Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Umut Pakedi! :)

|
Sevgili Evvel Zaman İçinde'nin başlattığı çok hoş bir etkinlik yaşandı geçenlerde. Blog dünyasından katılımcılar birbirlerine kitap armağan ettiler. Bu güzel etkinlikte yapılan çekilişte ben Lale'nin Bahçesi blog yazarına kitap armağınımı göndereceğim. Kendisiyle yazıştık ve yine bloglar arası çok hoş tesadüflerin yaşandığı bir tanışma oldu bu. :)
Bugün de bana PrimaRima - Ebru'dan armağan pakedim ulaştı.

Sevgili Ebru, o kadar naziksin ki, şu blog dünyasıyla tanıştığıma her geçen zaman daha çok seviniyorum. :)
Paket elime ulaşır ulaşmaz hemen fotoğraflayıp, blog yazımı yazarak teşekkür etmek istedim. Ancak fotoğraf makinemin azizliğine uğradığımdan paket içeriğini gösteremeyeceğim.

Pakette kitabın yanı sıra, sevgili Ebru'nun kendi yaptığı ve çok güzel anlamlar taşıyan bir kolye ve tatlı kızından oğluma gönderilmiş bir kitap, son derece içtenlikle yazılmış bir not ve kart vardı.

Ebrucuğum, hepsi için çok çok teşekkür ederim. Ama kitap seçiminle ilgili duygularımı özellikle belirtmek istiyorum.

Öykülerle ne kadar alakalı olduğumu bu blog okuyucuları az çok biliyordur. İlk öykü yazmaya başladığım günden bu yana, her zaman hayalim (daha doğrusu hedefim) olan iki büyük öykü ödülü vardır. Bunlardan biri Haldun Taner Öykü Ödülü, diğeriyse Sait Faik Hikaye Armağanı'dır. Bugün pakedi açıp içinden bu kitabın çıktığını görünce, itiraf etmeliyim ki gözlerim doldu. Sanki evren bana hedefimi yeniden hatırlatır gibiydi.:)
Sevgili Ebru, bu seçiminin benim için ne kadar özel olduğunu tahmin edemezsin. Sana gerçekten çok içtenlikle teşekkür ediyorum...

Kitabın benim için taşıdığı anlamı gibi, içeriği de gerçekten çok değerli. 1955 senesinden bu yana bu ödülü almış tüm öykü kitaplarından birer öykünün yer aldığı, çok özel bir seçki bu. Kitaplığımdaki birçok öykü antolojisinin yanında çok özel bir yere sahip olacak bu kitap.

Sevgili Evvel Zaman İçinde'ye de bu hoş etkinliği düzenlediği için tekrardan teşekkür ediyorum. Devamının gelmesi dileğiyle,
Sevgiler...

Yazıyorlar. Çünkü...

|

Fransız Liberation Dergisi, dünyanın önde gelen yazarlarına ve şairlerine, "Niçin yazıyorsunuz?" sorusunu yöneltmiş. Birçok yazar ve şairin yanıtlarından, kendimce önemsediğim cümleleri not aldım.

Gariel Garcia Marquez

"Dostlarım beni daha çok sevsin diye."

Necip Mahfuz

"En basitinden okunma arzusu."

Norman Mailer

"Bence bu soruya verilmiş en iyi cevap, sizin Fransız yazarınız Jean Malaquais'ye ait. (...) Çünkü bu benim için gerçeği keşfetmenin tek biçimi."

Milan Kundera

"Yazmak tersini söyleme zevkidir. Herkese karşı tek başına olma mutluluğu, düşmanlarını kışkırtma ve dostlarını kızdırma zevki."

Philippe Soupault

"Çünkü eğlendiriyor beni."

Michel Tournier

"Bu soruya Balzac şöyle cevap vermişti: Zengin ve ünlü olmak için. Bazıları da muhakkak şöyle cevap vereceklerdir: Çünkü bu, ruhsal dengem için gerekli bir şey ve yayımlamam gerekmese bile yazardım. İşte iki uçta iki cevap. Bense şöyle söyleyeceğim: Okunmak için."

Italo Calvino

"Bilmediğim şeyleri öğrenmek için yazarım."

Alberto Moravia

"Niçin yazdığımı bilmek için yazarım."

