Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayat Beni Bilmesin...

|







Bazen hayat beni bilmesin istiyorum;
Kimse varlığımı hatırlamasın,
Kalabalıklar arasında yürüyeyim, görmesin...
Çığlık atayım, duymasın, sesim yankılanmasın, sonsuzluk yutsun!
Kımıldamadan oturayım evimde,
Oturduğum kanepe eğilmesin, bükülmesin,
Saat benim için tiktaklamasın,
Eğer ben yokken başka 'şey' oluyorsa bu eşyalar, olsun!
Mesela tabak benim için 'tabak' olmasın,
Köşedeki abajur neye istiyorsa ona dönüşsün,
Ya da kaybolacaksa gözlerimi diktiğim ayna,
Kaybolsun!
Dünya ben yokmuşum gibi dönsün, evren ben yokmuşum gibi dönüşsün.

Olmaz mı?

Olmaz! "Ben neyim ki?" deme hakkım bile yok!
Kütlesel bir yer kaplıyor varlığım yeryüzünde,
Evren beni biliyor, seni biliyor, onu biliyor,
Kum tanesini, hatta ayak tırnağındaki tek bir hücreyi bile biliyor.
Ölmüyor o hücre, dönüşüyor.
Sen ölmüyorsun,
Ben ölmüyorum,
Dönüşüyoruz.

Bir silkinişle, patlamayla, titremeyle, üflemeyle,
-Artık sen ne dersen de- fırlatıldı bu evrene her bir partikülümüz.
Birleşe birleşe 'biz' olduk. Mecbur kaldık birleşmeye.
"Yok ben bir partikül olmak istemiyorum," deme hakkımız var mıydı?

Ben OLMAK istemiyorum deme hakkımız var mıydı?
OLduk! Ne çare...

Hücre olduk, beyin olduk, zihin olduk,
Şimdi "Düşünmek istemiyorum!" deme hakkımız bile yok.
Meditasyon mu?
Bununla mı durduruluyormuş zihin, böyle mi dinleniyormuş insan?
Olanı söyleyeyim mi sana arkadaş,
Meditasyonla başarabildiğin en iyi şey, 'geldiğin o ilk anın dinginliğine dönmektir'.
Ama ben onu da istemiyorum,
Çünkü asıl oraya vardığında, tüm evrenlerin, tüm varoluşun bilgeliğiyle dopdolu olursun.
Bilinmez her sırrı 'bilen' olursun.

Ben 'HİÇ' bile, 'YOK' bile olmak istemiyorum,
Çünkü bunlar da bir sıfat en nihayetinde.

Ötelerin ötesinde dahi bulunmamış olmak istiyorum.
Yok mu hakkım!


'Yok'sa,
eh ne yapalım,
yaşarız biz de!

Mesela kalkar bir kahve yaparım şimdi kendime, şöyle en orta şekerlisinden, köpüklü, kıvamlı...
Sonra bir müzik açarım mutfakta, bir yandan bulaşıkları yerleştirir, bir yandan tatlı hayaller kurarım...
Ha, bu arada çamaşır makinasını da hazır etmiştim, düğmesine basayım da yıkansın bari.
Yatakları toplamıştım, etraftaki dağınıklıklara bir el atmak lâzım.
Bu arada 'şeker kadınımı' da arayayım da, telefonda lâklâk ederken işin nasıl bittiğini anlamam.
Aaa unutuyordum, dişçide randevum var! Of elimi çabuk tutmalıyım, şu işleri hâle yola koyar koymaz fırlayayım dışarı.
Akşam annemler gelecek, ne yemek yapsam?
Dişçiden çıkışta balıkçıya uğrayayım, en pratik en güzel akşam yemeği bu olur.
Kuzunun okuldan çıkış saatine denk gelirsem, onu da alır dönerim eve.
............

Nasılım HAYAT! Rolümü güzel yapıyor muyum? Uygun muyum senin oyununa?
Uygun muyum bilemem,
Ama biliyorum ki
Mecburum!

Güvercin Dolu Bir Yolda Yürümektir Yaşamak...

|


Güvercin dolu bir yolda yürümeye benziyor yaşamak;

Eğer ilerlemeyi göze almazsan, sen orada durdukça çoğalacak güvercinler. Her tarafa pislediklerini düşüneceksin, kanatlarla havalanan tozların soluduğun havayı kirlettiğini, uçuşan tüylerin üzerine yapıştığını, ortalığın berbat kuş pisliğiyle buram buram koktuğunu, seslerinin dayanılmaz bir gürültü hâlini almaya başladığını, varlığını görmezden gelircesine üzerine üşüştüklerini, gagaladıklarını ve daha kim bilir neler neler...

Ama ilerlemeyi göze alırsan;
Hele de yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle, ağır adımlarla ilerlersen, güvercinler küçük hareketlerle çekilecek yolundan. Her kanat çırpışları meltem gibi esecek yüzüne. Etrafa bıraktıkları lekeler içinden, sevgi sembollerini yakalayacak gözlerin; belki bir kalp, ya da bir lotus çiçeği. Uçuşan tüyler seni sıyırıp geçecek; yumuşaklıklarını tenin değil, zihnin bilecek. Havanın buram buram YAŞAM koktuğunu düşünüp, dolduracaksın ciğerlerini. Çıkardıkları gurultular, yolunu şenlendiren dingin nâmelere dönüşecek. Ve sen ilerlerken, hiçbir güvercin üzerine konmaya cesaret edemeyecek.
Ne sen onları ezip geçeceksin, ne onlar seni görmezden gelebilecek. Sen yolunun güvercinlerle dolu olduğunu kabul ederek, onlara doğru saygıyla ilerleyeceksin, onlar da senin oradan geçmen gerektiğini kabul ederek, saygıyla yolu sana açacaklar.

İşte böyle güzeldir güvercin dolu bir yolda yürümek; tıpkı hiçbir zaman pürüzsüz olmayacak hayat yolunda yürümek gibi...

DENGE!

|

Bir insan büyüyor elimde...evimde... Hayata meraklı. Öğrenmek istiyor, her şeyi. Deneyimlemek istiyor...

Kurcalamak istiyor, karıştırmak istiyor, bazen bozmak, bazen yapmak, dokunmak, ellemek, hissetmek, gözlemek...

Gözlüyor ve taklit ediyor. Bazen bir insanı, bazen bir salyangozu...

Bir insan yavrusu büyüyor elimde, evimde, hemen yanıbaşımda... Onunla ben de büyüyorum çoğu kez. Geçen gün ilk defa bulaşık teli gördü. Pakedini iştahla, merakla açarken onu izlemek harikaydı. Benim için o yalnızca bulaşık teliydi. Bildiğin tel işte! En el oyalayan, sıkıcı işlerden biri için kullanılan herhangi bir tel yumağı. Ama onun için sanki yepyeni bir gezegen keşfiydi. Elini dokunduğunda düşündüklerini, hissettiklerini hiçbir zaman bilemeyeceğim ama dedim ya, izlemek harikaydı. Epeyce kurcaladı. Çekti, büzdü, meraklı bakışlarını telden çevirmeden birkaç soru sordu bana. Cevapladım. Duydu mu bilmiyorum, cevapları önemsememiş gibiydi.

Sıkıldı. Fırlatıp bir köşeye, gitti. Giderken elini dokunduğu duvarda gri parmak izlerini gördüm. Hemen arkasından koşup ellerine baktım, kül rengine dönmüştü o küçük tombul parmakları. Beyin kıvrımlarımın harekete geçiren, belki saliselere sığan birkaç sorudan sonra, o rengi bulaşık telinin verdiğini fark edebilmiştim. Ellerini yıkadık birlikte, telin boyadığını anlattım. En tatlı gülümsemesiyle, "Boya gibi," dedi. Yeni bir keşif serüveni başladı onun için. Teli bir solukta kaçırdı mutfaktan. Odasına gidip kocaman bir kâğıt aldı. Boyamaya başladı...boya gibi... Daha ikinci hamlede kâğıdın yırtıldığını gördü. Üçüncü hamlede, kuvvetle bastırdığında parmağına batabileceğini... Canı yandı... Ağladı... Bana sarıldı... Sevgime sığındı. Sevginin acıyı dindirebileceğini bir kere daha 'sıkılmadan' deneyimledi.

