
Bana Bir 'Şeyhler' Oluyor! :)

Hangi Özgürlük?
Dolayısıyla insan doğası ani değişimlere göre programlanmamıştır. Birden bire olan her şeye karşı hazırlıksızdır insanoğlu. İnsanın kendisinin bile henüz tümüyle keşfedemeyeceği kadar mükemmel işleyen insan beyni, bu ani değişimler karşısında -çoğunlukla- beklemeye çekilir; önce olayı algılamaya çalışır ve eğer bu aşamada bir harekette bulunması gerekiyorsa bunu içgüdüsel kaynaklardan besler.
Blogger'ın kapatılması da birçoğumuz üzerinde ani değişim etkisi yarattı. "Şimdi ne olacak?", "Nerede yazmaya devam etsem?", "Eski bloğumdaki yazılarım ne olacak?" gibi sorular, yerini "Hangi adresle blogları görüntüleyebilirim?", "Bilgisayarıma hangi progamı indirirsem sorunum kalmaz?" gibi çözüm içeren başka sorulara bıraktı. Şimdi belli ki yarın öbürgün bu saçma yasak kalkacak ve o zaman yeni adreslere sahip olanların kafası biraz karışacak olsa da, çoğunluk eski adresindeki sütliman yazı saatlerine yavaş yavaş dönmeye başlayacak.
E ne oldu şimdi?
Veledin biri karınca yuvasına çubuk kaktı da ne oldu?
Çok şey oldu aslında. Yalıtılma düzeyimizin sınırlarını net bir şekilde ilân ettik. Bizi sokaktan yalıtabilirsiniz ama sanal dünyadan yalıtamayacaksınız, dedik. Oraya buraya mailler gönderdik, yeni oluşumlara imzalar attık, kükredik, bağırdık, çağırdık ama hepsini po.pomuza yer değiştirmeden bir 'tık'la yaptık. Yalan mı?
Tabii ki bu konu 'tık' dünyasıyla alakalı olduğu için, 'tık' aletlerini tıkır tıkır çalıştırarak çözüme gitmeye çalışmak en doğru yöntem. Ayrıca son derece tehlikesiz. Ama bu tehlikesiz ve yormayan yöntemi kullanarak, başımıza daha büyük dertler açacak meseleler için mause tıklatmıyoruz bir türlü. Mesele özgürlükse, özgürlüğümüzün baştan aşağı kılıfa sokulacağı bir yığın gelişme için kafa patlatan, ilgili yerlere yazılar gönderen, yeni oluşumlara zemin hazırlayan kişi sayısı o kadar az ki.
Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez'in bir çocuğa cinsel istismarda bulunması sebebiyle yargılandığını duymayanınız yoktur herhalde. Bu ve bunun gibi birçok sapkın kişiliğin ellerini kollarını sallayarak yeniden aramıza dönebileceği bir düzenleme üzerinde çalışılıyor. Öneriler bu kadarla da kalmıyor; Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki evlenme yaşı 14 olsun maddesinin yanı sıra, eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin ve reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin maddeleri de yer alıyor.
Bloglarımız kapatılmış ve bizler bas bas özgürlük diye bağırıyoruz. Şu sözünü ettiğim maddelerin -bırakın kabul görmesini- gündeme gelmiş olması bile kadın ve çocuk hak ve hürriyetleri konusunda ne büyük bir yaradır. Eğri oturup doğru konuşalım; po.polarımızı yerinden kaldırmadan bile yapabileceğimiz ne çok baskı olduğunu, blogların kapatılması meselesiyle hepimiz çok daha iyi anladık. Peki kaçımız gerçek özgürlüğümüz için kıpırdandık?
Çok klişe bir slogan vardır; Susma, sustukça sıra sana gelecek!
Sıra bloglarımızı sessiz sedasız kapatmaya bile geldiyse, arkamızı döndüğümüz diğer alanlarda neler kaybettiğimizi varın siz düşünün.
Susuyorum, susuyorsun, susuyor...
Ne komik değil mi? Birine 'sus' diyeceksin, o da susacak!
Kimi susturabilmiş ki bu zihniyet yüzyıllar boyunca?
