir şeydi bu oysa, hiç farkına varamamışım; sana dolandığım her anda, meğer 'tek' başımaymışım.

Emniyetteyiz, sıcağız, tokuz, mutluyuz, umutluyuz, huzurluyuz...
'An'ımız salt sevgi.
Senin adın Barış.
Barış olan, barış kokan her şeydeki gibi...

Korkunun, soğuğun, açlığın, mutsuzluğun, umutsuzluğun, huzursuzluğun, acının olduğu tüm dünya alanlarına, 'an'ımızın sevgisini genişletiyoruz. Birilerine değiyor, biliyoruz. İster acıyı deneyimleyen şu küçük kıza, ister bombayı salan helikopter pilotuna... Günceli kaplayan bu olaydan başka, yeryüzünde korkunun, acının ve sevgisizliğin bugünlerde gölgede kaldığı her yere değiyor sevgimiz. Sevgi her şeyi değiştirir, her şeyi yeşertir; biliyoruz. Ve bu yüzden biz, 'taraflı' sevgiye tutunmuyoruz.

Oğlum,
İyi ki 'Barış' adıyla gelmeyi seçtin bu dünyaya. Sana seslendiğimiz her an, farkında olsak da olmasak da barışın karşı konulmaz titreşimlerini yayıyoruz her alana.

Gözlerini kapatmadan az önce, sarılıp öpüyorsun. Nefesimi tutuyorum. Hissettiğim o muhteşem duyguyu tüm hücrelerime armağan etmek için, hapsediyorum bir süre içime. Ne mutluyum... Ne mutluyuz...

Oğlumun adı Barış...
'An'ımın tadı huzur...
Sevgimin uçları sonsuz...

Su...

|
Küçükken, hatta ilk gençlik yıllarımda (ve tam hatırlamasam da belki anne olmadan önceki dönemlerimde bile) 'tuhaf' bir hayali yaşardım. Kendime sürekli, şu anda gördüğüm her şeyin kendi yaratımım olduğunu ve bunların tümünü sadece hayal edip maddeleştirdiğimi söylerdim. Aslında her yer boştu ve ben baktığım her yerde kendi dünyamı yaratıyordum. Bir de, Alice Harikalar Diyarında öyküsü benim her zaman korktuğum ama deli gibi ilgimi çeken ve kendimi içinde hissetmekten büyük keyif aldığım bir öykü olmuştur. Gözlerimi kapadığımda Alice olurdum ve onun değil, kendi dünyamın şekillenmesine izin verirdim. Resim yapmak gibidir bu hayal oyunu. Dilediğiniz ne varsa koyarsınız resminize, istediğiniz renkleri kullanırsınız, istediğiniz kişiler ya da canlılar vardır etrafınızda. Hatta siz de hayalini kurduğunuz 'siz' oluverirsiniz. Belki özel yetenekleriniz bile vardır; bir yıldız tozu üflemeyle göklerde uçmaya başlarsınız.:)
Dün şu filmi izledim de, demek ki içimdeki öz bu hayalleri yaşayarak, gerçekliğine sığınıyormuş kimi zaman. Özlediği gerçeğine ulaşmak için beni dürtüklüyormuş belki de. Özetle; kuantum fiziği belgeseli denilebilir bu film için. Kuantum fiziğinin ruhsallıkla örtüştüğü, birbirlerini reddetmediği, birçok bilim adamı(kadını) ve kendini Ramtha'nın kanallığı(medyumu) olarak belirten J.Z. Knight'ın açıklamalarıyla adeta bilgi ve sezgi bombardımanına tutulduğunuz çok çok özel bir kurmaca-belgesel. Kurmaca kısmında, bir kadın karakterin içsel yolculuğunu izlerken, ben de aynı yolculuğun kendime ait kısmında bir yolcuydum. Alice dünyam yeniden açıldı önümde. Unutmuşum ve özlemişim bu hayalimi. Film ile o hayallerime yeniden dönmek ve üstelik bunların bilimsel bir dayanağı olduğunu öğrenmek hem şaşırttı hem de sevindirdi beni.
Her neyse efendim, asıl bahsini etmek istediğim konu başka. Daha önceleri adını ve çalışmalarını yarım kulak duyduğum fakat o zamanlar -nedense- hiç ilgimi çekmemiş olan bir bilim adamı; Japon Prof. Dr. Masaru Emoto. Önemli bir çalışması, izlediğim bu filme konu olduğu için hakkında daha detaylı araştırma yaptım. Kendisini suyun moleküler değişimiyle ilgili yaptığı çalışmalardan veya kitaplarından duyanlarınız olmuştur. Su kristallerinin dış etkilerle nasıl şekil değiştirdiği anlatılıyor bu çalışmalarda. Çeşitli türlerde müzik dinletilen su kristallerinin değişen şekilleri görülmeye değer. Ve bir de suyu kelimelerle etkilemek meselesi var. Bu benim gerçekten çok ilgimi çekti.
Çalışmalarla ilgili bilgilere ulaşmak için Emoto'nun "Emoto Peace Project" sayfasını ziyaret ettim ve orada Türkçe'ye çevrilmiş olan Suyun Mesajı kitabının çocuk versiyonunu gördüm. O kadar güzel anlatılmış ki.

Mesela bakın burada su şişelerinden birinin üzerine "TEŞEKKÜR EDERİM" ve diğerine "SENİ APTAL" yazılıyor. Farkı görebiliyorsunuz değil mi?
Ve bunlara da "BARIŞ" ve "SAVAŞ" yazıları yapıştırılarak denenmiş. Sonuç mükemmel.

"SEN GÜZELSİN" ve "SEN ÇİRKİNSİN" çalışmaları. Kendimizle barışık olmamız gerekliliğinin en net görüntüsü bu bence.

"UMUT" ve "UMUTSUZLUK"un harika bir sonucu...Emir ve ricanın önemi...Bu fotoğraf kitapta en sıradışı fotoğraf olarak geçiyor. Suyun üzerine "SEVGİ" ve "TEŞEKKÜR" yazıldığında, su kristali en görkemli kostümünü kuşanıyor.

Su, kendisine gösterilen şekillerden de etkileniyor. Bakın bu örnekte su şişesine kalp resmi çizilip yapıştırılmış. Sonuç; Muhteşem!


Daha fazlasını verdiğim linkteki kitapta bulabilirsiniz.

Şimdi tüm bunları yazmamın en özel sebebi şu ki; filmde şöyle bir cümle geçiyordu.

"Eğer suya bunu yapabiliyorsak, insanın ve dünyanın %70'i su olduğu düşünülecek olursa, bunlara neler yapmayız ki?"

Siz hâlâ düşüncenin gücüne inanmayanlardan mısınız?

Rağmen...

|
Tuhaf bir post başlığı değil mi?:)
En sevdiğim kelimelerden biridir bu. Kuvvetlidir. Bence 'Başarı'dan daha güçlüdür, 'Zafer'den bile. 'Umut'un kılavuzudur 'Rağmen'. İnancın direncidir. Duruşu sağlamdır. İçinde incecik bir inat da barındırır. Ama asla boşa bir inat değildir bu. Göğüs germedir. 'Bentlere rağmen' elde edilen şeyin değeri en yüksek mertebededir. Ve 'rağmen' hayal toprağında yeşerir. Hayal kurmamış bir insanın 'rağmen' meyvelerini tatması mümkün değildir.
Severim 'rağmen'i, hem de çok.

Doruk 8 yaşında. Büyüme sürecine tanık olduğum çevremdeki birçok çocuktan biri. Geçen gün birlikteydik. Bütün gün yapmakta tek keyif aldığı şey ayağının dibindeki topu, o odadan bu odaya, bu köşeden şu köşeye sürmek ve bana çaktırmadığını sandığı anlarda yumuşak alanlara şut atmaktı.
Bu halini görmek üzdü beni.
Bir yaşını henüz doldurduğu zamanlardı, hiç unutmam sarı bir vosvos arabası vardı. O kadar uzun süreler o kırık dökük arabayla oynuyordu ki, bir gün yanına yaklaşıp arabasını çok beğendiğimi söylemiştim. Masum bir memnuniyetle gülümsemişti. "Arabanın adı ne?" diye sorduğumda, yüzündeki gülümsemenin o kocaman merakla nasıl yer değiştirdiğini şimdiki kadar net hatırlıyorum. Amacım ona arabasının vosvos olduğunu anlatabilmekti. Önündeki Volkswagen amblemini gösterip, "Bak bunun adı 'vosvos'muş, buraya da adının baş harfini koymuşlar. Bizim arabamızın da adı var biliyor musun?" demiştim. Ve sonra onu bizim arabamızla, sonra da sokaktaki diğer arabalarla tanıştırmıştım. Doruk bir yaşını doldurduğu o aylarda hemen hemen tüm arabaların markalarını, duyanları oldukça şaşırtacak kadar ezberlemişti.
Okumayı da kendi kendine öğrendi, dört buçuk yaşındaydı. Yine birlikte olduğumuz bir gün kitapçıya gitmiştik. Kendi alışverişimin yanında ona da bir kitap almak istedim, seçimi ona bıraktım. Kalın bir kitap seçti. Daha çok resmi olan bir kitap seçeceğini umuyordum, ya da boyama kitabı falan. "Emin misin?" diye sordum, çünkü bu kitap ilkokul çocuklarının 1. sınıfta okuma yazmaya başladığı türden bir kitaptı. Israrla onu istedi. Eve döndüğümüzde inceledik kitabı. Fişlerden okumayı öğretmeye çalıştım, harfler, heceler vs. Birkaç gün sonrasında bana 'B' ile 'A'nın yanyana geldiğinde 'BA' olduğunu anlatmaya başladı. Ve bir süre sonra da 'O' ile 'KUL'un 'OKUL' olduğunu... Öğrenmişti.:)
Konuşması da çok düzgün gelişti Doruk'un. Daha ilk yaşının başlarında cümleler kurabiliyordu. Kelimelerin üstüne bastırarak düzgün söyleyebilmeyi beceriyordu. Hiçbir zaman çocuksu bir dil geliştirmedi. Ben de onun yanlışlarını hatırlatırken, bazı kelimelerin sahiden zor telaffuza sahip olduğunu fark ediyordum. Mesela 'Benzinci'.:) Kelime içinde iki kere frene basmak zorundasınız ve son hecede fren boşalıyor.:)
Yakın bir zaman önce de futbola merak sardı. Ama ne merak... Size İspanya liginin takımlarının oyuncularını bile sayabilir.:) Türkiye liglerinde kimin kimle ne maçı var, önceki senelere ait skorlar vs...
Okula başladığı ilk günler okul ona o kadar kolay geldi ki, başarılarından sıkıldı. Okuldan sıkıldı. Kendini futbola daha da kaptırmaya başladı. Sporla ilgilensin diye yüzmeye gönderiliyor ama aklı hep futbolda.

Geçen gün evin içinde başka hiçbir şeyden keyif almayıp, öyle boş boş top sürdüğünü görünce onunla konuşmak istedim. Bu işi (futbol) ne kadar dikkate aldığını öğrenmekti amacım.
"Hayallerin nelerdir Doruk?" diye sordum. Futbolcu olmak istediğini söyleyeceğini sanıyordum.
"Hayallerim mi?" diye sordu. "Evet, hayallerin neler? Hayal kurmaz mısın sen hiç?" dedim.
"Niye hayal kuracağım ki?" dedi. "Her şeyin hayalini kurabilirsin," dedim, "Sahip olmak istediğin her şeyin."
"Hayalle karın doymaz ki," dedi. "Hayaller yalnız karın doyurmak için değildir," dedim. Ve bana ardı arkasına hayal kursa bile gerçekleşmeyeceğini, büyüklerinin 'hayal kurma boşuna, otur dersini çalış' dediklerini, hayal kurmanın boşa zaman harcamak olduğunu düşündüğünü söyledi.