Ama bir daha bulaşık teline 'bulaşmadı'.

İnsanoğlu keşfediyor, deneyimliyor... Acıların sınır çizdiği yere kadar yükseltiyor vitesini. Hızını hep artırıyor. Öğreniyor, keşfediyor ama ne yazık ki her zaman 'iyi' olanı değil. Ve bir gün acı yağmur gibi üstüne yağıp, sel gibi sürükleyince yaşamını, anlıyor! Hatalarını sorguluyor.

* * *

Haberleri izliyorum akşamüstü. Nasıl tarif etmeli bilmiyorum, belki tek kelimeyle 'sefalet' demeli. Sefalet içindeki yüzlerce insan, aile, boş bir çırpınışla çamura bulanmış tencerelerini, bir daha iflah olmayacağı belli yün yorganlarını çamur deryasından kurtarıp, aklama çabası içinde. "Neyiniz kaldı geriye?" diye soran haberciye, değersiz üç beş eşya kalıntısını gösterip, "Hepsi bu," diyorlar. Klasik cümleler ardı ardına patlıyor ağızlarda, "Başbakan derenin intikamı ağır olur dedi, bu derenin yatağını daraltan onlar, dere intikamını bizden aldı!", "Tek bir yetkili gelmedi!", "Devletimiz nerede?", "Bunun hesabını kim verecek?", "Bize kim el uzatacak?"...

Diğer taraftan ikdidar partisi-muhalefet partisi komedisinde de replikler aynı, CHP şunu dedi, AKP bunu dedi, suçlu CHP, suçlu AKP, senin dönemin, benim dönemim... Hatta Büyük Şehir Belediye Başkanı, bir basın toplantısında tüm Türkiye'nin önüne, elinde oğlumun bile daha iyi resmedebileceği A4 kâğıdı üzerine fosforlu kalemle gayriciddi çiziktirilmiş bir 'belge'yle çıkıp, kendini savunmaya çalışıyor. Heyhat!

Tüm bu sıradan, tekdüze, içeriksiz, yersiz, sorgulamasız, eskaza edilmiş sözlerin içinde bir tanesi var ki, benim akşam üzeri televizyon karşısında ağlatmayı başarabildi.

"Neyiniz kaldı selden geriye?"

"Hiçbir şey abi. Hani bir bebek doğar da çırılçıplaktır, her şeyi sıfırdan öğrenmeye, yapmaya başlar ya, aynı öyleyiz şu anda!"

İşte asıl mesele bu! Bu seller, depremlerle yıkılan binalar, kayan topraklar, tümü, doğanın intikamı falan değil. Dünya tek bir insanoğlundan bile intikam almaya çalışmaz. O yalnızca YAŞAMAYA çalışıyor! Kendini onarmaya çalışıyor. Kendini insanoğlunun varlığına rağmen dengeye getirmeye çalışıyor. Dünya yaşarken, ölü kılıfından sıyrılmaya ve yeni dünyayı yaratmaya çalışıyor. Hem de kim için biliyor musunuz, yine insanoğlu için.

İnsanoğlu, lütfen yaşarken yeniden doğ sen de! Bu yaşanan sel, diğer felaketler, hepsi bir ders olsun sana. İnsanca şartlarda yeni bir anlayışa gelebilmen için 'ağır' bir ders olsun. Şimdi sıfırdan başlaman uygun görülmüşse sana, bunun kıymetini bil. Bu hâlinin, elindeki üç beş eşyayla yaşadığını sandığın o eski düzeninden çok daha 'şükretmeye değer' olduğunu fark etmeye çalış, lütfen. Bugün, maddi her şeyini yitirmiş bir kulun kalan son eşyalarını yağmalamayı seçen SEN, sanıyor musun ki yarının 'zengin' ve huzurlu olacak?

Seni aciz olduğun duygusuyla doldurup, o yaşamı yaşamaya mecbur edenlere artık prim verme insanoğlu. Sen güçlüsün! Tahmin edebileceğinin çok üstünde, GÜÇLÜSÜN! Hem tüm yaşamını, hem de bilincini, yeniden, layığıyla yükseltebileceğine inancın tam olsun.

Her şey bizler için... Üstadın dizeleri gibi...

İnsanlığa

Sizin için, insan kardeşlerim,

Her şey sizin için;

Gece de sizin için, gündüz de;

Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;

Ay ışığında yapraklar;

Yapraklarda merak;

Yapraklarda akıl;

Gün ışığın da binbir yeşil;

Sarılar da sizin için, pembeler de;

Tenin avuca değişi,

Sıcaklığı,

Yumuşaklığı;

Yatıştaki rahatlık;

Merhabalar sizin için;

Sizin için liman da sallanan direkler;

Günlerin isimleri,

Ayların isimleri,

Kayıkların boyaları sizin için;

Sizin için postacının ayağı,

Testicinin eli;

Alınlardan akan ter,

Cepheler de harcanan kurşun;

Sizin için mezarlar,mezar taşları,

Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;

Sizin için;

Her şey sizin için. (Orhan Veli)


Her şey bizim için. Neden öğrenmiyoruz? Neden göz göre göre aynı yanılgılara kaptırıyoruz kendimizi?

Acının sınırına gelince sevgiye sarılıyor oğlum. "Anne öp, geçsin," diyor. Sevgiyle dokunuşum acısını onarıyor. Çünkü aslında acıyan bedeni değil, yüreği. Eline batan tel, parmaklarını acıtmadı aslında, yine bir hataya düştüğü duygusuyla dolan yüreğini acıttı. Ve yürek acısının tek ilacı; Koşulsuz Sevgi. Neden artık sevgiye, 'bir'liğe yer açmıyoruz yaşamlarımızda?

Bir gün, bu kadar güçlü yağışları SEL olarak değil, 'Bereketli Yağmur' olarak, şenlikle kutlamamız dileyiğle,

Ve sevgiyle...



NEDEN?

|

Neden beynimizin %10 ila %20'lik kısmını kullanabildiğimizi hiç düşündünüz mü? Peki zamana artık neden yetişemediğimizi? Ya dünyadaki savaşların, büyük doğa olaylarının, küresel krizlerin giderek arttığını, her gün yeni bir felaket haberinin haber programlarına konu olduğunu ve insanların giderek daha çok cinnetin eşiğine geldiğini, herkesin daha çok sorgulayıcı olmaya başladığını, şu blog aleminde bile ne çok insanın artık "Neden?", "Biz kimiz?", içimizdeki, dışımızdaki ve benzeri konularda, felsefî yazılar yazmaya başladığını...?
Bilim ve teknikle açıklanabilen bir takım gelişmeleri, bilimsel ve teknik denklemlere fazla bulaşmadan, önsezilerimle algılamaya ve kendime has dilimle anla(t)maya çalışıyorum çoğu kez. Uzay ve evren konuları hariç hiçbir zaman ansiklopedi okumaya hevesli olmadım. Fizik ve kimya kurallarından, matematiksel denklemlerden hep uzak durdum. Bilimin dilini, önsezi dilime indirgeyerek kendime has bir farkındalık yolu seçtim. Ama bazen ikna edici olmanın yolu ya dînî ya da bilimsel verilere dayalı konuşmaktan geçiyor. O yüzden bu yazıda, benden duymaya pek de alışık olmadığınız üzere bilime dayalı cümleler kurabilmek istiyorum. Hani kafam çok basmasa da, anlayabildiğim kadarını yazsam yeter.:) Biri anlasa kârdır.;-)