Kimler zindanlara atılmış, kimler cezaevlerine konulmuş, kimler kelepçelenmiş, kimler işkence görmüş de susturabilmişler mi?
Adamın elinden işini, gücünü, evini, barkını, geleceğini, umutlarını almışlar da, kalemini alabilmişler mi? Kimlerin dilini sökmüşler de susturabilmişler mi?
Yüzyıllardır birileri "Sus!" demiş, birileri direnmiş. Hatta SUS dedikçe daha da dillenmiş.
Şimdi bu saçma sapan kapatma kararıyla "Susun!" mu denmeye çalışılıyor? E peki susalım; öykülerimizi burada yazmayalım, dantellerimizi burada tanıtmayalım, pastalarımızı burada tarif etmeyelim, fotoğraflarımızı burada sergilemeyelim, çocuklarımızın günlüklerini yine eski yöntemle tutalım... e olur, bir şey kaybetmeyiz biz. Ama bilmem farkında mısınız, siz bu kararınızla uyuyan deve bir çimdik daha attınız. Aman diyeyim, bizim oramızı buramızı böyle döner gibi kırparsanız, yarın öbürgün 'yandaş'larınızı düşümeye zorlarsınız. Sonra mazallah oyları kimden toplarsınız?
Neyse efendim, sözün kısası bendeniz şimdilik
www.gevezekalem.wordpress.com
adresinde ikamet etmekteyim. Çatıyı bacayı daha onarmadım ama yine de beklerim.:)) Buluşmak dileğiyle...
Var mısın 'Er'im?
Kanalları geziyorum. Kızın biri, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ekranda uzun süre 'zavallı' kızcağızın, makyaja bulanmış gözyaşları donup kalıyor. Neredeyse içim cızz edecek. Ama bu gözyaşlarının hiçbir önemi yok. Çünkü bu kız Show TV'deki 'Var mısın Yok musun' adındaki bir yarışma programında, alt tarafı para kaybetmiş olan bir kız. Bunu düşününce içim gerçekten cızz ediyor çünkü Türkiye bugün 15 cana ağladı, onlar için yürekten gözyaşı döktü. Anaları için hâlâ sütten yeni kesilmiş bebecikti onlar. "Var mısın, Yok musun?" diye sorulmadan soluğu asker ocağında aldılar. Zaten sorulsa da cevapları mutlak, "Varım!" olacaktı, "Gerekirse vatan için şehit olmaya varım!" Oldular da. Dün 'var'dılar, bugün 'yok'lar...
Erdal Sarızeybek. Bu ismi birkaç saat öncesine kadar duymamıştım. Ya da duyduysam, gördüysem, dinlediysem bile şimdiki kadar önemsememiştim. Bundan sonra, -ilk başta kitaplarını alıp okumakla başlayarak- sıkı bir şekilde takip edeceğim. Bu kadar çok insanın bildiği bu kişiyi tanımamamış olmamı kayıp olarak nitelendiriyorum.
Bu akşamki Kanal D Haber'in Aktütün saldırılarını yorumlamak üzere çağrılmış konuğuydu. Ölen evlatların haberini 'gerçek' gözyaşlarıyla izliyordum. Sonra bu kişi çıktı sahneye. Yürekli adam. İnsan. Tam PKK'nın musluklarının kesilememesi 'beceriksizliğinin' bu olaylara neden olduğunu anlatıyordu ki, Deniz Arman apar topar teşekkür ederek konuyu kapattı.
Ne oldu? Hani daha geçen güne kadar birbirinizin malını seriyordunuz pazara? Ha tabii, bunca askerin neden şehit olduğunun apaçık konuşulması hiçbirinize 'rant' sağlamayacak değil mi? Susturun bakalım, adam gibi konuşanları susturun. Peki bunca evden yükselen ağıtları kim susturacak?
ANLAYANA SİVRİSİNEK SAZ.......
, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz. Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur.Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz. Cumhuriyet fazilettir.
imiz, öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız. (1923)
Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan
imizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir. (1926)
, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)
Türk Milletinin tabiatına ve geleneklerine en uygun olan yönetim,
yönetimidir.