Carlos Fuentes

"Çünkü bu yapmayı bildiğim ender şeylerden biridir."

Henrich Böll

"Yazmak her şeyden önce bir şey yaratma arzusudr yalnızca."

Graham Greene

"Zorunluluktan. Bir çıban çıktıysa, olgunlaştığında sıkarım."

Friedrich Drrenmatt

"Bu, soruların en zoru. O kadar zor ki, hep bir şakayla cevaplanır. Yazıyorum çünkü ressam değilim. Bu benim için garip bir soru; kırmızı bir balığa "Niçin yüzüyorsun?" diye sormak gibi bir şey. Yazıyrum çünkü yazarım. "Para kazanmak için," de diyebilirdim ama daha kolay para kazanılabilen başka meslekler var. O zaman soruyu şöyle soralım: "Niçin bu kadar zor bir iş seçtim?" Bilmiyorum. Çünkü bu bir tutku. Yazarken bir felaketle karşı karşıyayımdır, hep bir amatör olduğum, yazmayı bilmediğim, Almancayı bilmediğim, hiçbir imgelem gücümün olmadığı, bir boşluğun karşısında olduğum duygusuna kapılmışımdır. Ama bir tutku bu."


Salih Bolat, Ece Korkut'un bu çevirisini "Öykü Yazma Teknikleri" adlı kitabında kullanmış. Dönüşümlü olarak okuduğum Marguerite Duras'ın "Yazmak" adlı kitabında da yazar bu soruyu kendine yönelterek şu yanıtı vermiş: "İstediğimi istediğim kadar söyleyeyim, insanın neden yazdığını ve nasıl olup da yazmadığını hiç bulamayacağım. (...) Yazmak, konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır.(...)"


Bütün bu seçtiğim cevapları şöyle bir hallaç ettiğimde kendi yanıtımı buluyorum.

Ya siz, siz niçin yazıyorsunuz?






Kendime...

|

"(...) Poe'nun bir gözdesi daha vardır ki, adı "öykü"dür. Kalın, devasa romanlara karşı sahip olduğu büyük avantaj kısalığının etki yoğunluğunu artırmasıdır. Bir oturuşta okunabilen bu tarz yazılar zihinde mesleki sorunlar ve sosyal yaşamın gerekleri tarafından sık sık bölünen parçalı bir okumadan çok daha güçlü bir izlenim bırakır. İzlenim birliği, etki bütünlüğü bu türden bir yapıta çok özel bir üstünlük sağlayan önemli bir avantajdır, öyle ki son derece kısa bir öykü (ki öyle olması da bir kusurdur hiç şüphesiz) son derece uzun bir öyküden daha iyidir. Sanatçı, eğer yetenekliyse, düşüncelerini olaylara uyarlayıp, bilinçli bir şekilde ve emek harcayarak yaratılması gereken bir etki planladıktan sonra olayları icat edecek, istenen etkinin elde edilmesi için olayları en uygun biçimde birleştirecektir. Eğer ilk cümle bu son izlenimin yaratılması düşüncesiyle yazılmamışsa, yapıt daha başlangıçta başarısız olmuş demektir. Tüm yazıda, istemdışı olan, önceden planlanmış ereğe dolaylı ya da dolaysız yoldan hizmet etmeyen tek bir sözcük bile yer almamalıdır.(...)"

Okul yıllarında dersleri yazarak çalışır, bu şekilde daha iyi kavrayabilirdim.
Bu paragraf Edgar Allan Poe'nun Bütün Hikayeleri (İthaki Yayınları) kitabından, Charles Boudelaire'in "E. A. Poe Üzerine" başlıklı yazısından alıntıdır.
Yazdım, çalıştım, kavradım.
...
Sevgili Geveze Kalem,
Sence de artık kalemini törpüleme vakti gelmedi mi?

Zendagi Migzara (*)

|

"En iyi kurgu, ancak gerçeğin gölgesi kadar iyi olabilir."
Kitabı bitirdiğimde aklımdan geçen yalnızca buydu. Ve bu, gerçek, içten, katıksız gözyaşlarımın daha da artmasına neden oldu.