İçim sızladı.

Doruk, çevremde gördüğüm özel çocuklardan biri. Ve hayallleri kurumuş! Hatta hiç yeşermemiş bile belki. Dünya realitesiyle gözleri boyanmış insanların elinde kurutmuş hayallerini.

O gün kendime söz verdim. Çevresini saran bunca soğuk zihinli insana RAĞMEN, onun hayallerini yeniden yeşertmesi için fırsat yaratacağım. Ona hayal dünyasının, dünyalar içindeki en güzel dünya olduğunu elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Ve bu 'rağmen'min meyvesinden yeni tohumlar oluşturacağım.
Toprak zengin dostlarım, her hayal yeşerir. Yeter ki tohum atalım.
Sevgiler...

Doktor Bana Bir Çare...

|
"Buyrun, hoşgeldiniz."

"Teşekkür ederim."

"Oturun lütfen."

"Buraya mı?"

"Fark etmez. Zaten iki sandalye var, birisini seçin."

"Peki."

"Eveet, nedir şikayetiniz?"


İşte bu noktada sesim titremeye başlıyor, doktor elini çenesine koyup şöyle bir 'Hımm,' çekse, boynuna atılıp, "Ölmek istemiyorum doktor, kurtarın beniiii!" diye kopartacağım yaygarayı, o derece yani.

"Şu sol tarafımda, sırtımda, yani ciğerimde bir ağrı var. Yok yok, acı. Aslında yanma."

"Nasıl? Hem yanma, hem acı hem de ağrı mı var?"

"Evet." Oh, anladı.

"Peki en çok hangisi var, ağrı mı, yanma mı, acı mı?" Yok anlamamış.

"Yani hepsi var."

"Tamam o zaman ağrı var demek ki."

"Evet ama yanma da var. Böyle karıncalanma gibi."

Yok bu böyle olmayacak, belgelerle konuşmak lâzım. "Şimdi doktor bey, birkaç ay önce ben bir check-up'a girmiştim, tahlil sonuçlarım, filmlerim falan var, göstereyim mi?"

"Alayım."

Doktor belgeleri incelerken devam ediyorum, "Yani o zamanki doktor bir şey olmadığını söylemişti ama..."

"Ne kadardır oluyor bu ağrı? Yani yanma, acı, karıncalanma...?"

"Yaklaşık 1,5 yıldır. Önce iğne başı gibi bir yanmayla başladı, sonra giderek büyüdü alanı."

Bu arada belgelerin incelemesini bitiriyor. "Bu sonuçlar gayet güzel."

"Ciğerlerde bir şey yok mu?"

"Yok, temiz."

"Doktor bey acaba daha derinlemesine bir araştırma mı yapsak? Yani mesela bu röntgende kanser olup olmadığım anlaşılır mı?"

"Burada kanser olsaydı ben bunu görürdüm, yok öyle bir şey. Eğer içiniz rahat etsin istiyorsanız, isteyelim bir tomografi." Yani daha açıkçası koskoca profesörün söylediğine inanmıyorsan, bastır parayı için rahat etsin.

"E olur, görelim o zaman. Yani ben bu hastalıktan çok korkuyorum da..." İllâ çıkacak para...

"Midede yanma gibi şikayetleriniz oluyor mu?"

"Evet, zaman zaman."

"Ne zamanlar mesela? Aşırı yiyip içme sonrası mı, stres altında mı...?"

"Çok kahve tükettiğim zamanlar olur genelde. Bir de ağır yemekler sonrasında."

"Hı hı, anlıyorum. Geçin şöyle lütfen, bir muayene edeyim sizi....

Tansiyon 11-7, solunum rahat-açık, boğazda bir sorun yok, şurası acıyor mu peki?" Sırtımda bir noktaya öyle bastırıyor ki, acımaması imkânsız! "E acıyor tabii doktor bey, öyle bir batırıyorsunuz ki parmağınızı!"

"Peki burası acıyor mu?" Sırtımda az önce bastırdığı yerin simetrisinde bir yerlere bastırıyor bu kez. "Yok, orası acımıyor."

"Bakın aynı oranda buraya da bastırdım ama acımıyor dediniz. Demek ki az önceki yer, kuvvetli bastırmaktan dolayı acımıyormuş, değil mi?"

"Peki."

Muayene bitiyor, masasına oturuyor ve evraklarını doldururken konuşmasına devam ediyor.

"Yoğun stres altında mısınız?"

Sanki ömrümde stresin ne olduğunu hiç duymamaışım gibi bakıyorum doktorun suratına.

"Yani hayatınızda travmatik bir takım şeyler yaşıyor musunuz şu sıralar?"

Travmanın kelime anlamını geçiriyorum kafamdan; Deprem, sel gibi doğal felâketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehtid eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır...

Bu sorgulamadan sonra, "Hayır," diyorum. Ama şu son cümle var ya, 'kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar' bunu düşününce aklıma oğlum geliyor ve cevabımı yeniliyorum:

"Yani 2 yaşında oğlu olan bir annenin yaşadığı kadar."

"Anladım, yaşıyorsunuz demek ki. Bütün bahsettiğiniz bu sıkıntıların sebebi stres. Sıkıntılarınızın kanserle alâkası yok. Bir de midedeki bazı problemlerde etkiliyor sırtınızdaki o bölgeyi. Size iki ilaç yazacağım; biri mide ilacı, diğeri antidepresan. Bunları yemeklerden sonra...."

"Yani ben şimdi kanser değil miyim?" Bunu içimden kendime soruyorum, yüzümde aptalca bir sırıtış var. Valla ne yalan söyleyeyim son zamanlarda buna kendimi öyle inandırmıştım ki, yani doktor 'evet, öylesiniz' dese, hiçbir şey olmamış gibi davranacak kadar alışmıştım bu fikre.

"...tabii ağır yağlı yiceklerden, çaydan, kahveden, bir de özellikle çikolatadan uzak duracaksınız."

Çikolata mı? Aman Allah'ım, bu sonucu hiç beklemiyordum! Bununla baş edebilir miyim bilemiyorum! :P


* * *


Hastaneden ayrılırken, bir dönem öncesinde ciddi sağlık şikayetleri olan bir arkadaşım geldi aklıma. Aylarca hastalıktan şikayet edip durmuştu. Tahliller, ilaçlar, her şey belli bir hastalığı işaret ediyordu. Sonrasında tedavi biraz sonuç vermiş, hastalığı beklemeye çekilmişti ama bir süre sonra yine tüm belirtiler görülmeye başlayınca bu kez başka bir doktora gitmişti. Ben de sonuçları merakla bekliyordum. Sonrasında konuştuk, ne dedi doktor, diye sordum. Şaşkındı. Çünkü doktor tüm tahlillerin son derece normal çıktığını, yaşadığı bu sıkıntıların stress kaynaklı olduğunu söylemişti ona. Doğrusu ya, doktordan şüpheye düşmüştüm. Hatta "İyi bir hastaneye gittin değil mi? İyi bir doktor yani" diye sormuştum birkaç defa. Onun da oğlumdan birkaç ay küçük bir kızı var. Arkadaşımı çok yorduğunu biliyorum ama bir çocuğun bu kadar hastalık şikayeti sebebi olabileceğini düşünmüyordum. Bu veletler insanın dünyasını tepetaklak ettiriyorlar vallahi.:) Yine de ruhsal travma yarattığını söylemek haksızlık olur. ;-)

Mutlu bir şekilde hastaneden ayrılıp, oğlumu yuvadan almaya gidiyorum. Aldığım güzel haberi kutlamak için kendimize en yağlısından bir kentaki fırayd çikın ısmarlamayı kafama koymuşum bile. Amaan, diyet dediğin nedir ki, her gün başlanabilir... :)

Tam yolda yürürken karşıdan çok yaşlı bir adamın ağır adımlarla yaklaştığını görüyoruz. Yanımıza vardığında Barış'a sevecenlikle gülümsüyor, birkaç tatlı söz söylüyor. Sonra cebinden bir balon çıkarıp oğluma verip veremeyeceğini soruyor. Tabii ki, diyorum, çok memnun oluruz. Balonu alıp hemen şişiriyoruz, oğlumun gözleri parlıyor. Maşallah diyor adam, Allah bağışlasın diye de ekliyor. Ben de klasik olduğu üzere "Hepimizinkini," diyorum. Sonra ne gerek varsa, "Sizin torunlarınız da var mı?" diye soruyorum. Adam elini 'çoook' anlamında der gibi sallıyor. Ama cümlesine öyle devam etmiyor:

"Ne gezer kızım. Ben de değil ki torun, çocuk bile yok. Niye bu yaşıma kadar yaşayabildim sanıyorsun?"

:S

Geri Dönüşümsüzler...

|

Zihnimin en manzaralı köşesine yerleştirdiğim 'sembol klasörümü' bilen bilir. Ama şu anda, şimdi bu klasörü önce geri dönüşüm kutusuna ve kısa bir vedalaşmanın ardından sonsuzluk çöplüğüne göndermeye karar verdim.

Kuzuyla öğleden sonra oyun saatlerindeyiz. Yatağının üzerine oturmuş, bir yandan Bimbi, Zebbu, Soytarı ve Winnie'yle gündelik gösterimizi sergilerken, bir yandan da havaya baloncuklar saçıyoruz. İçeriden usul usul Pinhani'nin ezgileri takılıyor kulağımıza. Kâh eşlik ediyoruz, kâh dinliyoruz. Birden ok gibi fırlıyor kuzucuk. Kuzumun vazgeçilmezi 'Beni Al' ın notaları yayılıyor odaya. Salona gidip sehpanın çevresinde dönmeye, başını yukarı kaldırıp pamuk gerdanını sererek kıkırdamaya başlıyor. Ayaklar kendisince bir dansın ritmini tutmuş... Elimde, şişirilmeye hazır baloncuk çubuğuyla kalakalıyorum.

Beni al kucağına elini belime sar

Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar...

"Hemen kaydet! Şimdi!" diyorum kendime. Etrafa olanca dikkatimle göz gezdirip, tüm detayları zihnime bir bir kaydetmeye başlıyorum. Ve sürecin sembolü 'Beni Al' şarkısı, hemen yerleşiyor sembol klasörüme. "Yaşasın," diyorum, "artık bu ânı hiç unutmam!"

Ama yine aynı şey oluyor işte; mutluluk anımı kaydettiğim dakikalarda başlıyor içimde bir huzursuzluk. Niye oluyor bu bende, niye?

Yıllar sonra klasörün en eski kayıtlarına göz gezdirdiğimde, yaşanan mutlu zamanların o klasörde eriyip, geriye sadece kaybedilmiş anlara ait bir hüzün dumanı salacağını fark ediyorum. Yaşandı ve bitti! İyi ya da kötü. Eridi... Niye saklıyorum ki? O anı doyasıya yaşadım mı? İşte gerçek tadı oydu. O anda tattığım şeydi. Yıllar sonra taze kalmasını bekleyebilir miyim?

Tüm anılarımı silmek kararsızlığıyla bocaladığım günün sonunda, evin sessizlik saatlerinde, E.A.Poe'nun kitabını alıyorum yeniden elime. Okumaya başladığım ilk öykünün ilk paragrafındaki bir cümle, karara zorlar gibi çıkıyor karşıma:

"Ama nasıl kötü iyinin bir sonucuysa, yine aynı şekilde sevinçten de keder doğar. Ya geçmişte kalmış mutlulukların anısı bugünün acısıdır, ya da var olan ızdıraplar kökenlerini 'var olmuş-olabilecek' esrikliklerden(sarhoşluklardan) alırlar."