Şimdi, dünyanın tireşimi ve insanlık üzerindeki etkisini, özetlemek istiyorum.
Herkesin bildiği gibi yeryüzü 'Atmosfer' denilen bir gaz tabakasıyla çevrelenmiştir. Atmosfer 4 katmandan oluşur ve yeryüzüne en yakın olan katmanın adı İYONOSFER'dir. İyonosfer ile dünya arasındaki mesafe ayaklaşık olarak 500-600 km.'dir. Ve İyonosferin sıcaklığı 1700 derece civarındadır ki bu ısı yeryüzüne giren gökcisimlerinin eriyip yok olmasına, böylelikle yeryüzünü bu gökcisimlerinden korunmasına katkı sağlar. İyonosfer tabakası, dünya ısısını belirli bir seviyede tutarak canlılara yaşam imkanı sağlayan bir tabakadır. Aynı zamanda radyo dalgalarını yansıtarak, radyo, televizyon, telefon haberleşmesi için ayna görevini de yürütür.
İyonosfer tabakası ile yeryüzü arasındaki boşlukta, çeşitli frekanslarda titreşen elektro menyetik alanlar vardır. Ve bunların en büyüğü 7.8 hertz (yani saniyede 7.8 devir) oranında titreşir. Buna dünyanın 'kalp atışı' diyebiliriz.
Çok uzun yıllar boyunca bu titreşimin sabit olduğu sanılıyordu. Ancak 1980'lerden bu yana titreşimin giderek arttığı kaydedildi. Sıfır noktası dediğimiz titreşim ölçüsü 13 hertz olarak biliniyor. Ve dünyanın şu anki 'kalp atışı' 12 hertz!
Bunun hangi nedenlerle hızlandığı bilimsel olarak henüz netlik kazanmadı. Ama birçokları bunun nedenini farklı kaynaklardan gelen bilgilerle biliyor ve açıklayabiliyor. Bu kaynakları zamanla paylaşacağım.
Bizler elektrik üreten, elektro manyetik alanlar yaratan, yaptığımız her eylemle -düşünmek, hareket etmek, hissetmek, konuşmak- titreşim yayan varlıklarız. Mesela şu EEG dediğimiz aletle beynin her tür durumunda yaydığı dalgalar(titreşim) ölçülmektedir. Bunlar 5 ana frekansa sahiptir.
Delta Dalgaları 1 ila 3 hertz arasındadır ve derin uyku halindeyken, bilinçsizlik halindeyken beynimiz bu ölçüde dalga yayar.
Teta Dalgaları 4 ila 7 hertz arasındadır ve uyuşukluk, hafif uyku hali, gevşeme halindeyken yayılan dalga hızıdır.
Alfa Dalgaları 7 ila 11 hertz arasındaır ve sakin haldeyken, uykudan önceki son safhada beynin yaydığı elektro manyetik dalga hızıdır.
Beta Dalgaları 11 ila 25 hertz arasındadır ve aktif çalışırken, dikkat ederken, bilgi alıp-verirken beynin yaydığı elektro manyetik dalgalardır.
Gama Dalgaları 25 ila 60 hertz arasındadır ve öğrenme, anlama, idrak için zihnin zorlandığı sırada beynin çıkardığı elektro manyetik dalgalardır.
Bizler, tüm canlılar ve dünya elektro manyetik dalgalar yayan, titreşen ve titreşimleriyle birbirini etkileyen varlıklarız. Bir odada duran piyanoyu düşünün. Yakınında bir yerde çalan güçlü müziğin etkisiyle aynı frekanstaki tellerinin titreştiğini fark edersiniz. Ya da en basiti çalan bir şarkıya eşlik ettiğinizde sesinizin ne de güzel olduğunu düşünebilirsiniz ancak aynı şarkıyı yalın sesinizle söylediğinizde (eğer bu konuda eğitimli biri değilseniz) sesinizi istediğiniz gibi kontrol edemediğinizi fark edersiniz. Yani yaydığımız titreşimler, çevresel titreşimlerden etkilenmektedir.
İşte 1980'lerden bu yana artmaya devam eden dünya titreşimi, bu titreşim içinde yaşayan tüm varlıkları etkilemektedir. Bir başka deyişle, insanlık dünya frekansıyla aynı oranda, 12 hertz hızında titreşmekte, relaks ve uyku halinden çıkıp, Beta dalgaları frekansına çıkarak uyanması, bilinçlenmesi demektir.
Bu aynı zamanda 24 saat olan bir günün, bu hızla 16 saatte tükenmesi anlamına gelmektedir.
Ama en önemlisi bu şu demektir sevgili dostlarım;
Yaydığımız titreşimlerden sorumluyuz! Eğer bu dünya için barışı, bolluğu, eşitliği, sağlığı, berekti istiyorsak, kendimiz için bunları istiyorsak, az önce bahsettiğimiz, fizikte 'Akustik Rezonans Yasası' diye bilinen, titreşimlerin etkileşimi yasası gereği, daima en güzel şeyleri hayal etmeli, olumsuzluklardan sıyrılmalı, felâket tellalı medyanın yaydığı haberlerin maksadını anlayarak, arkasındaki gerçek nedeni görüp, umutsuzluğa kapılmamalı, endişeleri, korkuları bırakıp, umuda ve mutluluğa yelken açmalıyız.

Papağan gibi tekrarladığımız "NE İSTERSEN O OLUR!" cümlesinin bilimsel açıklaması, aşağı yukarı böyledir sevgili dostlar. Aklım erdiğince, dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım. Ama bu konu daha bitmedi. İlk paragrafta yazdığım soruların bir kısmına değinebildim ancak. Devam edeceğim. Belki yakında, belki çok sonra...
Sevgilerimle...

HATIRLA!

|

İki gündür çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyorum. Bir de engin denize... Arada ne söz var, ne ses... Ama kelimelendiremediğim ne çok duygumu, düşüncemi biliyorlar... İki gündür zihnime saplanmış bir bıçakla yaşıyorum. Kıpırtısız duruyor orada. Çekip çıkarmayı becerebilsem, kan olup dökülecek tüm hislerim. Bilmemeyi seçer gibi tutuyorum o bıçağı orada. Bir çekebilsem, oluk oluk kan gibi akınca içimde ne varsa, damla damla söze dönüşütürür, anlardım ben de derdimi. Ama korkuyorum be arkadaş! Yüzleşmek bazen hiç olmadığı kadar zor geliyor insana.

Zaten anlamlı anlamsız, gelişi güzel cümleler kurmaya çalışmamın nedeni de bu. Kırılsın istiyorum bir şeyler, oyukları çomakla büyütmak istiyorum, ya da şirazeyi dağıtayım, dağılsın tüm yapraklar, dökülsün sözüm ona 'yanlışlıkla', kendimden saklamayı seçtiğim ne varsa. Bu sebepledir ki cümlelerimi siz ikinci, üçüncü şahıslardan çok, kendim için sıralayacağım. Gerçeğimin bilmecesini çözmek için kuracağım denklemlerimi. Eğer yazıyı okuyup da hiçbir şey anlamazsanız, ne beni suçlayın ne kendinizi. Soyut bir resme baktığınızı farzedin, unutalım gitsin.

İpin ucunu yakalayabilirsem, bu yazının maksadına geleceğim.

Önce birçoğunuzun ütopik bulacağı bir yaşam çizmek istiyorum sizlere. Lütfen hayal edin;

Muhteşem bir yaşamınız var. Neyi arzuluyorsanız tüm yaşamınız bunlarla çevrili. Birçoğunuzun aklına ilk gelen şeyin 'deli para' olduğunu biliyorum. Varsın olsun. Lüks malikanelerde, her işinize koşan yardımcılarla, yediğiniz önünüzde yemediğiniz arkanızda bir yaşam hayal ediyor olabilirsiniz. Kapıda cip, evde olimpik havuz(!), hem de denize sıfır, birkaç bankadan bol haneli cüzdanlar, İsviçre bankalarında kasalar, kimine dünya güzeli kadın, kimine bir içim su adam, hatta terasta bir helikopter pisti, 100 metre ileride özel uçağınızın havaalanı, pilot her an hizmete hazır, sabah kahvaltısı Paris'te, öğle yemeği Venedik'te, akşam... akşam olmaz, annenize sözünüz var(!), dünya tatlısı evlatlar, hem de ne ağlar ne sızlar, hep güler kahkaha atar, her işlerini kendileri yapar, tüm markaların koleksiyonu siz nereye derseniz oraya getiriliyor, dolaplar dolmuş taşmış; ferre, versace, louis vuitton, ulysse nardin, yves saint laurent... Ne sağlık sorununuz var, ne ilişki sorununuz, kilolar yerinde, vücutlar fit, şeker 80, kolesterol 120, (belki de bu değerleri sallıyorumdur, bilemedim şimdi)...