Ben hiçbir kitabı bu kadar ağlayarak okumadım. Ve hiçbir zaman dünya çocukları için bu kadar üzüldüğüm olmadı.

Böylesi bir anlatım kurgu olamaz. Ve eğer bu kitap bir gerçekler öbeğiyse, ben bu dünyanın çok dışındayım. Gözümü, kulağımı her dâim dünyaya açık tutmam yetersiz. Tüm haberler yalan... Tüm konuşulanlar boş! Çünkü bir yerlerde bizlerin akıllarının alamayacağı, zihninin kabullenemeyeceği hayatlar yaşanıyor.

Ben iki yaşındaki oğlumun legolarını çoğaltmaktan bahsederken, kelimeler ağzımdan döküldüğü dakikalarda, Dünya'nın bir köşesindeki küçük bir can -ölse yine iyi- ruhunda açılan tamiri imkânsız yeni bir yarayla yaşama devam etmeye çalışıyor.

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini.
Daha dün okumaya başlayıp, hemen blogumda "Şu Anda Bunu Okuyorum" başlığında duyurduğum ve şu saat itibariyle(02:30), içimde insanlığa dair bir tiksinti, çocuklara dair her zamankinden daha fazla şefkat, burnumda kesif kan kokusu, kafamda kolay çözülmeyecek sorular, kalbimde cam kesiği sızılar bırakan kitap...
Ne Afgan tarihi, ne Afgan halkının çektiği sıkıntılar yaraladı yüreğimi. Bir tek ve en çok, çocuk aklıyla çocuk kalamamamın can çekişmesi oldu tüm bunları bana tattıran.
Ha bir de, ölümüne sadakat!

Kitap bitti. Bomboşum şimdi, tıpkı göz pınarlarım gibi. Birazdan kuzumu koklayıp uyuyacağım. Afganların sözü gibi; Zendagi Migzara. Yani; Hayat devam ediyor...(*)

İçimdeki Kuşlar...

|

Bundan birkaç hafta önce, henüz Eylül olmadan gittiler.
Göçmen kuşlar...

Bulutsuz, masmavi bir gökyüzünde, rüzgarda uçuşan kuru yapraklar gibi dağılıp, kayboldular. Ama gidişleri ardından hüzün yağmadı yeryüzüne. Tam tersi, bir panayır havası estirmişlerdi anlık ve kanatları arasına gizlenmiş umutlar serpildi gülümseyen yüzüme.

Şanslı olduğumu düşündüm.

Yüksek binaların hapisane duvarları gibi yükselip, çevrelendiği şehrimde, hemen herkes cezalılar kadar gökyüzüne sahip. Hoş, bunların kaçı bu değerin farkında, kaçı yüzünü göğe çevirip sonsuzluğu selâmlıyor ki?

Şanslıydım çünkü 'göçmen'lerin, sahip olduğum bir avuç gökyüzünün bir ucundan görünüp diğer ucunda kaybolmaları yalnızca saniyeler almıştı. Ve ben o anda tam da oradaydım; bana ait gökyüzünün merkezinde ve huzur fotoğrafının başrolünde.

Okumadım ama İnci Aral'ın bir kitabı için seçtiği isim, konusu her ne olursa olsun bir romana verilecek en güzel isimlerden biri bence.

"İçimdeki Kuşlar Göçüyor."

O gün kuş bulutunun altında, kısa metrajlı göç filmini ağır çekimde izlerken geçti aklımdan bu cümle. Niye okumadığımı sorguladım, neyi anlattığını merak ettim. Acaba içimde yol yol gezerken bu cümle, bende bıraktığı tadla aynı şeylerden mi bahsediyordu?

"Yazmak bir ayıklama çabasıdır," der J. P. Sartre.

Eğer adı "İçimdeki Kuşlar Göçüyor" olan bir kitap yazsaydım; geçmişe dair terkedemediklerimi ve geleceğimin hayalini zedeleyenleri ayıklardım içimden, ilk önce. Bunun için seyrek dokulu elek kullanmam gerekirdi mutlak. Çünkü sık dokulu bir elekten düşmeyi beceremeyecektir geçmişimin zararlı küçük taşları.