----

Zihnimin sanal ekranında soru beliriyor;

"Bu sayısız öğeyi kalıcı olarak silmek istediğinizden emin misiniz?"

İşaret parmağımı korkusuzca 'Evet' tuşuna dokunduruyorum. Sildim. Bitti. Hem bu ne kadar da gerekliydi...

Davulcu!

|

Neredeyse her gün yeni bir davulcu geliyor kapıya. Bugün üstüste iki tane gelince patladım. Diyaloğumuz aynen şu şekildeydi:

Ben: Bu ne yaa! Kaç tane davulcu mesken tutmuş buraları?
Davulcu: Biri daha mı geldi abla?

Ben: Ne biri yahu, her gün bir başkası geliyor. Daha az önce çaldı bir tanesi kapıları.

Davulcu: O buraların davulcusu değildir abla, açmasaydınız kapıyı.

Ben: Ay ne açacağım, adam kendi kendine girmiş apartman kapısından. Ben bekçisi miyim davulcuların, ona gir buna girme diyeceğim. Hem ben her gece otururum, daha hiç davul sesi duymadım.

Davulcu: Yasak abla buralarda, şikayet ediyorlar.

Ben: E niye para istiyorsunuz ki o zaman?

Davulcu: Biz yakın semtlerde çalıyoruz, duyarsınız belki.

Ben: :S La havle...


Aaah yurdum insanları...

Hayat...

|

“Poliiiis!” diye bağırarak uyandım bu sabah, saat 04:15’te.
Annem, babam, ben oturuyorduk rüyamda. Üst kattan gelen gürültüyle sus pus olduk. Ablamın eviymiş üst kat, az önce yanımızdan ayrılıp, çıkmış evine. Telefon ediyorum hemen. Uzun süre sonra açılıyor ve boğuk boğuk ağlama sesleri çalınıyor kulağıma.
Birden şahine dönüyorum, fırlıyorum yerimden. Fırtına gibi esip, dayanıyorum kapıya. Elimde kör bir balta… Bir yandan yanımdakilere, “Polisi arayın!” diye bağırırken, bir yandan sallıyorum baltayı kapının kilidine. Tekmelerle, omuzlarla zorluyorum kapıyı. Ve olanca gücümle bağırmaya devam ediyorum, “Poliis! Poliis! Poliiiiiiis!”

Hoş bir uyanma şekli değil bu elbet. Ama her şeyin rüya olması gülümsetiyor hemen beni. Rüyamı sorgulamaya başlıyorum; yapılabilecek en iyi şeyi mi yaptım? Kapıyı olanca gücüm ve olanca gürültüyle zorlarken, içeriden gelen seslere hakim değildim. Ev üst katlarda olduğu için hırsızın tek çıkış yolu daire kapısıydı ve bu gürültülerin yarattığı çaresizlik, onu daha zarar verici olmaya yönlendirebilirdi.
Ooof of! Uyku tutar mı şimdi beni?
Bir bitki çayı yapıp, doğruca balkona çıkıyorum. Daha rüyanın etkisinden kurtulamamışken kararıyor aniden ortalık. Eyvah, elektrikler kesildi! Hemen köşede duran çakmak ve mum geliyor aklıma. Tam alıp yakacakken gözüm önce ortalığı saran dipsiz karanlığa ve sonra gökteki yıldızlara takılıyor. İstanbul’da bu kadar yıldız var mıymış meğer? Pırıltılı pullar gibi göğe serpilmiş halleri hoşuma gidiyor. Vazgeçiyorum mumu yakmaktan, seyre dalıyorum etrafı.
Masum yıldızların aksine hiç de tekin görünmüyor ortalık. Siluetler seçilemeyecek kadar karanlık. Çevremdeki hiçbir evde cılız bir ışık dahi göremiyorum. Sessiz… her yer, her şey…
Bir ışık yaklaşıyor yolun öbür yanından. Bir polis arabası bu. Yanıp sönen tepe ışıklarını karanlığa çarpa çarpa yaklaşıyor. Ve sonra, ardından binaların dev gölgelerini uzata uzata kayboluyor ara yollarda.
Yine karanlık, yine sessizlik… Hiç bitmeyecekmiş gibi… Kötü haber elçisi gibi…
Ayak sesleri çalınıyor kulağıma, tıp, tıp, tıp… Dikkat kesiliyorum. Apartmanın bahçe kapısından geliyor; tıp, tıp, tıp… Ve giderek çoğalıyor aynı sesler. Küçük bir karaltı görüyorum. Ve sonra bir tane daha, bir tane daha… 4,5,6,7,8… En az 10 tane! Tıpır tıpır ayak sesleriyle bir köpek sürüsü! Neden çete olmak için geceyi beklerler? Onların illegal işlere bulaşması olası değil ki.
Dağınık hırıltılarla kayboluyor onlar da, yolun öte yanında.
Çayım soğumuş. Tazeleyip oturmak istiyorum. Ve karalamak… Bu geceki uykuyu karanlığa hediye ettik nasılsa, hem zaten sabaha ne kaldı ki?
Mumu yakıyorum. Sıcak bir ışıkla aydınlanıyor ortalık. Mum bana bakıyor, ben ona. Beş yaşındaki boncuk yeğenimin kendi elleriyle süsleyip püsleyerek hediye ettiği küçük mum bu. Işığı şimdi daha da sıcak yayılıyor ortalığa.
Ne kadar güvenli bir ışık olduğunu düşünüyorum mum ışığının. Görmek istediğin kadar yeri aydınlatır. Ama yalnız esintisiz alanda hayat bulur. Tıpkı hayaller gibi… Gerçeğin rüzgârına çıkartılmadığı sürece hayaller hep umudu besler, yeni hedefler filizler.
Hayallerin gücünü temsilen yerleşiyor ‘mum’, zihnimdeki sembol klasörüne.
Yazı masamın yüzeyinde yakamoz gibi dağılan mumun ışığı cılızlaşınca fark ediyorum günün aydınlandığını. Şimdi ortalık daha gürültülü, daha renkli…
Ben de günün dinamizmine eşlik edip kalkıyorum yerimden. İçimde çok özel bir heyecan var; minik oğlum bugün okula başlayacak. Eğitim hayatının ilk adımını 2 yaşında bir yuvada atacak. Gülümseyerek ve sessizce gidip yokluyorum; melek gibi uyuyor. Ve içimdeki heyecanı bastırmak için, çantasını hazırlamaya başlıyorum; yedek pantolon, tişört, ayakkabı…
Ahh hayat… Güzdüzle gece, gerçekle hayal, cesaretle korku, yerle gök kadar uzak iki ucun.
Ben ise arada kalmış bir yorgunum…

Öykü Yolculuğu

|
KARDEŞLER

Kaç kardeştik bilmiyorum.
En küçükleri bendim ve henüz saymayı bilmiyordum.
Öğrendiğimde ise hepimiz dağılmıştık.

Ferit EDGÜ
* * *
Günün birinde, yazdığımız öykülerden, geriye ne kaldığını sordum kendi kendime. Sözcükler, oldu verdiğim yanıt. Ressamların resimlerindeki renklerin, biçimlerin, çizgilerin, karşılığıdır yazdığımız öykülerdeki sözcükler. Birçok ressam, derdini dört-beş renkte, hatta iki renkte (siyah-beyaz) anlatabildiğine göre (dedim kendi kendime) niçin olaylara, betimlemelere, tiplemelere sırtımı dönüp, birkaç sözcükle öykünün özünü yazmayayım? Bir aforizma ya da mesel değil, maddenin çekirdeğindeki atom gibi öykünün çekirdeğini yazmak... Denedim. Deniyorum. Deneyeceğim. Bu arada, Aristotales'in Poetika'sından bir alıntı okudum bir dergide. Başlangıcın başlangıcı yoktur, diyordu Aristotales. Sonun da sonu yoktur. Ama 'orta'nın başı da vardır, sonu da. Yanlış anlamadımsa yazdığım bu öyküleri tanımlıyordu Aristotales. Çünkü okunduğunda görüleceği gibi (bunun için büyük bir çaba gerekmiyor) bu öykülerin ne başı var, ne sonu.Tam orta noktalara odaklanmış gibiler. Başını ve sonunu okura bırakmışım. Benzetmede kusur olmadığı doğru ise: Tanrı'nın bizlere yaşamı bıraktığı gibi.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Ömer Seyfettin'le başlar benim öykü yolculuğum. 'Yüksek Ökçeler' tümünü sollamıştır unutulmazlarım içinde. Çok üzülmüştüm, kadının arkasından dönen dolapları öğrendiğimde. Sindirememiştim. Hele ki yumuşak terliklerinden vazgeçmesi zayıflık olarak görünmüştü gözüme. Hadlerini bildirmemişti hiçbirine. Yaptıkları yanlarına kâr kalmıştı.
Bilmiyordum o zamanlar, demek hayatın aynasıymış bu. Yapılanlar, yapanın yanına kâr kalırmış...
Öykü dediğin okulda okutulurdu. Herkes kaç 'roman' bitirdiğinden bahsederdi. Tembel işiydi öykü okumak, o zamanlar. Büyürken ben fark etmeden kurumuş, Ömer Seyfettin'le filizlenen öykü dalım.
Uykudan önce 'kısa kısa bir şeyler okuyayım da uykum gelsin," dediğimde almışım elime çoğunlukla öykü kitaplarını. Aziz Nesin'den Deliler Boşandı, Şehirden İndim Köye, Burhan Felek'den Eski İstanbul Hikayeleri, Yaşar Kemal'den Bütün Hikayeler(Teneke, Sarı Sıcak, Pis Hikaye...) hep böyle zamanlarda okunup bitti. Zaten hepsi babamın kitaplığından seçmeydi.
Buket Uzuner'den Şiirin Kız Kardeşi Öykü, kurumuş öykü dalımı yeşertmeye başladı yeniden, çok sonraları. Ahmet Hamdi Tanpınar, Necati Cumalı, Erdal Öz, Tahsin Yücel, Pınar Kür, İnci Aral ve yenilerden birçokları bu dönemde okunmaya başladı. Sonra dergileri keşfettim; Varlık, İmge Öyküler, yenilerden Natos.
Şimdilerde ne çok şey kaçırmış olduğumu düşünür oldum, öyküye sırtım dönük okuma yıllarımda.
Arayı kapatamam, biliyorum. Ama iyi bir öykü okuru olabilmek adına şu sıralar, öykülerin -ustanın da dediği gibi- 'çekirdeğiyle' uğraşıyorum.

(Bu postu yazmama vesile olan Şule'ye teşekkür ederim.)
(Alıntı: Ferit Edgü - Binbir Hece - Can Yayınları)

DUVAR

|
"Ağlıyor musun?"
"..."
"Lütfen yapma, güçlü olmamız lâzım."
"Kaç saat kaldı?"

"Bilmem, taşınma şirketinin arabası sabah sekizde yanaşır kapıya. Hem ne önemi var ki? Dakikalarımızı üzüntüyle mi dolduracağız, hadi gel son zamanlarımızı yine sarmaş dolaş, mutlulukla geçirelim. Tanıştığımız ilk zamanı hatırlıyor musun?"

Gözünde birikmiş yaşlarla gülümsedi, "Nasıl unuturum."

"Yavaş yavaş süslüyordu seni. Ne yaptığını bilmiyordum, arkası bana dönük, camdan gelen ışığa döndürmüştü yüzünü. Birkaç gece hiç uyumadı. O heyecanlandıkça benim de merakım ve heyecanım artıyordu. Gerçi seni bana verip vermeyeceğini biliyordum o zamanlar."