Uzatmayalım efendim, sonuçta öyle bir yaşamın içindesiniz ki, daha isteyebileceğiniz toplu iğne başı kadar bir şey yok! Zaten isteseniz de elde etmek elinizde. Yeter ki isteyin, hemen oluyor. Her şey şahane!

Ama aynı zamanda duyarlı da bir insansınız. Duyarlıdan da öte; öyle birisiniz ki, tüm bu sahip olduklarınızın, dünya çıkarı karşısında hiçbir öneminin olmadığını düşünüyorsunuz. 'Bana dokunmayan bin yaşasın'cılardan hiç olmadınız ve mizacınız da buna uygun değil. Biri dese ki, dünyanın kurtuluşu sen ve senin gibi bir gurup insanın elinde. Şimdi, şu anda, bir elini yağdan, diğerini baldan çekip, bizimle dünyayı kurtarmaya var mısın? dese?...

Kabul ettiniz bile! Ve inanın düşündüğünüz gibi deli falan da değilsiniz.

Görev kâğıdı elinize ulaşıyor; çok özel bir makinayla geçmişe gideceksiniz. Hayır çocukluğunuza falan değil. Dedenizin zamanına da değil. Daha eskiyi hayal eder misiniz lütfen? Abartmayalım dinazor çağına kadar gitmedik! Gittiğimiz tarih ortaçağ olsun mesela. Hani insanların yokluk içinde yaşadıkları, meydanlarda herkesin gözü önünde kafaların uçurulduğu, bir gıdım ekmek için büyük savaşların yapıldığı, günlerce hatta aylarca su yüzü görmemiş çaputların giyilmek zorunda olduğu, vebanın ve daha bilimum hastalığın kol gezdiği o zamanlara...

Ama bu makina öyle bir şey ki, siz aslında buradan ayrılmayacaksınız, sadece kafanıza geçirilen bir aygıt sayesinde, o dönemlerde herhangi bir kimlik olarak yeni bir siz doğuracaksınız. Tamamen seçimle ve hayal gücüyle... Buradaki gerçek özünüz makinanın başında dururken, ortaçağ döneminde size ait, sizin hayal ettiğiniz yeni bir yaşam başlayacak. O yaşamı dilediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz, bu sizin elinizde. Oraya gittikten sonra, hayalinizde ne varsa, oradaki yaşamınızda da uygulayabilirsiniz. Ama bir sorun var; makina henüz çok yeni, tam verimli çalışamıyor ve o döneme gidip yeni bir insan olarak doğduğunuzda, bu yaşamınıza dair hiçbir şey hatırlamayacaksınız! Yani en basiti, o yaşamı hayal gücünüzle dilediğiniz gibi yönlendirebiliyor olduğunuzu bilemeyeceksiniz. Ve bunu ne kadar kolay başarabildiğinizi de.

Ağır bir şart bu.

Ve henüz görevinizi söylemedik. Şartlar her ne olursa olsun sevgide kalmak ve oradaki yaşamınızı tamamen hayal ederek yönlendirebileceğinizi hatırlamak. Dolayısıyla, her zaman en karanlık çağ olarak hatırladığımız o çağa aydınlık getirebilmek. Bu yaşamınızda mutluydunuz; ne arzu ediyorsanız sizindi. Tüm bunları kendiniz başarmıştınız. Daha basit anlatımla; istemiştiniz olmuştu. Bunu burada yapabildinizse, elbette orada da yapabilirsiniz. İstersiniz ve olur! Her şey bu kadar basittir. O çağdaki yaşamınızda, bir parmak şıklatması gibi basit bir işlemle(sadece yürekten arzulamakla) en güzel şeylere sahip olmaya başladığınızı gören insanlara, bunun hiç de zor olmadığını anlatmanız gerekiyor.

Yani önce gerçekte KİM olduğunuzu ve nasıl bir güce sahip olduğunuzu hatırlamak, ardından bunu insanlıkla paylaşmak, 'karanlık' diye bilinen o çağı yeniden yazarak, AYDINLIK çağa dönüştürmek aslî göreviniz. Ve korkmayın, yalnız değilsiniz. Sizin gibi aynı göreve soyunmuş yüzlerce, binlerce insan da orada olacak. Yolculuğunuzu onlarla paylaşabilirsiniz. Ama bu paylaşmaktan öteye gidemeyecektir. Sizin için yapabilecekleri çok bir şey yok, gönülden destek olmak dışında. Keza onlar da aynı durumdalar. Ama kimliğinizi size hatırlatmak için, bu çalışmayı yürüten birçok insan, zamanlar arası yolculuk yapabilen makinanın çevresini kuşatmış bir halde, size zaman zaman ipuçları fısıldayacak. Bazen koca koca metinler gelecek önünüze, okuyacaksınız. Buradaki bir gurup yardımcınız size 'sizi' hatırlatacak sayfaları gönderip duracak. Hiçbir şey hatırlamayan yeni kimliğiniz bunları duyduğunda ya da okuduğunda inanırsa, yürekten inanırsa, o dönemin sığ düşünce sistemine kapılmayıp, tüm bunların gerçek olduğuna inanırsa, muhteşem şeyler hayal etmeye başlayıp, içinden çıkılamaz olarak gördüğünüz o berbat yaşamı bir anda muhteşem bir yaşama dönüştürebileceksiniz.

İNANÇ! GÜVEN! Yalnız ve yalnız KENDİNE GÜVEN! Tüm mesele bu!

Nasıl bir görev bu?

Değer mi şu güzelim yaşamınızı bırakıp, bu zorlu yollara gitmeye?

Ama siz "DEĞER!" dediniz. Çünkü işin içinde insanlık var. Kurtarılacak yaşamlar var. Çünkü işin içinde Dünya var! Ve siz bunlara arkanızı dönemeyecek birisiniz. Size 'melek' dersek, abartmış olmayız herhalde.

. . .


Çok mu ütopik buldunuz bu anlattıklarımı? Peki ya gerçekse? Mesela bugün yaşadığınız(ı sandığınız) her şey, aslında herhangi bir zaman diliminde (ya da zamansızlık içinde) muhteşem bir yaşam sürüyorken, görev gereği geldiğiniz bu döneme ait hayaller kümesiyse?

. . .


Hikayemize geri dönüyoruz şimdi. Kafanızdaki o aygıta bağlı bir halde, hem varlığınızı şu anki durumunuzda hissediyorsunuz, hem de ortaçağda yarattığınız o kişiliği yaşıyorsunuz. Görev tamamlanmadan o koltuktan kalkamazsınız. "Varım!" dediniz bir kere. Oradaki benliğiniz, size sunulan hatırlatıcı ipuçlarına inanıp inanmamakla boğuşurken, buradaki benliğiniz de "ya hatırlayamazsa?" kuşkularıyla boğuşuyor. Çünkü o koltuktan kalkıp, yeniden evinizin olimpik ölçülerdeki yüzme havuzunda ter atmak, yardımcılarınızdan her birinin size meyve kokteyli, bornoz, çıtır çerez taşıması için sabırsızlanıyorsunuz. Ama görev gereği yarattığınız o lanet kişilik, bir türlü bu gerçeklere inanamıyor. Hâlâ daha "yok artık! mümkün değil!" diye ortalarda dolanıp duruyor ve midenizi kaldıran o iğrenç sularla bulaşık yıkayıp, kokudan burun direğinizi sızlatan salkım saçak kıyafetleri giymeye devam ediyor.(!)

Ama azimlisiniz, (ve bir bakıma mecbursunuz) o kişiliğe tüm bunların hayalden ibaret olduğuna inandıracaksınız.