Eğer adı "İçimdeki Kuşlar Göçüyor" olan bir kitap yazsaydım; seyrek dokulu elekten zararlı taşlarla birlikte güzel tadlarımın bir kısmının da eleneceğini bilir, bunu göze alırdım.

Eğer yazsaydım...

Ama yazmadım. Yazmıyorum. Demek henüz hazır değilim terkedeceklerimi çırılçıplak görmeye.

Son söz;
"Mazi her an mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz."
A. H. Tanpınar

Sevgiyle...

Fare Dağa Küsmüş...

|

Bilirsiniz devamını; Dağın haberi yok. Ben de bir yazara küstüm, yazarın haberi yok.
Kafamı kurcalıyor bazı şeyler. Mesela her yazarın politik görüşü bilinmeli mi?

Her yazarın bir duruşu, savunduğu fikirleri elbette ki olmalı diyorum bazen, hatta her bilinçli bireyin. Altını doldurmalı, okuyucuyu savunduğu fikirler doğrultusunda bilinçlendirmeli vs. vs...

Ama bu taraflı okuyucuya sahip olacağı anlamına gelmez mi? Aslında bahsettiğim yazarlar romancılar, öykücüler. Yani en azından bunların taraf olduğu görüşleri bilinmese olur mu?

Sesli düşünmek vardır ya hani, sesli yazı olacak bu postum da. Yani kendi kendime tartışır gibi, atlaya atlaya, çokça karışık.

Ne diyordum, bir yazara küstüm. Aslında okumaya çalıştığım ilk kitabında aramızda neden var olduğunu bilemediğim buzları bir türlü kıramamış, bilemediğim o sebeple yalnızca 'sevmedim' tanımını kullanmış ama ikinci kitabına başladığımda "niye sevmemişim ki sanki? Hâlbuki ne kadar da iyi bir dili varmış," diye sahiplenmiştim.

Ancak geçtiğimiz günlerde sevmediğim ve asla savunulmasını kabul edemediğim bir görüşe sahip olduğunu öğrendim. Hayal kırıklığıyla bunu öğrendiğimde babam, "Gençler artık çok araştırmıyor," diye yaftayı yapıştırmıştı. Bilmem, belki de haklıdır ama o yazarın siyasi görüşünü araştırma isteğinde bulunmayacak kadar kısa süredir bir ilişki içinde olduğumu, dahası yeni benimsemeye başladığımı söyleyerek bahane uydurabilirim belki araştırmamış olmama. Aynı görüşü benimsemiş bir gazetede köşe yazarıymış bu yazar. E o gazeteyi de okumadığım düşünülecek olursa...

Bir yazarın -ekmeğini kazandığı- bir gazetede yazıyor -çalışıyor- olması, o yazarın düşüncelerinin, gazetenin görüşleriyle paralellik taşıdığı anlamına gelir mi? Normalde olmamalı aslında, zaten basın 'taraf' olmamalı. Ama oluyor işte, burası Türkiye, haliyle en çok da burada oluyor. Misal Emin Çölaşan bunca yıldır yazdığı Hürriyet Gazetesi'nin politikasını benimsiyor muydu ki? Hayır, çok açık! Ayrıca yazarlık haricinde meslekleri olanlar, çalışacakları yeri önceden araştırıp, kurucularının ya da patronlarının kendileriyle aynı fikirde olup olmadığına bakarak mı çalışmaya başlıyorlar? İstisnalar dışında sanmıyorum. Kaç somun ekmek vereceklerine bakıyoruz, değil mi?

Yazarlarda da bu tutum anlaşılabilir mi o zaman?
Bilemiyorum, verecek cevabım yok -henüz-.

Peki 'küstüğüm' yazarın, görüşlerini beğenmediğim bir gazetede yazdığını bilmiyor olsaydım?
Muhtemelen ilk kitabı çıktığında alıp okuyacaktım. Ama şimdi bunu yapmayacağımı sanıyorum.

Tutucu muyum peki?
Bu da denilebilir.


Eğer sadece benimsediğim görüşe sahip yazarları okursam sığ bir okuma biçimi mi olacaktır bu?
Hımm, evet.:(
Ama bir kere soğudum, nasıl önyargısız okuyacağım bundan sonrasında?

Diyelim ki taraf olduğu görüşü benimsediğiniz bir yazarın sıkı takipçisisiniz. Peki yazar fikirlerini bütünüyle değiştirirse?