"İlk olarak gözlerimi tamamlayışına hâlâ şükrediyorum. Varlığından haberdar olmuştum henüz tamamlanmadan."

"Ahh," dedi hüzünle gülümseyerek, "O sabah, daha güneş ilk ışıklarıyla parlarken aramızda, en sevdiği müziği açıp geçmişti karşına. Elinde kahve fincanı... Camları açıp doldurmuştu içeri ayazı ve yakmıştı bir sigara. Bana nispet yaparcasına gülümsüyor, didik didik ediyordu bakışlarıyla seni. Kahvesini bitirip son kez bakmıştı yüzüne, eline bir fırça geçirip, 'Hadi parlasın şimdi gözlerin!' demişti. Günlerden sonra ilk kez esnediğine tanık oluyordum, artık uyuyacaktı, belliydi. Tam kapıdan çıkıyordu ki son kez dönüp bakmıştı sana ve tutup, daha önce eski dostum saatin hâlâ üzerimde duran çivisine oturtmuştu. İşte o andaki duygularımı tarif edemem! Varlığın cemre gibi düşmüştü kalbime. Yeniden doğmuştum sanki. Gözlerim kamaşmıştı birden! Daha o ilk anda aşık olmuştum sana. Bir an önce yatağına gitsin ve seninle başbaşa kalalım istiyordum."

"Ya ben? Sımsıkı sarıp sarmalamıştın beni. Sanki yıllarca beni beklemişsin ve benim için o yeri hazırlamışsın gibi bir rahatlıkla gömülmüştüm içine. Güvende hissediyordum kendimi. Daha ilk anda vurulmuştum ben de sana..."

Uzun yıllar öncesine dayanıyordu aşkları. Uzun yıllar bir çatı altında, ruhlarından habersiz insanoğlunun her bir ânına tanıklık ederek yaşamışlardı aşklarını. Gecenin sessizliğini, kapının dışarıdan üstlerine kilitlendiği yalnızlık anlarını sabırsızlıkla bekler, hemen dönerlerdi yüzlerini birbirlerine. Aşkla geçen saatler boyu hiçbir gücün kendilerini ayırabileceğini düşünmezlerdi.

Çok hazırlıksız yakalanmışlardı bu ayrılığa. İnsanoğlu konuşuyordu, taşınmaktan bahsediyordu. Ve bir gün koli koli küçülünce ortalık, anlamışlardı ayrılığın gelip çattığını.

"Hayatım, yarın tablolarımı bizim arabayla götürelim olur mu? Kamyonda zarar görmesinler." dediğini duymuşlardı kadının. O anda yürekleri kor alevlerle dağlanmıştı. Ne zordu! Ne zordu bir ruha sahip olup, bedene sahip olamamak! Kaçamazlardı el ele, alıp başlarını gidemezlerdi aşklarını yaşayabilecekleri sessiz bir yere...

* * *
Koşuşturmacalar bitmişti, ıssızdı şimdi çatının altı. Kadın "Gel bakalım Şerbet Gula," diyerek uzandı duvardaki resme. İndirdi ve etrafında göz gezdirdi. Sonra elini usul usul duvarda gezdirdi, "Ne çok günüme şahit oldun. Öfkeme, sevincime, hüznüme, heyecanıma, söylenceme, sessizliğime, kahkahalarıma... Biliyorsun değil mi, dostumdun benim. Ama buraya kadarmış, başka dostlar edineceksin yakında. Ben seni unutmayacağım, sen de beni unutma..."

Elinde resimle uzaklaştı. Kapı kapandı.

Ağlamaya başladı duvar, yârinin isle çizilmiş izine bakıp olabildiğince ağladı...



(Not; Bu resim bana aittir. Hikaye de resmi yaparkenki sürecimi içerir. İsteyen bu resimle duvarın aşkına inanabilir. Ama ben yazarken kendimi öyle inandırmışım ki, bir gün bu evden taşınırsak onların yerine gerçek gözyaşı dökebilirim.:))

(Diğer bir not; National Geographic'e bir zamanlar kapak olmuş Afgan Kızı fotoğrafına dair bir belgesel izlemiştim. Yıllar sonra bu kızı yeniden bulma yolculuğunun anlatıldığı bir belgeseldi bu. Şerbet Gula, Afgan Kızı olarak bilinen fotoğraftaki kadının gerçek adıdır.)

Mim Zamanı :)

|

Sevgili Goddess Artemis 'Şarkı Klösörü' konusunda beni mimlemiş. Kendi listesine baktığımda onun da benim gibi 80'lerden kendini kurtaramamış olduğunu gördüm. :)

Doğrusu bilgisayarıma kayıtlı bir müzik klasörüm yok, çoğunlukla fotoğraflar gibi onları da bir an önce CD'ye kopyalar ve hafızayı mümkün olduğunca açık tutmaya gayret ederim.

Ama ne yazık ki kopyaladığım müzik CD'lerimi fotoğraflar kadar özenli muhafaza edemem. Ve aslında kitap gibi dizili CD rafları olanlara hep özenmişimdir. Bu mim bu sebeple benim en zorlandığım mim oldu. (Sevgili Biyo'ya saygıyla 'mim'i 'sobe' olarak düzeltiyorum.:P)

CD'lerimin olanca dağınıklığına rağmen klasik müzik serisini çoğunlukla bir arada ve dikkatle koruduğumu belirtmeliyim. Klasik müzik dinlediğini söylemek riskli bir durumdur günümüzde; hemen yaftalanırsınız, 'entelektüel' görünme derdinde olmakla suçlanırsınız, hatta ne hikmetse klasik müzik hatırlara hemen arabesk müziği getirir, sanki arabesk müzik dinliyor olmanın ayıbını(!) klasik müzik dinlediğini söyleyerek örtmeye çalışıyor gibi algılanırsınız.

Eğer müzik konusunda teknik bilgim olsaydı neden klasik müzik sevdiğimi açıklayabilirdim. Ama bu bana göre soyut sanattan neden hoşlandığınızı açıklayamamak gibi bir durum. Eline fırça alan herkesin bir tuvali kırmızıya boyayabileceğini sanırsınız. Ama bazıları öyle boyar ki neden olduğunu anlayamadan dış kabuğunuzdan içinize sızdığını hissedersiniz. Bilinmez hislerinizin yansıdığı bir ayna gibi görür, en değerli köşenize asarsınız, başkalarının "Bu ne ki şimdi?" deyişlerine aldırmadan... Zaten bence soyut sanatı özel kılan da budur.

Klasik müzik de böyle bir şey benim için, nasıl olduğunu bilemediğim biçimde, tanımadığım, varlığından haberdar olmamı sağlayan noktalarıma dokunuyor.

* * *

Yirmi üç yaşımda, henüz dört beş yıllık tecrübemle kendi şirketimin sahibi olmuştum. Piyasada tecrübeli biriyle ortaklık kurmuştuk. O dönemin bana gerek yaşam, gerekse iş tecrübesi anlamında çok şey kattığını düşünsem de, 'keşke'lerim de yok değildir; keşke bu kadar erken yol katedip, bu kadar erken soğumasaydım, gibi...

İşin tasarım, yönetim, planlama kısımları çok keyif veriyorsa da, para alışverişi kısmı hâlen daha uğraşmaktan imtina ettiğim kısmıdır. Ve o dönemde atölyelerin, malzemecilerin hesaplarını tutmak, ödemelerini yapmak işi de bana düşüyordu. (Ne yalan söyleyeyim, keşke 9-6 saatlerinde çalıştığım bir iş yerim olsa da azıcık dinlenebilsem, diye çok düşünürdüm.:))

Tekstil atölyelerini belki birçoğunuz gazete ilanlarındaki 'reçmeci', 'remayözcü', 'son ütücü' gibi sıfatlar sebebiyle biliyorsunuzdur.:) Yalan yok, eğitim seviyesi oldukça düşüktür. Eğitim seviyesi bir yana, algı seviyesinin düşük olması çoğukez zorlaştırır işinizi. E böyle bir ortamda klasik müzikten bahsetmek oldukça tuhaf bir durumdur.

15 CD'lik klasik müzik serisi siparişim iş yerime ulaştığında hevesle açmış çocuk gibi onları seviyordum ki bir atölye sahibi ödeme almak için geldi. Genç bir adam. İşle ilgili üç beş kelamdan sonra CD'lere bakmak için izin istedi. Sadece merakını gidereceğini sanıyordum ki gözleri parlayarak inceledi. Çok severmiş! En sevdiği bestecileri falan saymaya başladı. Hatta bazen kafası çok karışık olduğunda kendini bir orkestradaki müzisyen olarak hayal edip dinlediğinden, böylelikle rahatladığından bahsetti. Atölyecinin kafamda oldukça dağılmış profilini bir çemberle belirlemek istercesine (ki ne büyük bir hataymış sonra anladım) eğitim durumunu sordum; lise okumamış! Zaman içerisinde bu genç adam beni şaşırtmaya devam etti; mesela tahminimin ötesinde iyi satranç oynuyordu. :S

Şimdi bu mim konusuna uygun olarak bir klasör oluşturmaya kalksam, geveze kalemimin yardımıyla bu post epeyce uzayıp gidecek. Ben en iyisi buraya beğenilerimden birini ekleyerek sonlandırayım postumu. Hem Bugün baharın ilk günü, yakışmaz mı? ;-)


'Cemre'min Üç Hali

|
Böyledir Benim 'Cemrem'in Yolculuğu...

Önce aklıma düştü...

14 Mart 20..
"(...) 'Doğmamış çocuğa zıbın biçilmez'' denilir, ama aklıma doğdun, yetmez mi... Başlıyorum şimdiden senin için yazmaya. Korkma acelem yok, ne zaman hazırsan o zaman gel. Çünkü ben zaten yalnız seni bekliyorum, bir başkasını değil. Bunu sen de benim kadar iyi biliyor olmalısın..."

Ve sonra içime...

13 Ağustos 2006
"Haksız değilim elbet... Uykumun kaçması, saçma rüyalar, tuhaf gerginliklerim, heyecanım... Hiçbiri boşa değil! Çok önemli bir sonun başlangıcı bu.Ya da çok önemli bir başlangıcın öncesi SON! Bitenin de, başlayanın da önemi çok büyük! Şu sağ yanımdaki süslenmiş boş beşikte sen var olacaksın artık. Şaka mı bu? Küçücük bir can!
Sen içimdeyken mutluydum ben bebeğim. Hiç şikayetim olmadı senden. Bak, şimdi bile karnımın içinde itekliyorsun beni. Nasıl da mutlu olunası bir durum. Seninle ilişkimin şu ana kadar tecrübe ettiğim kısmı MÜKEMMELdi. Evet, sabırsızdım. Ama adım adım, çok değerli bir yolculuk paylaştık, senin öğretmenliğinde. Farkında değildin belki, eğittin beni, birçok şey gibi sabretmeyi de öğretttin, oysa ben sadece besledim seni. Ve SEVDİM! Taviz vermeden ve her güne ekleyerek sevdim. En mutsuz olduğum zamanlarda bile, içimde var olduğunu bilmek İYİ GELDİ BANA. Üzüldüm bazı zamanlar, hatta tutamadım kendimi sinirlendim birçok şeye. Ve nefret ettim kendimden, içimde sen olduğunu bile bile üzülebildiğim, sinirlenebildiğim için, sana daha doğmadan bu kötü duyguları tattırdığım için.
Ölüme kadar birliktelik için ayrılacağız bebeğim! Seninle bir ömür için, sensiz bir beden şart!
Şu ana kadar seninle yalnızca İÇİÇE bir yaşamı tecrübe edebildim, sen beni, ben seni görmeden tanımadan. Yalnızca hissederek... Bu yaşam güzeldi bebeğim... Şu yanımdaki süslenmiş boş beşik bir gün batımlık zamandan sonra dolacak. Ve ben eğilip seni kucaklayacağım. Dayayıp göğsüme, sana HAYAT akıtacağım. Yine tek bir beden gibi görüneceğiz iki ayrı bedenle... İki ayrı yaşam... Benim sana kadarki yaşamım artık bitiyor bebeğim. Yeni bir kimliğim daha olacak artık. Seni doğururken ben de doğacağım, yeni kimliğime doğacağım. Bugüne kadar edindiğim kimliklerin hepsini önemsiz bulacak kadar değerli olacak bu kimliğim. Kendimi tanıtmaya buradan başlayacağım. En son kazandığım ama en üstte taşıdığım kimliğim olacak bu kimlik, ANNE olacağım!
Barış'ın annesi...
Oğlumun annesi...
Yavrusunun anası...