Uzatmayalım, uzun süren çalışmalar, çabalar sonucunda bunu en nihayet başarıyorsunuz. Siz ve size destek olan teknik ekibin sözleri, ortaçağda yaşattığınız o kişilik üzerinde etkisini göstermeye başlıyor. Artık sizin özünüze ve varlığınıza koşulsuz inanıyor. Yaşadıklarının sanaldan ibaret olduğunu biliyor ve yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Her yalnız kaldığında sizinle konuşuyor. Sizi duymuyor ve görmüyor ama önüne serilen o çarşaf çarşaf yazılı metinler sayesinde, sizin her an onu izlediğinizi, her söylediğini duyabildinizi biliyor.

Ama bir pürüz de bu noktada baş gösteriyor. İnanma adımından sonra, yalnız hayal gücünü kullanarak mükemmel bir yaşam yaratabilmesi gerekiyor artık. (ki bu güç elinde) Fakat bu kişilik bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Siz bu tarafta yırtınıyorsunuz, "ulan alt tarafı hayal edeceksin! Başına bir şey gelmez merak etme! Hiçbir şeyini kaybetmeyeceksin! Kaybetsen bile bunlar senden gitmesi gereken şeyler olacaktır. Önemi yok! Bak emin ol buralar şahane. Her şeyin en mükemmelini yaşıyorum. İstersen orada da bunu yapabilirsin. Kavuşmamız lâzım. Görevini senin orada, benim de burada tamamlamamız lâzım. Sen orada yarım, ben burada yarım... Birleşmemiz lâzım. Kendimiz için, insanlık için bunu yapmamız lâzım!"...

"Deniyorum olmuyor!" diyor size, "Başaramamaktan KORKUYORUM! Seninle yeniden 'bir' olamamaktan korkuyorum! Buralara çakılı kalmaktan korkuyorum!" diye bağırıyor. Eğer özünüzün beğenebileceği gibi hayaller kuramazsa, kendini hayallerine koşulsuz teslim etmezse,yeniden birleşme olamayacağını biliyor. Bunun yerinde saymak anlamına geldiğini biliyor. Yaşadığı ağır şartların hiçbir zaman bitemeyeceğini, sizinle, sizi memnun edecek bir sonuçla feraha ulaşamayacağını biliyor. Sizin(özünüzün) yaptığı hiçbir şeyden memnunluk duymayacağınızdan, ondan vazgeçmenizden ve onu sonsuza kadar o yaşama terk etmenizden KORKUYOR! Bu öyle bir korku ki, asla size "yaptıklarımdan memnun musun? Başarabiliyor muyum? Beni de o muhteşem yaşamına alıp, benimle yeniden 'bir' olacak mısın?" diye sormak istemiyor. Çünkü 'hayır' diyecek olmanızdan korkuyor. "Başaramadın, üzgünüm. Seni bu yaşamda terk edip, yeni bir yaşam hayal ederek bu görevi onunla sürdüreceğim," demenizden çok korkuyor.

Ve böylece sizi oyalamaya başlıyor, sırf o duyması muhtemel olumsuz yanıtı almamak için. Eğer hayal etme denemelerini sürdürürse ve hayal etme yöntemlerini sürekli değiştirip durursa, başaramayacağından kuşku duymaya devam edip, bu oyunu oynamayı sürdürürse, o soruyu size sormayı geciktirirse, alması muhtemel olumsuz cevabı da geciktirecek. Kısacası; sizin 'hayır'ınızı duymaktansa, o soruyu sormamayı ve berbat da olsa o yaşamı sürdürmeyi tercih ediyor. Görüyor musunuz şu 'KORKU'nun yaptıklarını?

Gerçi o bilmiyor ama sizin de durumunuz ondan farklı değil. Siz de yarattığınız o kişilikle yeniden 'bir' olamamaktan, görevi tamamlayamamaktan, şu lanet koltuktan kalkıp, özel uçağınıza atladığınız gibi Tayland'da bir ikindi 'drink'i alamamaktan fena halde KORKUYORSUNUZ! Ve şakası bir yana, yarattığınız o kişilikle birleşemeyip, tüm yaşamınız boyunca kendinizi yarım hissetmekten fena halde korkuyorsunuz.

Ve böyle başlıyor uzun ayrılıklar. Ve böylece yaşanamıyor kavuşmalar.

Bildiğiniz 'siz' ile, içinizdeki siz kavuşamıyor bir türlü. Kavuşma olmayınca özlem artıyor. Özlem arttıkça öfke büyüyor. Öfkenizle birlikte korkularınız da büyüyor. Tüm korkularınız, öfkeniz, yaşamın dev mıknatısından ne kadar olumsuzluk varsa çekiyor kendine. Yaşamlar böyle harcanıyor. İnsanlık böyle böyle dibe çekiliyor.

Hani siz melektiniz? Kim çaldı sizin meleksi enerjinizi? Kim köreltti iyi niyetinizi? Hani insanlık, kahramanlık, sevgi, hoşgörü? Karanlık galip geldi! Korku sizi yendi. Yanıbaşınızda sürekli hiçbir güzelliğe ulaşamayacağınızı fısıldayan bir varlık gibi dikiliyor artık. Niyetlerinizi baltaladı. Yapabileceğiniz şeyleri baltaladı. Güzelliklere ulaşmanızı baltaladı. "Ya olmazsa?" endişeleriyle kaybedilen zamanları çoğalttı. Her iki kişiliğin, her iki zaman dilimindeki (ya da zamansızlıktaki) esaretine neden oldu. Geçmişler olsun...


Yani sevgili dostlar, içinde bulunduğumuz tüm olumsuzları yaratan bizleriz. Mutlu olmayı beceremeyeceğimiz korkusuyla, mutlu olmayı hak etmediğimiz yanılgısıyla, mutluluğumuzu her daim baltalayan yalnız ve yalnız kendimiziz.

Aynaya baktığınızda bedeninizi görüyorsunuz. Bir de ruh var içimizde pîrüpak! O sahiden bir melek. Siz de öylesiniz bu bedeninizde bile. Ne o yakıştıramadınız mı? Siz melek olamaz mısınız? Duyamadım, kötüyüm mü dediniz? Beceriksizim, başarısızım, kaderim kötü, şanssızım, zavallıyım... mı dediniz? Bunu sahiden siz mi söylediniz? Ne kadar eminsiniz? Her şeyin bağışlayıcısı olduğunu söylediğiniz Tanrı, sizi böyle yaratmış olabilir mi? Şu yanıbaşınızda dikilmesine neden olduğunuz karanlık bunu size söyletiyor olamaz mı? Lütfen hatırlayın, bu varlığı siz yarattınız. Korkuyla başladı her şey ve ayrılık acısı, öfke eklendikçe büyüyüp simsiyah bir varlık oldu, esir aldı en nihayetinde sizi. Ruha melekliği yakıştırabiliyorsunuz da, şu bedenle sürdürdüğünüz yaşamınızdaki 'siz'in melek olduğunuza neden inanmıyorsunuz? Sizi kabul etmemesinden korkuyor olabilir misiniz? Ve böylece kavuşmayı uzatmayı seçiyor olabilir misiniz?

Karanlığı siz yarattınız, eğer isterseniz onu yok etmeyi de seçebilirsiniz.


Saat sabahın 4'ü olmak üzere... İki gündür(artık üç oldu) çam ağaçlarıyla çevrelenmiş bir yerdeyim. İki gündür onlara konuşuyordum ve bir de engin denize. Bu gece kendime konuşmaya başladım artık. Sizi bilmem, ben anladım derdimi. Şimdi oyunun ilk yarısı bitti. Ekrana bakıyorum, "Level Two" yazıyor. Ya tıklayıp devam edeceğim, ya da...


İyi geceler dostlarım...


(Not: Dün gece yazdığım bu postu yayımlamaktan vazgeçmiştim. Demiştim ki kendime, "Madem kendini anlamak için yazıyorsun, milleti karıştırma bu işe." Ama başkaları da okumayı seçerse, neden okumasın ki?)

(Tobias'a Not: Son şaud'unda dağıttın beni. Bu toparlanmaya başlamanın ilk adımı mı demek?)


Sevgilerimle...

Siz Kaç Kişisiniz?

|

Ben kaç kişiyim bilmiyorum. En temelde, anne, eş, çocuk, kardeş, arkadaş... ve hatta sizlerin tanıdığı Geveze Kalem... Ama ben bunlar değilim; ben 'Ben'im!