Değişmeyen tek şey değişim midir -sahiden-?

.

Öykü Yolculuğu

|
KARDEŞLER

Kaç kardeştik bilmiyorum.
En küçükleri bendim ve henüz saymayı bilmiyordum.
Öğrendiğimde ise hepimiz dağılmıştık.

Ferit EDGÜ
* * *
Günün birinde, yazdığımız öykülerden, geriye ne kaldığını sordum kendi kendime. Sözcükler, oldu verdiğim yanıt. Ressamların resimlerindeki renklerin, biçimlerin, çizgilerin, karşılığıdır yazdığımız öykülerdeki sözcükler. Birçok ressam, derdini dört-beş renkte, hatta iki renkte (siyah-beyaz) anlatabildiğine göre (dedim kendi kendime) niçin olaylara, betimlemelere, tiplemelere sırtımı dönüp, birkaç sözcükle öykünün özünü yazmayayım? Bir aforizma ya da mesel değil, maddenin çekirdeğindeki atom gibi öykünün çekirdeğini yazmak... Denedim. Deniyorum. Deneyeceğim. Bu arada, Aristotales'in Poetika'sından bir alıntı okudum bir dergide. Başlangıcın başlangıcı yoktur, diyordu Aristotales. Sonun da sonu yoktur. Ama 'orta'nın başı da vardır, sonu da. Yanlış anlamadımsa yazdığım bu öyküleri tanımlıyordu Aristotales. Çünkü okunduğunda görüleceği gibi (bunun için büyük bir çaba gerekmiyor) bu öykülerin ne başı var, ne sonu.Tam orta noktalara odaklanmış gibiler. Başını ve sonunu okura bırakmışım. Benzetmede kusur olmadığı doğru ise: Tanrı'nın bizlere yaşamı bıraktığı gibi.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Ömer Seyfettin'le başlar benim öykü yolculuğum. 'Yüksek Ökçeler' tümünü sollamıştır unutulmazlarım içinde. Çok üzülmüştüm, kadının arkasından dönen dolapları öğrendiğimde. Sindirememiştim. Hele ki yumuşak terliklerinden vazgeçmesi zayıflık olarak görünmüştü gözüme. Hadlerini bildirmemişti hiçbirine. Yaptıkları yanlarına kâr kalmıştı.
Bilmiyordum o zamanlar, demek hayatın aynasıymış bu. Yapılanlar, yapanın yanına kâr kalırmış...
Öykü dediğin okulda okutulurdu. Herkes kaç 'roman' bitirdiğinden bahsederdi. Tembel işiydi öykü okumak, o zamanlar. Büyürken ben fark etmeden kurumuş, Ömer Seyfettin'le filizlenen öykü dalım.
Uykudan önce 'kısa kısa bir şeyler okuyayım da uykum gelsin," dediğimde almışım elime çoğunlukla öykü kitaplarını. Aziz Nesin'den Deliler Boşandı, Şehirden İndim Köye, Burhan Felek'den Eski İstanbul Hikayeleri, Yaşar Kemal'den Bütün Hikayeler(Teneke, Sarı Sıcak, Pis Hikaye...) hep böyle zamanlarda okunup bitti. Zaten hepsi babamın kitaplığından seçmeydi.
Buket Uzuner'den Şiirin Kız Kardeşi Öykü, kurumuş öykü dalımı yeşertmeye başladı yeniden, çok sonraları. Ahmet Hamdi Tanpınar, Necati Cumalı, Erdal Öz, Tahsin Yücel, Pınar Kür, İnci Aral ve yenilerden birçokları bu dönemde okunmaya başladı. Sonra dergileri keşfettim; Varlık, İmge Öyküler, yenilerden Natos.
Şimdilerde ne çok şey kaçırmış olduğumu düşünür oldum, öyküye sırtım dönük okuma yıllarımda.
Arayı kapatamam, biliyorum. Ama iyi bir öykü okuru olabilmek adına şu sıralar, öykülerin -ustanın da dediği gibi- 'çekirdeğiyle' uğraşıyorum.