Bu bir veda yazısı oğlum... Birlikte içiçe geçirdiğimiz günlerdeki eski kimliklerimize veda yazısı... Şimdi önümüzde MUHTEŞEM günlerimiz var, yeni kimliklerimizle bize sunulan. Umut ediyorum ki, muhteşem günler... Az sonra hava aydınlanacak oğlum. Sen beni, ben seni göremeden paylaştığımız ilişkimizi yaşayacağımız son günün ilk ışıkları parlayacak az sonra. Hadi, bunun da tadını çıkaralım! Önceki her birlikte günlerimizde yaptığımız gibi... Ve 14 Ağustos Pazartesi gününe, gözlerimizin ilk kez birbirine değeceği, kucak kucağa yaşayacağımız ilk günümüze, mutlulukla, sağlıkla, huzurla MERHABA diyelim. ''

Ve en son ömrüme...

14 Ağustos 2007
"Tanımlayamıyorum! Kelimelerim topak topak oldu. Zaten hepsi çapsız, değersiz, renksiz, ifadesiz, sönük, donuk, soğuk kalır bu hissi tanımlamamda. ‘Bir yerlerde var olmalı,’ diye düşünüp açıyorum yüreğimin en nadide yerlerinde sakladığım minik kelime sandıklarımı; en özel durumlar için kullanılmaya hazır, o hassas kelimeleri arıyorum, yok! Ve fark ediyorum ki henüz yeryüzünde hiçbir dilde kelime olarak karşılığı yok bu hissin, yalnızca yaşayanlara özel ve yalnız yaşanınca güzel.
Sana duyduğum tarifsiz sevgiden bahsediyorum bebeğim. O içime pamuk seli akıtan gülüşünü, alnına düşen ipek gibi kuş kanadı perçemini, tombul beyaz ‘süt kaymağım,’ diye bulandığım gerdanını, her ağzını araladığında bıkmaksızın ‘merhaba’laştığım inci tanesi dişlerini ve yonca gibi açılan o minik ağzını, avucuma konan, bana ‘deva’ gibi tutunan tombul, yumuşak ellerini ve tabii yanına en çok kelime yakıştıramayacağım ‘gözlerini’, tüm bunların bendeki hissini, bendeki aksini tarifle başlayacağımı sanırdım bu ilk doğum günü yazısına. Ben daha bunlara ne kelime, ne ifade yakıştıramazken nasıl becerebilirim ki her güne eklenerek büyüyen sevgimin tarifini?
Tam 1 yıl oldu bebeğim, doğumumuzun üzerinden 1 yıl geçti. İçimdeki son gününde yazmıştım, ‘…seni doğururken ben de doğacağım, yeni kimliğime doğacağım. ANNE olacağım!...’demiştim ya, doğduk ve çarçabuk da büyüdük işte. Bu ilk yılımız ne de güzel geçti değil mi? İnan ki seninle her günümün değerini bilerek ve milyonlarca kere şükrederek yaşadım. Ben senden önce de vardım ama itiraf etmeliyim ki tatsız bir ‘ben’mişim önceleri. Ben ki sevgiye delice tutkun, sevgiye gözü kapalı mahkum, senden sonra fark ettim ki aslında sevgiyi hiç bilmemişim. Denildiği gibi ‘herkesin sevgisi ayrı’ değil içimde, önce sen ve sonra artık kim gelirse…Çok şanslıyım, çok mutlu, çok huzurlu… Biliyorum, sen hayatımda var oldukça bu hep böyle sürecek. Anladım ki bundan sonra yaşayacağım her günüme ‘tarifsizliğin’ eklenecek. Çabalamayacağım boşuna; sana sadece ‘SEVİYORUM’ diyeceğim, ve hiçbir zaman bunun derinliğini anlayamayacağını bileceğim.
Belki söylemek için çok erken ama yine de sözümdür bu sana; her ne yaşarsan yaşa, ister gül, ister düşün, ister(gönlümden geçmese de) ağla, bil ki meleğim bir gölge gibi hep seni izleyeceğim. Sen daha düşmeden, yine o ‘deva’ ellerimi vereceğim. Yüreğim hep seni dinleyecek, sesim hep seni söyleyecek, senin için düşleyip senin için düşüneceğim. Ama dert etme, sen giderken senin çizilmiş o tertemiz yolda, bir düşüp bir kalkarken, önündeki kapılar kapanıp açılırken, doğrulara en düşlediğin yerden ulaşırken, gölgen olduğumu hiç bilmeyeceksin, sadece gönlün istediğinde ‘annem!’ diye dönüp geleceksin.
Bu gün bizim doğum günümüz bebeğim. Saatler geçtikçe buram buram heyecan kokuyor ortalık. Dönüp dolaşıp, karanlıkta melek gibi uyuyan silüetine dalıyorum. Seninle yaşayacağımız daha nice özel günlerin hayaline bulanıyorum. Yine tarifsizlik basıyor yüreğimi. Söyleyecek kelimelerim bitince gözyaşına sığınıyorum. Akıtmam lazım bir yerlerden, ister gözyaşından ister kelimelerden.
Canım oğlum, bebeğim, benim tatlı meleğim;Varlığın varlığıma hayat kattığı için sana teşekkür, Yaratan’a da şükrediyorum. Ve her zaman söylediğim, söyleyeceğim o en nadide değerdeki cümleyle yeni günlerimize, yeni yılımıza ‘merhaba’ diyorum; SENİ SEVİYORUM…

Ödül

|
Dayatmalara karşı âsileşen ruhum gereği olsa gerek, tıpkı diğer 'özel' günler gibi sevgililer günü de hiçbir şey ifade etmez benim için. Niye benim sevgimin taçlandırılması gereğine birileri gün belirliyor ki? Meselenin nasıl başladığı konusunda gayet bilgim var ama olay ipini koparmışçasına 'gül', 'yemek' ve 'hediye' üçgeninde dönüp duruyor uzun yıllardır.

Üçgenin bir noktasına bu sene biz de dokunduk tesadüfen. Yurtdışında yaşayan arkadaşlarımız ailevi bir meseleden dolayı hesapta olmadan Türkiye'ye gelmek zorunda kaldılar. Onlarla görüşebileceğimiz tek gün dündü. ''Bir yerde yemek yiyelim,'' denildi. E malum dün sevgililer günüydü ya, sokak arabasında nohut-pilav da yeseniz, en azından tabağınızın kenarına kırmızı bir gül iliştirilmiş olması olasıdır. Dolayısıyla gittiğimiz mekânı kırmızı tüllerle, pullarla payetlerle, üstüne bir de olağan dışı canlı müzükle donatılmış halde bulmamız şaşırtmadı bizi. Hele ki her masada gözgöze şarkı söyleyen, birbirine kırmızı güller uzatan çiftler hiç mi hiç şaşırtmadı. Aşk, sevgi güzel şey de, hani herkes aynı mekanda aynı romantizmi yaşayınca komik geliyor bana. Anlayacağınız malzemesi boldu dün gecenin, keyifle izledim ortamı.:)

Ama bir masa vardı ki orayı izlemek ayrı bir keyifti. Son dönemlerde oldukça çarpıcı bulduğum bir televizyon dizisinin çok sevdiğim bir oyuncusu vardı masada, hem de bir kol boyu mesafedeki yan masamızda. Bahsi geçen dizi Atv'de yayınlanan Parmaklıklar Ardında. Bilen bilir de bilmeyenler için, bir hapishanenin kadın koğuşunda yaşanılanların anlatıldığı, senaryosunun yanı sıra iyi oyunculukların da göz doldurduğu bir dizi olduğunu söyleyerek özetlemiş olayım. Ve bahsi geçen kişi de o dizide savcı rolünü oynayan İsmail Düvenci.

Kısa süren selamlaşma faslından sonra nasıl olduysa iki masa arasında tatlı bir sohbet başladı. Buz alışverişi, fotoğraf çekimini rica etmelerden sonra sevgili İsmail Düvenci'nin önüne koyduk hemen bulabildiğimiz ilk kağıt parçalarıyla kalemi. E bir imza almadan olmazdı.;-)

Sanırım bizim yarı aptallık yarı hayranlıkla yazdığı kağıtları okuyup, birbirimize göstermemizi ve üstüne yaptığımız sohbeti gözlemiş olacak ki bir süre sonra yanımıza geldi ve masamızı bir anekdotla şenlendirdi.

''Adem babayla Havva ana sıradan bir gün yaşıyorlarmış. Havva bir ara sessizliği bozup sormuş Adem'e, 'Adem, beni gerçekten seviyor musun?' Adem sağına bakmış, soluna bakmış ve demiş ki, 'Başka ihtimalim var mı?'''

Bakmayın benim böyle kuru kuru anlattığıma, onun dilinden süslenip püslenmiş halini dinlemek gerçekten güldürdü bizi.

Masamızdan ayrılmadan evvel kendisine çarçabuk, 1,5 yaşındaki oğlumun neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde oynadığı dizinin fragmanlarında dahi dikkat kesildiğinden bahsettim. (Elbette ki diziyi kendisine izlettirmiyoruz. Hatta çoğu kez o saatte uyanık olduğundan biz bile izleyemiyoruz. Ama fragmanları çıktığı anda dikkatini dağıtmam mümkün olmuyor. Hemen ortalıkta kumanda arayışına geçiriyoruz kanal değiştirmek için. Çocuk eğitimi hassas olduğum bir konu. Biri tutar da haksız eleştride bulunur diye açıklamak istedim.:))

Ancak bu saatleri, diyalogları post yapmamı gerektirecek olaylar bunların hiçbiri değildi. Oğlumla ilgili açıklamayı yaptıktan sonra normal olarak gülümsemesini ya da 'ilginç,' 'tuhaf,' 'gerçekten mi?', 'ah ne hoş!' falan gibi şeyler söylemesini bekliyordum. Ancak kurduğu ilk cümle şu oldu, amacını belli edercesine, ''O zaman oğlunuz benim kızımın dizisini de izliyordur.'' Yine bilmeyenler için açıklama yapmış olayım, Ceyda Düvenci İsmail Düvenci'nin kızıdır ve o da şu sıralar Binbir Gece adlı bir dizide rol alıyor.

Şimdi şöyle düşünüyorum; oğlum yaşındaki bir çocuğun bile kendi oynadığı diziye ilgi göstermesini bir iltifat, beğeni olarak alıp, kendini hemen alaşağı ederek kızını övgü masasına yatırmak istedi. Yaptı da; ''O da şu sıralar çok iyi adımlarla ilerliyor, biliyor musunuz? Hatta yakında birlikte bir film projemiz var...'' diye sözlerini, yeni projelerinden de detaylıca bahsederek sürdürdü.