'Ben' dediğimde, beni anne, eş, çocuk, kardeş, arkadaş olarak tanıyanlardan çok daha fazla ve çok daha kendine özgü bir kişilikten bahsettiğimi biliyorum. Ama sorun şu ki, bunu diğerleri bilmiyor. Beni kendi tanımladıkları çerçevede görmeye alışık oldukları için (ki bu çerçeveyi çizenler de kendileri nihayetinde), aslında en temelde bana ait bir davranışımı gördüklerinde rahatsız oluyorlar. Çünkü o çizdikleri çerçeveye bu davranış biçimimi kodlamamışlar.

Velhasıl karmaşık birçok cümlenin özü şudur ki; ben, onlarca, yüzlerce parçaya bölünmüş bir aynayım. Sizdeki parçama bakıp, beni o sanıyorsunuz.


Bunu ben de başkalarına yapıyorum, bile bile. Sanıyorum ki kızdığım, sevdiğim, beğendiğim, eleştirdiğim o insanların tüm bu davranışları sadece kendilerine ait. Halbuki ne de iyi biliyorum elimdeki bir parça aynaya baktığımı... Kızdığım, eleştirdiğim, üzüldüğüm davranışlar gördüğümde o aynaya bakıp "ayna ayna güzel ayna, söyle bana ne anlamam gerekiyor bu durumdan?" diye soruyorsam da, ayna hep suskun kalıyor. Ama güzellikler karşısında, bir ucu bana dayanan sözleriyle bülbül gibi şakıyor.


Ben aslında bunları yazmayacaktım. Akıl almaz bir şekilde hızlı geçen şu hafta, binbir parçaya bölünüp, binbir işi halletmek zorunda kaldığımı, halledemediğim daha binlerce işin beni beklediğini, yarın akşama kadar tüm bunları halletmek zorunda olduğumu ve cumartesi sabahı itibariyle deniz, kum, güneşe kavuşup, tam tanımıyla 'malak' gibi yatmak istediğimi ve 1 hafta boyunca yalnızca dinlenen adam kişiliğimi yaşatmak istediğimi söyleyecektim.:)

Görüşmek üzere...

Gece

|

Geceler beni sevdi, epeydir. Oğlumun doğumuyla başlayan eksik gedik uyku hâli, standarlaştı artık hayatımda. Sanıyorum son üç yılın ortalaması 5 saati geçmez. Önceleri pek bir uykucuydum ben, ama artık uykusuzluğun tadını keşfettim. Uykusuz kalmayı seven kaç insan tanıyorsunuz?:) Beni listenize ekleyebilirsiniz hemen. Ödül gibi bir şey bu, nasıl sevmem ki? Hayat en güzel sürprizlerini gecede saklıyor bence. Gündüz karmaşasında hayat uğultu halinde akarken, kaçırdığımız ne çok detay varmış meğer. Gece bunlar tek tek, katıksız yankılanıyor sessizlikte.

Bazı geceler öyle sessiz oluyor ki, nefes bile yankılanıyor sokakta. Tek bir yaprağın titreme sesini duyabiliyorsunuz neredeyse. Köpeklerin dilini keşfediyorsunuz mesela; nefes alışverişlerinden heyecanlarının sebebini anlıyorsunuz bir süre sonra. Ha bir de arabalar var; sadece seslerinden markalarını tahmin edebiliyorsunuz. Duyduğunuz ayak sesleri de öyküler taşıyor size; birini kapılıp gidiveriyorsunuz. Gece boyu o öykü, gerçek bir yaşam gibi canlanıyor gözünüzde. Karşıdaki marketin soğutucuları saat gibi işliyor; ne zaman susup, ne zaman çalışacağını biliyorum artık. Komşu binalar da ayrı bir detay konusu; hiç tanımadığım, görmediğim insanların kaçta yattıklarını bilir oldum.:)))

Çoğunlukla en sessiz saatler 03:00-04:00 arası oluyor. Öncesinde geceyi sabaha devirenlerin, sonrasındaysa sabaha erkenden merhaba diyenlerin sesleri dolduruyor sokağı. Ama 3'le 4 arasında bir ben kalıyorum yalnız başıma. Birilerinin daha benim gibi o saatte uyanık olduğunu bilmek istiyorum böyle zamanlarda. Kimse beni o saatlere kadar zorla tutmuyor ama her ne işle meşgul olursam olayım, birilerinin daha benim gibi çalıştığını, uğraştığını ya da sadece geceyi dinlemek için ayakta olduğunu bilmek, işe ve geceye daha keyifle tutunmamı sağlıyor.

Üniversite yıllarında sınav zamanları aynı evde sabahlara kadar ders çalışmak gibi... Keşke böyle biri daha olsa yanımda diyorum, konuşmak şart değil, ona sadece "kendime kahve alacağım, sen de ister misin?" diye sorsam yeter.


Bazen, tüm bunlara ve işe dalmış düşünürken, kuşlar çağırıyor beni. Koro hâlindeki sesleri kulağıma çalınmaya başladığında, kafamı hemen pencereye çeviriyorum. Günün o en sevdiğim alaca renginin dalga dalga aydınlanmasını izlemek ne doyumsuz bir keyif. Nedendir bilmem "birileri göremedi bu gündoğumunu, ve bir daha hiç göremeyecek," diye düşünürken buluyorum kendimi. Tadına daha çok varmak için olabilir mi acaba?


Velhasıl sevgili dostlar, geceler güzeldir. Bunu fark ettiğimden beri daha çok zaman geçirir oldum gecelerde. Geceler de beni sevmiş olmalı ki, kendimi huzurlu hissetmem için türlü güzellikler sunuyor bana. Hele içlerinde bir güzellik var ki, başka hiçbir şeye değişmem. Belli aralıklarla girip yokluyorum odasında. Gündüz saatlerinde cıvıl cıvıl sesine doyamıyorum ama gecenin sessizliğinde büyüyen o ıslık gibi horlamasını, derin soluklarını yalnız geceleri duyabiliyorum biricik kuzumun. Sonra da çoğu kez kokusuna dolanıp, dalıyorum uykuya. Bu gece de böyle yapacağım, biliyorum. Ama şimdi gidip bir kahve alacağım kendime, gecenin keyfine varacağım. Siz de ister misiniz? Siz de geceye eşlik edenlerden misiniz?

Hey Gidi Merkür! :)

|

1 haziran 2009... Ayın ilk günü, haftanın ilk günü, yaz mevsiminin ilk günü... Yeni bir şeylere başlayabilmek için ne kadar güzel bir gün, özellikle biraraya toplanmış gibi...

Buna benzer satırları geçtiğimiz sonbaharın ilk günü de karalamıştım bloguma, bu yazıda. Hatta o yazı şöyle devam ediyordu: "Epeydir tekleyen bilgisayarım meğer ciddi ciddi hastaymış. Yatırdık hastaneye çaresiz. Doktorlar bunca sürenin üstüne hâlâ 20-25 gün yatacağını söylüyor. 'Off'lamaktan başka yapacağım bir şey yok bunun üstüne.
Dolayısıyla bir boşluk içindeyim bugünlerde. Emanet bilgisayar bulur bulmaz atlıyorum hemen. Ama bu da çok tatmin edici değil açıkçası. Başkasının mutfağında yemek yapmaya çalışmak gibi; zevksiz ve zor! Elini attığın an tuza, bibere ulaşamamak gibi...
"

Tarih neden böyle manasız bir meselede tekerrür eder, hiç anlamam. Şaka gibi valla; ayın, haftanın, yeni mevsimin ilk gününde, yine bilgisayarımın bozuk olduğu haberini duyuracağım. Ama bu kez hasta falan değildi, hatta en son hastane ziyaretinden çakı gibi çıkmıştı. Bu kez tek suçlu MERKÜR! Bunu da Burcu'dan öğrendim, öyle yazıyordu bu yazısında. Hatta yazıda verdiği linkte, "bu dönemde bilgisayarlarınızın back-up'ını alın yoksa tüm bilgilerinizi kaybedebilirsiniz" cümlelerini okuduktan sonra eğer acil olarak dışarı çıkmam gerekmeseydi hemen tavsiyeyi uygulayacaktım. Eve döndükten sonra halletmek üzere bilgisayarımı kapayıp, geri dönüşte ne denersem deneyeyim açamadım.:( Şimdi haftanın, ayın, hatta yazın bu ilk gününde yine emanet bilgisayardan, diğer benzetmemle 'emanet mutfak'tan yayın yapıyorum.