(Bu postu yazmama vesile olan Şule'ye teşekkür ederim.)
(Alıntı: Ferit Edgü - Binbir Hece - Can Yayınları)

Usta Anlatı

|
İyi bir romanı, uzun süren bir doğum sancısı gibi düşünürsek, öykü onun yanında bir baş dönmesi'dir. (...) Roman okuru sabırlıdır. İlk on sayfa, yirmi sayfa, otuz sayfa ilgisini çekmeyebilir; okur sabreder. (...) Öykünün böyle bir şansı yoktur. Öykü, daha ilk bir iki cümlede okurun ilgisini çekmek zorundadır. İlk cümle çok önemlidir öyküde. Diyelim, okur kitaptaki ilk öyküyü okudu. Bir yürek buruntusu, bir baş dönmesi yaşadı. Bir öykü bir bütündür; bir roman kadar bütündür. Okurun hemen ikinci öyküye geçmesi, öykünün şanssızlığıdır. Okur, daha ilk öykünün baş dönmesini atlatamadan ikinci öyküye geçerse, o öykü kitabına yazık olacaktır. Okur, okumasına ara vermelidir; kalkıp -içiyorsa- bir sigara yakmalı, gidip pencereden rüzgarda sallanan bir ağacı, sokağı, karşı damları, pencereleri seyretmeli, -içiyorsa- içkisinden bir yudum almalı, kitaplığındaki iki üç kitabın yerini değiştirmelidir; o ilk öykünün sarsıntısından kurtulmalıdır. İlk öykünün sarsıntısı kesinlikle atlatılmalıdır. Çünkü ikinci öykü, okuru yeni bir baş dönmesine götürecek büyülü yeni bir ortamdır...
Erdal ÖZ

"Okumak CİDDİ bir iştir," demiştik ya, öykü okumanın ciddiyeti işte böyle anlatılıyor bir usta tarafından.

Romanın tahtı sarsılıyor beğeni sarayımda. Öykü, tâcı ele geçirmek üzere...


Mim - Kitaplar

|
Sevgili Goddess-Artemis kitaplar konusunda beni mimlemiş. Konunun tam olarak ne olduğunu kendisi de anlayamadığı için ben de kendimce ortaya karışık yapacağım.:)

Ağustos başına kadar yazmaya programladım kendimi. Belki de bu yüzdendir ki o döneme kadar, yazamayacak kadar yorgun olduğum gecelerde uyku öncesi birkaç sayfa okuyarak, ancak 1-2 kitap bitirebilirim. Fakat okuyamasam da kitap alışverişini ihmal etmem. Hatta cuma günü verdiğim bir sipariş bugün yarın elime ulaşacağı için her zamanki gibi büyük bir heyecan içindeyim. Bu seferki sipariş özellikli bir sipariş oldu, tamamen öykü kitaplarından. 13 kitaplık sipariş içinde Can Yayınları'nın birçok öykü seçkisi var; Yol Öyküleri, On Üç Büyülü Öykü, Gece Öyküleri, Yalancı Öyküler, Can Öykü Antolojisi 90 Yazar 90 Öykü. Bunun haricinde Tahsin Yücel'den Aykırı Öyküler, Yeşim Türköz'den Büyü Dükkânı (Psikodrama Öyküleri), Turgay Kantürk'ten Hayat Siyah Ölüm Beyaz (Kısa, Çok Kısa Öyküler), Ferit Edgü'den Binbir Hece 60 Öykü ve Doğu Öyküleri, Cemal Şakar'dan Pencere siparişime dahil olan kitaplardan.
Muhtemelen seçkiler içinde okuduğum birçok öykü de vardır ama kütüphaneme dahil olduğunu bilmek güzel bir duygu.:)