Ne güzel diyorum, ne güzel! İnsanın evladıyla gurur duyması ne güzel. Anne babalar her ne kadar 'koşulsuz sevgi' verdiklerini düşünüp söyleseler de, bunun başarılarla ödül olarak sunulmasını içten içe bekliyorlar galiba. Hatta hadi itiraf edelim, hangi birimiz çocuklarımızı en iyi yerlerde görmeyi hayal etmiyoruz ki? Çoğu kez, 'aman sağlıklı olsunlar, mutlu huzurlu olsunlar, kimseye muhtaç olmasınlar da...' gibi dileklerimizi sıralarken, içimizdeki saklı ben başını çıkarıp, 'e ama başarılı olsunlar, yükselsinler, isimlerini duyursunlar...' demiyor mu ki?

Çocuk-Çocukluk

|
Bu yazıyı yayınlayıp yayınlamak konusunda çok düşündüm. Oldukça hassas bir konu, en başta benim için. Kelime oyunlarında yeni kelime 'Çocuk-Çocukluk' olarak önümüze geldiğinde tam da bir reklamın tetiklediği çocuk olmak kavramı üzerinde düşünüyordum.

''Her çocuğun çocuk olmaya hakkı vardır,'' sloganıyla çıkmıştı bu kez reklam, önceki ''Kirlenmek güzeldir,''in devamı niteliğinde. ''Kirlenmek güzeldir,'' iyiydi, etliye sütlüye dokunmadan, en fazla anaların başını biraz daha ağrıtacak çocukça özgürlükleri hatırlatıyordu. Ama ''Her çocuğun çocuk olmaya hakkı vardır,'' cümlesi, öyle herhangi bir deterjan reklamında kullanılacak kadar hafif değil. Tamam, reklam gerçekten güzel; birey olma, insan olma yolunda keşfetmenin önemi vurgulanıyor, araştırmanın olumlu getirilerinden bahsediliyor ve özetle çocuklara konulan gereksiz engellemelerin robottan farksız bireyler yetiştirmek anlamına geldiği vurgulanmaya çalışılıyor.

Ama her çocuk, çocuk gibi yaşayabilme hakkına doğuştan sahip olamayabiliyor. Fakir fukara edebiyatı değil yapmaya çalıştığım. Elbette ekonomik imkanlar da çocuğun cocuk gibi yaşayabilmesinde yadsınmaz bir etken ama bundan da önemlisi; sağlık koşulları.

Başta da dediğim gibi yayınlamak konusunda tereddüt ettim bu yazıyı. Çünkü duygu sömürüsüne olabildiğince açık. Fakat bugün tam da bu kararsızlığımın üstüne aldığım bir mail şaşırttı beni. Bana yeniden bu konuyu hatırlatırcasına uzun uzun kaleme alınmış bir maildi. Hem de herhangi birinden değil LÖSEV başkanından, zincirleme devam ederek bana kadar ulaşmış olan bir maildi. Sonunda yayınlamaya karar verdim ama yaşadığım, birebir gördüğüm, içimi tarif edilmez acıtan detayları bu yazıda bulamayacağınızı belirtmek istiyorum.

İşten henüz ayrıldığım zamanlardı; iki iş yeri arası bilinmez süreli soluklanma zamanı. Daha nasıl bir duygu olduğunu anlayamadığım, koşuşturmacalarla geçen ilk haftalar... E telaş oluyor kişide haliyle; Evin el sürülmemiş hangi noktalarına el atsam? Planladığım hangi uğraşlarıma vakit ayırsam? Kendimi şöyle özgürce hangi dış mekanlara salsam? Neler okusam, neler yazsam? Hangi arkadaşlarımla görüşsem? Ailemle neler yapsam?...düşünceleri içinde çoğunlukla hiçbir şeye başlayamadığım ama ne hikmetse epeyce yorulduğum bir koşuşturma durumu...

Evde geçirilecek günler, henüz ayrılmadığınız iş yerinizdeki masa başında hayallerinizi süslerken 'her gün öğleye kadar uyumak' gelir ya ilk olarak insanın aklına, nedense o günler gelip çattığında vücut saatiniz bunu dinlemez ve siz istediğiniz kadar kendinizi yastığa gömün, en geç 8 olmadan kalkarsınız her sabah.

O günlerde denk geldim TRT'deki bir sabah programına. Neredeyse gün aydınlanmadan yola çıkmaya alışmış vücut saatimi ancak 7'ye kadar oyalayabiliyor, sonra ne yapacağımı bilmez bir halde TV'nin başına çöküyordum. Afyonum patlayana kadar beni oyalayan bir programdı bu; Pınar Altuğ'un sunumuyla, kadın programlarının vazgeçilmezi mutfak sohbetlerinin yanı sıra, -TRT terbiyesinden midir bilinmez- aklı selim konukların katıldığı ve kayda değer konuların konuşulduğu ender programlardan biriydi bence.

Bir gün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Onkoloji Çocuk Bölümü Başkanı olduğunu hatırladığım bir kadın konuk katılmıştı programa. ''Çocuklarımız için gönüllü resim öğretmenleri arıyoruz,'' dediğini duyduğumda dikkat kesilmiştim. Bölümlerinin, klasik hastane görünümünden çıkarılıp çocuklara uygun şekilde yeniden düzenlendiğinden, bir psikolog eşliğinde oyun alanlarında etkinlikler düzenlediklerinden, onların küçücük yürekleri ve bedenleri için ağır sürecin ellerinden geldiğince hafifletilmesi için uğraştıklarından bahsediliyordu özetle. Telefon numaralarının yeniden görünmesini bekleyip aradım hemen. Aslında uzun süre meşgul sesi alacağımı ve epey zaman sonra biriyle diyaloğa geçeceğimi sandığımdan şaşırmıştım bu kadar çabuk bağlanmış olmama. Son derece ilgili bir ses beni eğitimimle, medeni durumumla, çocuk sahibi olup olmadığımla ilgili soruşturduktan sonra, asıl görüşmeyi yapmam gereken kişinin telefon numaralarını verip, birkaç saat sonra aramamı söyledi.

Sabırsızlıkla geçen birkaç saatten sonra aradım. Bölüm başkanıyla görüştüm. Bana haftanın bir gününü oraya ayırmamı ve her hafta aynı günde orada bulunmamı tembihledi. Çocukların sandığımızdan daha kolay alışkanlık kazandığından ve beklentileri gerçekleşmediğinde hayal kırıklığı yaşadıklarından bahsetti. Hayal kırıklığının, zor bir tedavi sürecindeki lösemi hastası minikler için istenen en son şey olduğunu ekledi.
Bir günün yetmeyeceğini daha fazla sürelerde orada bulunmak istediğimi söyledim. Telefon görüşmesini daha fazla uzatmadan, konuşmalarımızı yüzyüze sürdürmemizin iyi olacağını kararlaştırdık ve ben hemen ertesi gün Cerrahpaşa Hastanesi'nde aldım soluğu.

Otoriter bir kadın olduğunu ve çevresindekilere öğrenci, görevli, gönüllü ya da ebeveyn olarak ayırmaksızın aynı sert tutumuyla yaklaştığını belirtmeliyim. Yalan yok, başka zaman başka koşullarda hoşlanmayacağım bu davranış biçimine saygı duydum. Benimle, etrafını kuşatmış öğrencileriyle aynı tonda, azarlar gibi konuşuyordu. ''Siz şimdi hep geleyim falan diyorsunuz ama bu işler bu kadar kolay değil. Bugün hevesle 'her gün' diyeceksiniz sonra başka şeyler bunun önüne geçecek, aksatmaya başlayacaksınız. Ama sizi görmeye alışmış yavrularımız bunu anlamayacak ve gelmediğiniz günlerde üzülecekler...'' gibi sert de olsa gayet mantıklı bir yaklaşımla haftanın bir günü -ve hep aynı günü- orada bulunmaya iknâ etti beni.

Psikologlarıyla tanıştırdı hemen akabinde. Sabah çayı eşliğinde oldukça önemli bilgiler aldım. Hafif bir burun akıntısında bile asla orada bulunmayacaktım. Çocuklarla yakın temasa mümkün olduğunca geçmeyecektim. Yürümekte bile zorluk çekenler vardı içlerinde, gelişi güzel her yerlerinden tutulup kucaklanmayak, önce kendisinin her çocuğa yaklaşma biçimini gözlemleyip hangisine nereden dokunmam gerektiğini öğrenecektim. Maskelerini takmamış olan çocukların maskelerini takacak, itiraz edenlere bunun gerekliliğini uygun bir dille anlatacaktım. Ve asla isimlerini unutmayacaktım, bu onlarla iletişimimin ilk adımıydı. Bu çocuklar korkmuş çocuklardı ve karşısındaki her yabancıya muhtemel acı çektirecek kişi gözüyle bakıyorlardı. Onların güvenlerini sağlamalıydım. Her çocuğu resim yapmaya, oyun oynamaya ya da başka şeylerle meşgul olmaya zorlamayacaktım. Orası bir okul değil, çocukların tedavi sürecinde kendilerini normal koşullarda hissetmelerini sağlayacak bir oyun alanıydı. Daha ilk baştan odaların neredeyse kendi odaları gibi düzenlendiği gözümden kaçmamıştı. Tüm bunların yanında ileriki bir dönemde kendime koyduğum kuralsa asla beyaz giymemem gerektiği olmuştu. Oyun alanından giren her beyaz kıyafetli kişiyi kendilerini oradan götürecek hemşire zannedip hep bir ağızdan ağlıyorlardı.

Belli saatler çocukların mecburi dinlence ve tedavi saatleriydi. Aslında oyun alanı öğle tatilleri hariç hep açıktı ama çocuklar belli saatlerde daha çoğunlukla orada bulunuyorlardı. ''Birazdan oyun alanının kapısına doluşurlar. Gidip açalım,'' dedi ismini ne yazık ki hatırlayamadığım genç psikolog.

Küçük masalar, sandalyeler, duvarlarda resimler, etrafa serpiştirilmiş oyuncaklar, birçok resim malzemesi, televizyon, dvd ve üç adet bilgisayar... Hepsi gönüllülerce alınıp hediye edilmiş eşyalarla kurulu, küçük bir yuvadan farksız oyun alanı...
Tek tek doluşan miniklerin bir kısmı olabildiğince neşeli, bir kısmı, yorgun, bir kısmı korkmuş ve bir kısmı da her an tetikte görünen haldeydi.
Onlar doluşmadan hemen önce psikologdan hastalık hakkında genel bilgileri, tedavi sürecini ve bu miniklerin yaşamak zorunda oldukları acıları dinlerken epey gözyaşı dökmüştüm. Güçlü olup olamayacağımı sordu. Güçlü olacağımın sözünü verdim. Yalan söylüyordum.

Aslında burada aklımda iz bırakan birçok miniği anlatabilmek isterdim. Ama yazının başında belirttiğim nedenlerden dolayı bunu yapmayacağım. Sadece birini eğlenceli bulduğum için yazabilirim; biri koridor boyu tekerlekli sandalyeyi araba gibi sürmeye bayılıyordu. Gürültüler üzerine çıkıp baktım, o halini gülünce gülümsedim. ''Beni buna bindirsene?'' dedi. Bindirdim ve o günden sonra beni her görüşünde koridorda onu gezdireceğim zamanı kolladı durdu.:)
Uzaktan bakıldığından çok çok daha zor bir süreç yaşadıklarına tanık olduğumu söyleyebilirim. Her hafta gittiğimde gözlerim çarçabuk hepsini tarıyor, göremediklerimin odalarına gidip bakıyor, kendimce yoklama alıyordum.
Birçoklarıyla epeyce yol katetmiştik; kimisi için Sema Abla, kimisi için Sema, kimisi içinse öğretmen olmuştum. Hoşuma gidiyordu. Ama psikolojik olarak benim gibi çocuk delisi, yufka yürekli biri için hiç de kolay geçen günler değildi. Nitekim bir gün sayım sonucu her zamankinden farklı çıkınca daha fazla bu duygu yoğunluğunu kaldıramayacağımı anladım.