Hey gidi Merkür! Daha düne kadar benim için oğlumun en sevdiği ikinci gezegen oluşundan başka bir anlamın yoktu. (Tatürn(Satürn)'den sonra.:)) Eh artık ününü de duyduk, 'büyüksün ağbiii' muamelesi göstereceğiz demektir.

Hayır bi'şey değil ne zamandan sonra yeni yeni ısınma turlarına çıkmaya başlamıştım, yeni postlar yazıyor, blog ziyaretleri yapmaya başlıyordum.

Post fotoğrafına gelince;

Bir-iki haftayı hızlı bir tempo içerisinde geçirip, sonra kuma, güneşe, denize gömüleceğim bir tatile çıkacağım. Mümkünse gideceğim yerde fotoğraftaki renkleri bulayım. :)

Buradan da çıbanbaşı Merkür'e seslenmek istiyorum:

Sevgili Merkür, lütfen o zamana kadar ne yapacaksan yap, keyifle ve huzurla geçireceğim tatilime mani olma! Saygılarımla...


Hatıra Sandığımdan Çıkanlar...

|
Neden geçmişe ait detayları unutmamak için, bir sürü işe yaramaz şeyi biriktirmeyi seçer bazı insanlar?
Ben onlardan biriyim. Ve o işe yaramaz şeyler her gün ışığına çıktığında, "Aaaa!" nidalarıyla gülümsetmekten başka bir şey katmamıştır bugüne kadar bana. Ama yine de onlara tutunmayı sürdürüyorum. Kıyamıyorum 'çöp' diye adlandırmaya.
Dün annemde yıllar önce bıraktığım üç koca koliyi, birkaç saat içinde üç küçük poşete sığacak kadar ayıklamayı başarabildim. Sakladığım kimi şeyleri çok akıllıca bulurken, kimilerine hiçbir neden bulamadım. Ben mi değiştim yoksa zaten onlar mı önemsizdiler?
Eve getirip -eşimin değimiyle- evdeki çarçöp kutularıma yerleştirdim bir kısmını. Ve bu kez geçmişe ait yeni detaylar yığıldı önüme. Bunlardan bazıları...


Bu dedemin hüviyeti.(!) Üzerinde 1946 tarihi yazıyor. Hangi zaman, nereden bulup da sandığa attım hiç bilmiyorum. Ama bunun bende olması beni mutlu ediyor.

Bu da annemle babamın nikah davetiyesi. Bir örneği daha yok kimsede. Bu da yalnız benim sandığımda duruyor. Benim için önemi bir yana, çok da zarif bir davetiye tasarımı olarak buluyorum.


Bu mektup ilkokul 3. sınıftayken anne ve babama yazdığım bir mektup.:) Okuyamayanlar için metnin aslı şöyle: "Kıymetli anne ve babacığım. Çiçeklerden biri kıymetli annem, biri de canım babam. Üzerine yazı yazdığım çizgiler de, küçük, mutlu ailemizdeki mutlu kişilerin yaşayacağı yıllar. Ben bizim ailemizi, daha doğrusu kişilerini bir şeye benzetiyorum. Ablamla beni, çiçeğini yeni açmak üzere olan gül tohumu, sizi de yani babamla seni kıpkırmızı, renkli açmış olan güle benzetiyorum. Sevgili anne ve babacığım, sizleri o kadar seviyorum ki, yanınızda olmama rağmen sizlere mektup gibi bir şeyler yazdım. (Sakın gülmeyin.) Yavrunuz (tohumunuz) Sema..." :)))))))))))



Bu da yanılmıyorsam üniversite yıllarımda annemin bana yazdığı bir not. Ne iyi yapmışım saklamakla...

Bu oldukça yeni denebilecek tarihlere ait bir hatıra. 2003 yılında doğu bölgelerine yaptığım gezide, bomboş bir toprak yolda bulmuştum bunu. Bir adres yazılmış, buna itirazım yok ama neden kişi ismi "Mehmet Kızı ..." olarak yazılmış pek anlayamadım. Kadının zaten soyadı var...



Bu da yine yenilerden, Atina Olimpiyatları'ndan iki bilet...


Bu bilet de Haydarpaşa-Gebze hattı tren bileti. Tarih oldukça eski 12 Nisan 1989... Tam 20 yıl...



Bu da üniversiteye başladığım sene 6 kişilik bir ekip olarak çıktığımız inter rail turundan biletler. Hayatımda yaşadığım en ilginç gezi olduğunu söyleyebilirim. Bu kadar sefillik çektiğim başka gezi olmamıştır herhalde.:) Uygun bir zamanda bu gezinin ilginç detaylarını da not etmek istiyorum.



Bunlar da yine eski tarihlere ait çeşitli ülkelerden paraların bir bölümü. Ne işime yaradığına dair hiçbir fikrim yok. Ama atamıyorum yine de. Eğer koleksiyon falan yapan biri varsa, söylesin göndereyim.:)




Bu kağıt parçasının oldukça tuhaf bir anısı vardır. Lise yıllarında kendime yaptığım bir alfabem vardı. Kimsenin anlamasını istemediğim yazılarımı bu alfabeyle yazardım. Bir gün yazdığım bu yazıyı okumak isteyen bir arkadaşıma, nasılsa okumayı beceremez diye verdim. Ama daha dakika dolmadan birkaç kelimeyi çözdü. Ben de hepsini çözer diye korkup, yırttım. Çöpten bunları bulup yapıştırmış ve metni çevirmiş. Yanına çeviri kağıdını da ekleyip, masama bıraktığı zamanı unutamam...:)


Bunlar sadece elime gelen birkaç tanesi. Bunca detay neden, inanın hiç bilmiyorum. Ama yeniden karşıma çıktıkları için mutluyum. Çünkü ne zamandır soğuyan kalemimi ısıtmam için bahanem oldular.
En son yazdığım yazıdan sonra bir daha hiç bu bloga uğrayamayacakmışım gibi geliyordu. Bazı şeylere -tıpkı bu hatıra parçalarında olduğu gibi- fazla anlamlar yüklüyorum sanırım. Alt tarafı bir blog, yazarsın ya da yazmazsın en nihayetinde. Ama sanki benim için Geveze Kalem şahsına münhasır biri olmuş ve ona uğramazsam dostluğumuz yitecekmiş gibi düşünüyorum.
Bir de;
Epey zamandır kahvemi yalnız içiyordum. Artık sizlerle içmeye hazırım. Kahvenizi nasıl alırdınız?:)

Bol köpüklü, şekerli günler dilerim...

Hiç İstemezdim...

|

İstemezdim böyle olsun; kalem küstü elime. Belki makasla aldattığım içindir onu.

Ama suçlu ben değilim, kalemim ne zaman görmezden gelmeye başladı beni, işte o zaman hep yakınımda duran makas sırnaşıverdi elime. Sonra bir gün bir baktım kalem kaçıp gitmiş, boşluğunu doldurdu anında makas.

İstemezdim böyle olsun...

İsterdim ki kalemimle makasım dost olsun.

Olmadı.

İnsan hep aynı insan; elinde ne varsa, kim varsa, yontmaya kalkıyor istediği biçime. Aşklarımızı bu yüzden yitiriyoruz, evliliklerimiz bu yüzden bitiyor, dostlarımıza bu yüzden sırt çeviriyoruz, çocuklarımızla bu yüzden didişiyoruz, ailemize bu yüzden kırılıyoruz... hep, istediğimiz gibi OLMUYORLAR diye.

Ben de yaparım bunu, e insanım, hatalarım var elbet. Bilmek yetmiyor bazı şeyleri, mesele uygulayabilmekte. Engin gönüllü olabilmekte. Olamıyoruz çarçabuk sihirli bir değnekle.