Kitap paylaşmayı sevmeyenlerdenim ben de. Ama benimle paylaşılmasına bayılırım.:) Geçenlerde mail ortamında dolanan bir akım vardı; Book Crossing. Aslında epeyce yaygınmış ama ben birkaç hafta önce öğrendim. Özetle bir kitabı okuyup tanımadığın birine veriyorsun ya da herhangi bir yerde bırakıyorsun, kitap birçok el değiştiriyor falan. Maili aktardığım arkadaşlarımdan biri (Pınar), kitaplarını veremediği için bu akıma dahil olamayacağını yazmıştı bana. Aynı şey benim için de geçerli, yani kendi aldığım bir kitabı paylaşıma açamam ama kitap onca yol tepip bana ulaştıysa halkayı da kıramam, ulaşmasını sağlarım birilerine. Ya da kitaplığımda en sevdiğim bir kitabın çok okunmasını istiyorsam, yenisini aldıktan sonra dahil edebilirim bu zincire. Okuduğum kitaplardan bu zincire dahil etmek isteyeceğim mutlak ve mutlak denemeler olurdu. Özellikle Cemal Süreyya'nın 'Günübirlikler'i ve Nermi Uygur'un 'Güneşle'si, sıklıkla elime aldığım kitaplardandır. Bence denemeler bir kere okunmamalı, çeşitli yaş dönemlerinde ve ruh hallerinde tekrar tekrar okunmalı.

Kitap okuyarak dinlendiğini söyleyenleri ben pek anlayamam. Yorar beni okumak. Fiziksel olarak da düşünsel olarak da yorar. Fiziksel olanı kabaca şöyle tarif edebilirim; elini ayağını nereye koyacağını bilemeden uzun bir süreyi aynı noktaya odaklanarak geçirirsin. Tam, "hah!Şimdi rahatım," dediğin noktada sayfa çevirmen gerekir ve bütün süreç tekrarlanır.:) Düşünsel olarak da epey yorulurum. Bir kere okuduğunu sindireceksin, kurguyu yorumlayacaksın, sürekli tahminler yürüteceksin, kullanılan kelimelerin anlamlarını cümleye iyice yedireceksin, yazarın yazarkenki durumunu analiz edeceksin, yazım sürecini bir yandan kafanda kurgularken kitaptan da kopmayacaksın, eğer çeviriyse çevirenin hatalarıyla boğuşacaksın, yanlış yazılmış kelimeler gözüne çarptığında yayınevini, editörü, baskı sorumlusunu vs. paylayacaksın, bazılarının yanlış yazıldığını düşünüp tekrar tekrar aynı hatayı gördüğünde açıp sözlükten araştıracaksın, yok senin dediğin doğruysa kitap boyu neden o kelimenin aynı hatayla yazıldığını sorgulayacaksın... falan filan... :)) Yani bence insan 'BOŞ ZAMAN'larında kitap okumamalı. Kitap okumak CİDDİ bir iştir.:)

Ama bazı kitaplar da gerçekten adamın zamanını boşa çıkartmak için yazılmıştır, onlara sözüm yok.
Bir de vaktini boş geçirmektense, hayal kurmak yerine seni meşgul edecek kitaplar vardır. Bayılırım ben bunlara.:) Mesela bu alanda en ilgimi çekenler Çin İmparatorluğu'nun anlatıldığı kitaplar olmuştur. Büyüklere masal gibidir bunlar. Pu-Yi'nin bazı bölümlerini defalarca okumuşluğum vardır. Ama bunun öncesinde bende bu adımı başlatan, yazarını hatırlayamadığım, kitabı benden kimin aldığını bilmediğim, Pu-Yi'nin büyük büyük büyük annesi Yeholona'nın (Ya da diğer adlarından biri olan Tzı-Şi) hayat hikayesinin masalsı bir dille anlatıldığı Orkide'dir. Yazarını hatırlayan ya da bilen varsa lütfen bana haber versin. Yeniden okumak isterim.
Tabii Yüzüklerin Efendisi'nin de bazı bölümlerini sıklıkla okuduğumu da eklemeliyim bu listeye. Filmini onlarca kez izlemiş biri olarak, kitabını da tekrar tekrar keyif alarak okurum.

Benim listem daha çok uzar... Ben de bu mim de Yıldız Yağmurları 'nı, true crime'cı arkadaşım Özlem'i, yazılarını büyük bir keyifle okuduğum Elektra'yı ve okumayı 'iyi' beceren Evvel Zaman İçinde'yi mimliyor, bu mimden anladıkları kadarıyla kitaplar hakkında karalamalarını bekliyorum.:))

Sobe! 187 :)

|
Aslında kitabı bitirdikten sonra hakkında düşündüklerimi karalamak istiyordum ama sevgili Sessiz Balık beni, şu anda okuduğunuz kitabın 187.sayfası konusunda sobelemiş, o yüzden hemen onu yazmam gerek.