Gönüllü olarak bu çocuklar için bir şeyler yapabilme şansımı orada sonlandırmıştım. Maddi olarak yapabilirlik gücüm ise yürütülen kampanyalarda sms göndermek, internet adresine tıklamaktan öteye gidemiyor.
Bu yazı bir kampanya duyurusu değil. Ama keşke öyle olsa. Şu an bu yazıyı okuyan bir kişi bile(miniklerin yaşadıkları sıkıntılara dair hiçbir detayı anlatmamış olmama rağmen) onlar için bir şey yapsa o bile kârdır.

An

|
Benim de kısa yazılarım olsun istiyorum artık. Ya da daldan dala atlayarak yazabilmeyi. Bir süre öncesinde Barış'lı Günler'e yazdığım bir yazıda bunun tadını almıştım. Dün gece yaşadıklarım, bu iş için biçilmiş kaftan.

Ansızın sıkıntıyla uyandım. Kabus falan görmemiştim. Barış'a bakmalıyım diye düşünürken yanımda olduğunu fark ettim. Ne zaman getirmişti ki eşim yanımıza? Ağladığını duymamış mıydım yoksa?
Mışıl mışıl uyuyordu. Kalktığım yere bir yastık yerleştirip doğruca salona gittim, neden bilmiyorum. Işığı açtım ve koltuğun üstünde parmak boğumu büyüklüğünde kalın bacaklı bir örümcek gördüm, zaten sadece onu gördüm. Sakince mutfağa gidip peçete aldım. Döndüğümde örümcek yerinden epey uzaklaşmıştı. Peçeteyi üstüne kapatıp tuttum. Götürüp çöpe attım. İçimdeki sıkıntı anında geçti. Yatağıma döndüm, oğluma sarılıp sabaha kadar huzurla uyudum.

Ben dün gece bu örümcek için mi uyandım?

Mim - Zorunluluklar!

|
Sevgili Evrim beni 'yapmak zorunda olduğumuz ve bir türlü yapamadığımız işler' konusunda mimlemiş. (Ya bu meselelere MİM mi diyeceğiz, SOBE mi anlayabilmiş değilim. Kimden bana nasıl geldiyse öyle devam ettireyim bari.)
Hayır konuyu uzatıp 'oldu-bitti'ye getireceğim ama uzatacak şey de bulamıyorum ki. E kolay şey değil, bunu yazınca kirli çamaşırlarımızı ortaya dökmüş olacağız. ''Aaa valla hiçbir zaman bugünün işini yarına bırakmam!'' diyeceğim, tanıyan var, bilen var... Tutup 'sallama!' yazarlarsa durum içler acısı olur valla. Zaten kendi elimle gidip Evrim'in bloğuna, ''Tembellik bence son derece gerekli bir şeydir. Mesela benim en sevdiğim atasözü; 'Bugünün işini yarına bırak, belki yapmana gerek kalmaz,'dır.:-) Sahiden test ettim ki çoğu kez gerek kalmıyor. Mesela yatak odasındaki dolapları toplayacaksın diyelim, sallıyorsun, sallıyorsun sonra bir bakıyorsun yaz gelmiş, kışlıkların hepsini hurçlara doldurup yerine yazlıkları çıkartıyorsun. Ne oldu? İki kere uğraşmak yerine tek seferde iki işi birden yaptın.:-)Tembel ikizlerden tavsiyedir. ;-)'' diye de yazmış bulundum. Artık kaçarı yok, yalana başvuramayacağız.

Ben en iyisi kirli çamaşırlamı ortaya dökmek yerine, bir işi zamanında yapmanın neden gerekli olduğuna dair yaşanmış bir tecrübeyle sıramı geçiştireyim.

Şu anda oturduğumuz eve ilk taşındığımızda, küçük tuvaleti kapatıp depo yapmıştık. Ivır zıvırı çok olan biriyimdir, kolay kolay her şeyi atamam. Gün gelir lâzım olur ama değil mi? Etrafta ne kadar gözüme hoş gelmeyen şey varsa tıktım, durdum. Gün geldi içine daha fazla eşya alamaz oldu. Toparlamalıyım diye uzuuuuunca bir süredir düşünüyor ama bunun için gerekli kuvveti bir türlü bulamıyordum. Bir gün elektrik süpürgesini çıkarmak için kapısını açtığımda zemininde su gördüm. Tamirci çağırsak adamın depoya ayağını sokma ihtimali yok, kaldı ki su nereden geliyor bulsun. O gece annemin Barış'la ilgilenmesi desteğiyle eşimle temizleme ve sorunun nereden kaynaklandığını bulma işine giriştik. Eee sen misin vaktiyle tıkıştırıp duran...
Arkadaş, çıkart çıkart bitmiyor! Neler buldum neler? En çok okul çizimlerimin ıslandığını görünce üzülmüştüm. Ama eski kıyafetler falan torbalarda olduğu için zarar görmemişti. İçinde başka neler yok ki? Yıllardır biriktirdiğim günlüklerimden, hatıralarımdan, eski abajurumuza, yılbaşı süslerinden, okul kitaplarına, kullanılmayan saksılardan, harç malzemelerine kadar... Evin her yanını oradan çıkan eşyalarla doldurduktan sonra sorunun termosifondan kaynaklandığını gördük. Eşim ben yaparım dedi. Alt tarafı şu bağlantı boruları değiştirilecekmiş. (!) Yeme, içme, sohbet faslımızdan sonra bu işe giriştiğimiz için saat epeyce geç olmuştu. Elimizdeki mevcut malzemelerle çalışmaya başladı. Kendince tamir ettiğini düşünerek, ana vanadan kapadığımız suyu tekrar açtık. Vee pufff! Borunun yerinden çıkmasıyla depo su içinde kaldı. Tuvaleti depo kullanımı olarak düzenlerken bütün her şeyi kırıp atmışız, yerine cillop gibi seramikleri döşemişiz ama hiçbir noktadan gider deliği bırakmamışız. Eğimin de yardımıyla bütün su koridora taşıyor. Vanayı yine kapattık ve tamir sürecinin ikinci yarısı başlamış oldu. Bu kez daha sıkı yaptığından emindi. Baktık ki gerçekten öyle, yarın bir tamirci buluruz, söylemleriyle işi yarıda kesip gecenin 1:30'unda yatağın yolunu tuttuk.

Saat 3 civarı, tam da rüyamda şelale kenarında püfür püfür dolandığımı görüyordum ki, şelale gürültüsünün depodan geldiğini ayrımına vardım. Tahmin edersiniz ki ortalık duman! Sular bütün koridoru, mutfağı doldurmuş!:( Gecenin o saatinde su basmış evi temizlemenin hiç de eğlenceli olmadığını söylemeliyim.

Neyse, anlaşıldı ki termosifon yüksek debili sudan delinmiş. Yenisi alındı, takıldı falan ama o iki gün evden su eksik olmadı. Her şey bittiğinde depoyu milim milim toplamış, düzenlemiştim. Elini atıyorsun hoop istediğin şeye uzanıyorsun, işin bitiğinde yeri hazır, kaldırıyorsun.

Ama bu çok sürmedi, şimdilerde yine ufak çaplı bir hengame görüntüsü var içeride. Sorun şu ki geçen gün yine zemininde bir parça suya rastladım. Ve şu sıralar kendime sıkı sıkı, kenardaki üç beş parça dağınık eşyayı kaldırıp yoklamam gerektiğini hatırlatıp duruyorum. Ama o gün hâlâ gelmedi.
Yakında yeni bir sel yazısıyla karşınıza çıkabilirim.:)

Ben de bu konuda -kirli çamaşırlarını yazmakla dertleri yoksa- Ebru'yu ve Biyo'yu mimliyorum.
Hadi iyi eğlenceler...:)

Mümkün mü ikisi bir arada?

|
Tatlı tatlı uzanmıştım yatağıma oysa; elimde kitabım, gerine gerine okuyordum. Birazdan nefes alışverişim yavaşlayacak ve gözlerim kendiliğinden kepenklerini indirirken, elimdeki kitabı usulca yastığımın dibine düşürecek ve yanan ışığı dahi umursamaksızın -nasılsa kısa bir süre sonra Barış'ın ağlamalarıyla kesilecek olan- derin bir uykuya dalacaktım.

Ama bu kitap adamı, gecenin bu saatinde bilgisayarın başına getirip, üstüne okkalı bir kahve yaptırıp, sanki günlerdir uyuyormuşçasına bir zindelikle yazmaya sürüklüyor. Kitaba dair henüz başlamadan bir yazı yazmıştım. Bitirince de bir şeyler karalayacak ve bana etkisini gözlemlemiş olacaktım. Bitirmeyi bekleyemeden, başkalarının sözünü sürekli kesen bir 'geveze' edasını takınıveriyorum hemen. Çünkü susarsam yazacaklarım duman olup dağılacak.

Yazar, Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'daki Shakespeare'in kız kardeşi kurgusunu şu cümlelerle özetliyor:

''...Judith, Shakespeare kadar yazmaya meraklı ve en az onun kadar yeteneklidir. Peki acaba onun gibi yazarlık yapmaya, hayatını yazıya adamaya muvaffak olabilir mi? Çok büyük ihtimalle hayır. Çünkü içinde yaşadığımız toplumun kadınlara sunduğu şartlar ve kurallar, erkeklerle aynı değil. Kadınlardan beklenen eş-titiz ev hanımı- vefakâr anne üçlü rol kalıbı içinde böyle bir hareket alanı bulamayacaktır. Her şeyden evvel yazmaya vakit ayıramayacaktır. Gün boyu yemek, temizlik, alışveriş, ütü, çocuk ve bebek bakımı, kocasının beklentileri, kaynanasının istekleri, ailevi ve sosyal yükümlülükler... derken zaman akıp gidecektir avuçlarından. Kendi kendisiyle baş başa kalabildiği nadir anlarda da yorgunluktan sızıp kalacaktır bir kenarda. Nasıl yazsın? Ne zaman yazsın?...''

Ancak yazar, annelikle yazarlığı bir arada sürdürmeyi başarabilmiş kadın yazarları örnekliyor; tıpkı anneliğin yanısı sıra, mesleklerini de yürütebilen yüz binlerce kadının olduğunu işaret ederek. İçlerinden Sylvia Plath'ı, maddi koşulları bir dadı tutmaya elverişli olmamasına rağmen başarılı olmuş kadın-anne yazar olarak anlatıyor kısa cümlelerle.

Ve sonrasında tüm bu olumlu bakış açısına rağmen, yazarlık-annelik birlikteliğinin nasıl mümkün olamadığını da, adını 'kan uyuşmazlığı' koyduğu bir başlıkta detaylandırıyor:

''...Romancılık, dünyanın en benmerkezci işlerinden biridir.(...) Dostların aradığında, mühim işler çıktığında, eşin ya da sevgilin yemeğe çıkmak istediğinde, omuzlarına başka sorumluluklar yüklendiğinde, sen yazının yüzü suyu hürmetine hepsini bir bahaneyle atlatacak, savuşturacaksın.(...) Çocuğun düşüp dizlerini kanattığında ya da bademcikleri şişip yorgan döşek yattığında veyahut okul piyesinde Varyemez Amca'yı canlandırdığında, oralı olmayıp, 'Tamam canım ama ben şimdi roman yazıyorum, ilgilenemem seninle. Pazara kadar kapalıyım!' diyemezsin. Kendinden evvel bir başkasını düşünmeyi gerektirir annelik. Bir gün değil, iki gece değil. Daima.''