Cümle gayet ilginç.(!):)

''Virman 28.400, Dış İşlemler havale: 539.947 Dolar... 2001 yılında; Yasin Kadı:107.947, Caravan:85.252, Sağlam İnşaat:9500, Dış işlemler havale:84.252, Caravan:74.128 Dolar...''

Hayır efendim, envanter okuduğum falan sanılmasın. Muhasebeyle hiç işim olmaz benim. Hatta şu 'envanter' kelimesini bile yazdıktan sonra nasıl bildiğime hayret ettim. Doğru yazdığım konusundaysa hâlâ şüphelerim var.:p
Bu cümle şu sıralar vakit yaratmaya çalışarak heyecala okuduğum ve ziyadesiyle aydınlandığım(!) Ergün Poyraz'ın Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine kitabının 187. ayfasının ilk cümlesidir.

Açıkçası henüz o sayfaya gelmediğim için, cümleyi okuduktan sonra konu başlığına dönüp baktım, 'Masak raporunda tespit edilebilen hesaplar'la ilgili bilgilermiş bunlar.

Kim hangi görüşe yakındır bilemem ama her ne görüşte olursanız olun, gerçek belgelere ve arşive dayalı bu kitabı okumanızı, hele ki bahsedilen kişilere yakın duruşunuz söz konusuysa neye yakın durduğunuzu daha derin anlamaya çalışmanızı şiddetle tavsiye ederim.
Başta dediğim gibi, bitirdiğimde tekrar söyleyecek sözüm olacak. Şimdilik 'sobe' görevimi itina ile yerine getirmiş olmaktan mutluyum.:)))
Technorati Profile

Dile, Dilediğince...

|

Daha dün yazmıştım 'Barış'lı Günler'e, şimdi yeni yerinde. Bu bloğun açılmasına vesile olmuş bir yazıdır.;) 'Sır'a dair...

''Daha önce nerede yazmıştım hatırlamıyorum (bu geveze kalem durmadan bir yerlere iz bırakıyor. Hımm, 'geveze kalem' güzel bir blog adı olarak duyuluyor.Hemen bu adla bir blog açmalıyım, nasıl olsa birikimlerimi düzenleyeceğim vaktim olduğunda çarşaf çarşaf dolacaktır, ahh o gelmez vakit;)) tatil kitabı olarak hafif olması nedeniyle yanımda taşıdığım 'The Secret' hakkında ne kadar ön yargılı düşündüğümü anlatan bir yazıydı. Bu ve benzerleri çok yazılıp, çizildi ama yazılanları sindirebilmem için bir olgunluğa 'erişebilmem' gerekiyormuş demek ki.
Meseleyi bilen bilir, bir daha özet yapmaya çalışarak, özet yapmaktaki beceriksizliğimi ortalık yere dökmeyeceğim. Hele ki anafikirle ilgili kısa bir cümle yazmaya asla çalışmayacağım çünkü benim gibi bir detaycı için bu tam bir yüzüne gözüne bulaştırma halini alır.
Sonuç şu ki kitapta 'sır'ı keşfetmeye yönelik başlangıç adımlarını izlediğimde ilk başta sadece denemek için küçük şeyler dilemiştim; iki tel toka bulmak, tam kafamda canlandırdığım park yerine park etmek gibi. Bunların şaşırtıcı bir şekilde gerçekleştiğini görünce etkilendim ve biraz daha büyükçe bir şey diledim; tabii kendimce büyük. Hatta tarih olarak da eylül'ün başını belirlemiştim kendi kendime. Yani tam olarak demiştim ki, 'Şu olsun ama hemen değil, eylül başı olsun.' Bunu diledikten sonra evrene saldım, gitti.
Ve dün o şey kendiliğinden oluverdi, ben tüm bunları unutmuşken.:)
Şimdi ne dilesem acaba? Hadi bakalım bir adım yukarıya taşıyalım dileklerimizi. Aslında çok dilediğim bir şey var ve onun için de gelecek yaz veya sonbahar gibi bir tarih belirlemiştim. Off niye yakın zamanda olmasını dilemiyorum ki?''