Bahsi geçen kitap Elif Şafak'ın Siyah Süt'üdür, okumuş olanlar zaten bu cümlelerden anlamıştır. Gecenin bu saatinde Elif Şafak'ın bu sözleri beni ister istemez Buket Uzuner'le kıyasa götürdü.

2005 senesinin 9 Aralık günüydü...

Yaklaşık bir ay öncesinde tanıdığım öykü gurubunun içindeydim. Katıldığım öykü yarışmasında aldığım ödülün hazzı bir yana, beni en çok Buket Uzuner'le yapılacak öykü atölyesi fikri heyecanlandırıyordu. Yalan yok, daha önceleri okuduğum iki kitabını da çok beğenmemiştim. Hakkında ne kadar da az donanımlı olduğumu fark edip, hemen birkaç kitabını daha aldım. Ödül törenimizden sonra Buket Uzuner imza gününe katılacaktı. Henüz okuduğum kitaplarından gerçekten en beğendiğim olan Şiirin Kız Kardeşi Öykü'yü imza kitabı olarak seçtim. Aslında o dönem fark etmiştim ki Buket Uzuner kesinlikle iyi bir öykücüydü ve ben öncesinde onun yalnızca iki romanını okumuş, onlarla değerlendirmiştim.

Gitmeden epeyce zaman önce Buket Uzuner'le sohbet hayallerine kaptırmıştım bile kendimi. Belki yarışmanın organizasyonunu yapan derneğin küçük bir odasında kahvelerimizi yudumlarken, ödül almış olanların, dernek yöneticilerinin ve Buket Uzuner'in katıldığı sıcak bir sohbet olacaktı. Hepimizin öykülerini tek tek ele alacak, bundan sonrasında çizeceğimiz yol konusunda bize değerli tecrübelerini, bilgilerini aktaracaktı. Hadi biraz abartalım, sırtımızı sıvazlayıp, ''Helal olsun size çocuklar! Yolunuz açık olsun, sizler de yazar olma yolundasınız. Ne zaman isterseniz size destek olmaya hazırım,'' diyecekti. Hatta ben sonrasında yazdıklarımı 'Buket Abla'ya mail atıp, fikirlerini isteyecektim. Hem kim bilir, belki evinde karşılıklı bir sohbete bile çağırırdı. (Yok canım, çok abarttım. Vallahi bunu hayal etmemiştim!:))

İşi bıraktığımdan beri yoğun bir şekilde, ilk kez disiplinli olarak yazıyordum. Hatta bu öykü ödülü öncesinde rastlantı sonucu(!) başka bir ödülüm bile vardı öykü alanında. Ama geleceğime dair kafamda yeni yeni şekillenen amacım yalnızca bu değildi, bir bebek sahibi olmak istiyordum artık. Zaten işten elimi eteğimi çekmiş olmamın aslî amacı da buydu; son derece yorucu bir dönem olduğunu tahmin ettiğim o dönem öncesinde, hayata biraz daha doymak ve dinlenmek.

Kafamdaki bu iki mesele, zıt kutuplu atomlar gibi bir türlü bir araya gelemiyorlardı. Bunun bir yolu olmalıydı ve öğrenmek için fırsatın ayağıma geldiğini düşünüyordum; anne-yazar olduğunu bildiğim Buket Uzuner'e bunu soracaktım.

Soruyu nasıl sormam gerektiğini bile çok düşündüm. Çok mu basit bir soruydu acaba? Fazla mı 'bahanesi bol ev kadını' kokuyordu? Kadın tutmuş benim öykümü en iyisi seçmiş, şimdi bunu sorarak 'yanlış adama oy kullanmışım,' mı dedittirirdim yoksa? Cahilce miydi, vasat mıydı, basit miydi...diye düşüne düşüne, koydum cebime sorumu düştüm yollara.

Daha varır varmaz dernek yöneticilerinden, Buket Uzuner'in bu yarışmanın jürisinde yer almayı, sırf İstanbullular romanındaki bir karakteri daha detaylı anlatabilmesi için kabul ettiğini öğrenip, ilk hayal kırıklığımı yaşadım. Hayal kırıklıkları silsilesi bununla başlamış oldu. Ardından hiçbir şeyi beğenmeyen tavrı, dernek yöneticileriyle tartışması, bizimle bu şartlarda atölye çalışması yapamayacak olduğunu söylemesiyle sürdü gitti... Onunla yapıp yapabildiğim tek sohbet, ödülümü elinden alırken, ''Tebrik ederim,'' diyerek elimi sıkması ve bir fotoğraf makinasının objektifini işaret ederek, ''Gel poz verelim,'' demesinden öte gitmemişti.
Ki, söz verdiği üzere bir kültür evinde söyleşisini tamalamasından sonra, gurup arkadaşlarımla biraz da buruklukla oturmuş, veda kahvelerimizi içerken yanımıza gelip, ''Arkadaşlar, sizlerle bu şartlarda tanışmış olmayı istemezdim,''le başlayan bir konuşma yaptı. O konuştukça asık suratlarımız gülümsemeye, hayal kırıklıklarımız umuda dönüşmeye başladı. Bizimle, kendisinin belirleyeceği uygun bir tarihte İstanbul'daki kendi 'yazı evi'nde bir gün detaylıca görüşmek ve oradaki olanaklarla başaramadığımız atölye çalışmasını yapmak istediğini söyledi.:)))

2005 Senesinin 9 aralık günüydü...
Öykü gurubundan sadece iki kişi olarak İstanbul'da yaşıyorduk, geri kalanı başka başka şehirlerden, sadece o özel gün için gelmişlerdi. Öncesinde buluşup hasret giderdik. Hepimiz hem yeniden buluşmuş olmanın, hem de bizim için önemli bir adım olduğunu düşündüğümüz Buket Uzuner'le çalışacak olmanın mutluluğu içindeydik. Tam hasret giderme merasimimizi tamamlamış, yola koyulmak üzereydik ki, Buket Uzuner'den bir telefon aldık. (Özelidir detaya girmeyeyim ama) Ailesinden birinin bir sağlık sorunu sebebiyle görüşme yapamayacak olduğumuzu sandığını söyledi. Duruma göre bizi bilgilendirecekmiş.
:((( Kös, kös, kös! Bu duruma daha ne yazacağımı bilemedim.:(

Çaylar da tıpkı sohbet gibi tazelendi. Çaylara şeker attık ama sohbeti şeker bile tatlandıramayacak gibi görünüyordu.

Derken bir telefon ve Buket Hanım yazı evine geldiğini, bizi beklediğini söyledi.:)
Uzunca bir zamandır bu görüşmedeki asıl amacım olan annelik ve yazarlığın bir arada nasıl yürütülebileceğine dair sorumu, iç çebimden yoklayarak tuttum evin yolunu.

Önce -nihayet- beklediğimiz an olan kahveyle sohbet faslı yapıldı. Yanında yardımcısının yaptığı çok özel kurabiyelerden yedik. Bir süre sonra kendimizi, kokteyl salonundaymışçasına yığın yığın kitapların arasında ve bize ilginç gelen eşyaların çevresinde dolanırken bulduk. Sonra uzunca bir süre henüz bitirmediği romanınından detaylar dinledik. Bize nasıl kurgu tablosu oluşturduğundan bahsetti. Araya biraz edebiyat çevrelerinden dedikodu sıkıştırdığımızı da itiraf edeyim.
Ve sonra atölye çalışması adı altında ilk uygulamamızı yaptık. Küçük bir paragraf okudu bize ve tamamlamamızı istedi. Paragrafta anlatılan gizin ne olduğu yönündeki düşüncelerimizi anlatmamızı istedi. Diğer arkadaşlarım uzunca bir süre düşünüp, hızlı hızlı karaladılar. Ben ayıp olmasın diye bir kelime yazdım not defterime. ''Önce siz bitirdiniz, buyrun okuyun,'' dedi. Ben aldım sazı elime başladım anlatmaya. ''Okuyun,'' dedi yine. ''Yazmadım ki,'' dedim, ''aklımda zaten.'' Anlattıklarımdan ve paragrafın devamını yazıya dökmemiş olmamadan esin alarak bana, yolumun senaryo yazarlığına yatkın olduğunu söyledi. :( :) Amacımı sordu ansızın. Ne demeliydim? Kibar olmak lazımdı, şimdi 'best seller yazarı olup voliyi vuracam,' demenin bir anlamı yoktu. ''İyi yazabilmek istiyorum,'' dedim. ''Yanlış!'' diye kesti hemen, ''Kitabımın yayınlanmasını istiyorum, demeliydiniz.'' :S Sonra öykümü hatırladığını söyleyerek, üstünde konuşmaya başladı. Sürekli yapabileceklerimden bahsediyordu. Neyin üstünde daha fazla durmam, hangi konuda daha geniş persfektife sahip olduğum vs.

Zaman o anda durdu benim için. İçimden, 'Şimdi Sema, hadi şimdi şu cebine sakladığın sorunu sor!' deyip duruyordum. Dilim çözüldü ve ''Peki nasıl Buket Hanım?'' diye soruverdim.

Nasıl yapacağım? Biliyorum çok yazmam, çok tüketmem gerek. Tükettikçe kendimi yenilemem, daha yeni yollar keşfetmem gerek. Bu idealimden hiç vazgeçmeyip, kendimi bu işe adamam gerek. Çok okumam, çok araştırmam, kendimi yazdıklarımın içinde yaşatmam, tüm kurguya dünyanın en büyük gerçeğiymiş gibi kendimi inandırmam, gerekirse romanındaki kişiyi her anımda yaşamam, kendimi diğer zamandan yazım süreci boyunca soyutlamam gerek. Ama nasıl? Ben anne olmak istiyorum! Bebeğim kollarımda uykuya dalsın, onun silüetine dolanıp, kokusuna bulanıp kıvrım kıvrım sarılıp uyuyalım istiyorum. Ona her gün yeni bir şey öğreteyim, hayatındaki her adımında ilk harcı, suyu ben olayım, yıllar sonra koskoca sağlam bir çınara kök olduğum için gururlanayım istiyorum. Nasıl olur ikisi bir arada Buket Hanım? Bir anne nasıl yazar olur, lütfen bana anlatın!... diye uzun uzun anlatmıyorum tabii. Ama sorum yeterince açık.

Bunca zamandır, sanki hayatımın bundan sonraki kısmını kurtaracak sihirli bir formülmüş gibi beklediğim cevap, Buket Hanım'ı çok düşündürmeden geldi:

ZOR OLUYOR AMA OLUYOR!
ZOR OLUYOR AMA OLUYOR!
ZOR OLUYOR AMA OLUYOR!
...

O gece arkadaşlarımla bize geldik, bütün gece uzun saatler boyu içtik. Zaten hayal kırıklığımı onaracak en etkili yöntem, şişede balık olmaktı o gece benim için.

Biri Elif Şafak, diğeri Buket Uzuner. Biri, ''Nasıl bağdaştırırsın annelik ile yazarlık arasındaki zıtlıkları bir bünyede-bir bedende-bir zihinde?'' diye sorup üstüne koskoca bir kitap yazıyor, diğeriyse diyor ki, ''Zor oluyor, ama oluyor...''

Ah bir yazar olsam, trala la la la la la la lam... :)))

Not: Neden yazıda ısrarla 9 aralık 2005 tarihini vurguladığımı yazmayı unutmuşum. E gecenin bir vakti bu kadar hata olur. Olaydan tam 12 gün sonra hayatımızın tümüyle değişeceğinin haberini aldım. Meğer tam da o günler, ben 'Hangisi? Nasıl? Ne vakit? Acaba?'larla boğuşurken, içimde bir yerlerde Barış'ım bana sıkı sıkıya tutunmuş!:))