Yine yapıyorum, yine... Kalem düştü ya elimden, kaçtı ya benden uzağa, cup diye oturuverdi ya makas, kaleme kırgınlığımı makasa yüklüyorum; makasım kumaşlara öyküler yazsın istiyorum. Oysa ne de iyi biliyorum makasın sadece kesebileceğini...

Hep aynı hatayı yapıyoruz; biri elma diğeri armut! Ama biz elma yerken armutu, armut yerken elmayı özlüyoruz. İkisi de birbirine benzesin istiyoruz. Ne elmadan, ne armuttan kendilerine ait o eşsiz tatları alamadan yaşıyoruz.

Hiç istemezdim böyle olsun;

İsterdim ki hayatıma giren herkesin, her şeyin kendine özgü o bambaşka tatlarına doyayım. Hiçbirinde diğerinin verdiği mutluluğunu aramadan, sadece o 'şey'le yaşayabileceğim eşsiz duyguyu yaşayayım. O zaman ne ben kimseye (bir şeye) küserdim, ne de onlar bana.

Kalem bana küstü diyorum ya, haklıdır belki de aslında. Onun bana verebileceğinden çok başka bir şey bekledim. Şimdi de bunu makasa yapıyorum.

Değişmeliyim.

Yol uzun...

Rizgara Koşan İnsan

|


Hiç dinmeyen rüzgar olur mu?


Ya hiç durmayan yağmur? Kar?


Fırtına en uzun ne kadar sürebilir ki?


Hiç bitmeyen gün, aydınlanmayan gece var mıdır?


Ya bulutlar? En çok ne kadar kalır tepemizde?


Güneş, en fazla ne kadar yakabilir?



İyi olan da, kötü olan da hep geçici.



Hem biliyor musunuz, 'kötü' diye tanımladığımız, kötü sandığımız ne varsa, onlardır bizi törpüleyen. Yana yana 'kendi' olur insan.


Bir kayanın en güzel yeri, yıllarca, hatta asırlarca aynı yerden rüzgarı, suyu yiyip de, yumurta gibi parlayan pürüzsüz yeri değil midir ki? Ayna gibi pırıldar. Önüne geçeni yansıtır.


Kaya gibi olmak lazım; gelen ne varsa kabul edip, milim milim, tane tane, hücre hücre dönüşmek, en sonunda tozu toprağı silkelenip, ayna gibi parlamak, yansımak lazım.


Bunu içimizdeki ÖZ biliyor olmalı. Yoksa neden rüzgara doludizgin koşalım ki?


Biz koştukça rüzgar daha deli esiyor,


Biz koştukça yağmur daha hızlı çarpıyor,


Biz koştukça daha da kavruluyoruz güneşte,


Biz koştukça daha çok acıtıyor dünya dikeni canımızı.



İnsan koşuyor; tüm çekirdeğini bir an evvel yumru yumru parlatmak için koşuyor. İçindeki öz bunu biliyor.


Özü biliyor bilmesine de, bilinci her şeyi daimi sanıyor;


Sanki rüzgar hiç dinmeyecek,


Yağmur hiç bitmeyecek,


Gece asla aydınlanmayacak SANIYOR!



Çünkü ruhu, kaybetme korkusuna demirlemiş bir kere, hayatının hep yoksun bırakılmayla tehdit edildiğini sanıyor.


İlk ne zaman yaşamaya başladık bu duyguyu?


Hangi birimiz aç kalacağımız korkusuyla doğduk ki bu dünyaya? Daha ilk avazda, anamızın bedava, karşılıksız sütüyle geldik; yiyeceğimiz, içeceğimiz, ilacımızla geldik.

Peki ne oldu da değişti insan? Ne zaman 'yok'u tattı ilk? İlk ne zaman düştü gözlerinden kaybetmenin gözyaşları?

Neden bu yaşlar, kristal kristal hırs pırıltılarına döndü gözlerinde ışıldayan?

"Hırs, intikamın çalışkan yüzüdür," yazmışım bir zamanlar bir yerlere. Kazanma hırsıyla neyin intikamını alır olduk?


Ne oldu da, yoksun kalmamak için rüzgara, fırtınaya, sele, yangına doludizgin koşar olduk sevgili insan?

Ne oldu da, yanımızdaki açın haline düşmemek için, onun önündekini bile çalar olduk?


Ne oldu da, biz çaldıkça fakirleştik, farkına varmadan ne çok şeyden yoksun olduk?



Hey İnsan,


Biz ne zaman ruhumuzu zincirleyip, insan bedeninden elbiseler olduk?

Kayıp İlanı !!!

|
"Ankara ili, Çankaya ilçesi, Dikmen semtinde bulunan okulumuz Şibhanettin Uzunkavakoğlu İlköğretim Okulu'nda yapılan 29 Mart yerel seçimlerinde, seçmen oylarımızın doldurulduğu çuval kaybolmuştur.
Görenlerin, duyanların, bilenlerin insaniyet nâmına Yüksek Seçim Kurumu'na ya da canları nereye istiyorsa bildirmeleri önemle rica olunur."
:PPPP

Canım Türkiye'm, canım Ankara'lım, siz beni güldürdünüz Allah da sizi güldürsün. :)))
Yıl 2009, hâlâ millet aya, biz yaya...heyt be!

(Buyrunuz, haber burada.)

Bir Post Başlığı Ne Kadar Uzun Olabilir Bilmiyorum Ama, Keşke Her Düşüncemi Bir Başlığa Sığdırma Şansım Olsa...

|
Yazılarım uzun olur genelde. Hatta uzun da konuşan biriyimdir. Ama nedense başlıklarım çoğunlukla tek kelimelik olur. Kısacık...
Bu kez durum başka. Uzun uzun yazasım yok. Çünkü öyle uzun süre düşündüm ki, yoruldum sonu gelmez cümlelerden. Kafamda hep aynı konu; bilinmezlik. Bilmediklerim... Bilemediklerim... Bildiğimi fark etmediklerim!
Gerçi bugün okudum, "Fark etmez," diyor Tobi. (Bilen bilir, bilmeyenlere de bilmek isterlerse gelir.) Uzun süredir "Fark etmez," modundaydım zaten ben de.
Yok, bu böyle olmayacak. Cümleler yine uzuyor. İşin kötüsü başlık da uzun bu kez, çık çıkabilirsen içinden.
Tamam sıralıyorum yazacaklarımı. İlki bugün yaşadığım bir deneyimle ilgili.
Beklediğim bir haber vardı, gelmedi. Yani aslında olumsuz bir haber geldi. Çok canım sıkıldı, üzüldüm. Üzülmemem gerektiğini bile bile daha da beter üzüldüm. Çünkü "Neden?" diye tekrarlayıp duruyordu zihnim, susmuyordu. Kapıldım ben de bu soruya, neden neden diye diye yürüyüp, kırk bin tane sorudan ördüğüm kozada kayboldum. Ve baktım koza giderek yırtılmayacak kadar kalınlaşıyor, dedim ki, "Ey Tanrım, nedir şimdi bu hadise? Neden olmadı istediğim sonuç? Ne anlamam gerekiyor bundan? Çıkamıyorum içinden. Şimdi lütfen öyle bir şey yap ki (ve mümkünse beni daha da beter üzecek bir şey olmasın bu) bu sonucu neden yaşadığımı anlayayım. Bir anda aydınlanayım!"
Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm... Hatta mutsuzluğumu bile unuttum. Hayata karıştım. Güne döndüm. Akşamın geleneksel saatlerinde yine aynı şeyleri yapıyordum, maillerime bakıyordum.
Baktığım ilk mail (zaten ezelden beri ilgimi şiddetle çeken) uzay konularını içeriyordu. Önce sadece bakıyordum ama sonuna yaklaştıkça ağlamaya başladım. Çünkü cevap gelmişti.
Buyrunuz efendim, mailin içeriği bu:

Asagidaki goz kamastirici kiyasa dikkatle bakin.
Icinde bulundugunuz ucsuz bucaksiz dunya, derin okyanuslar ve zirvesi gorunmeyen daglar... ne kadar buyuk dersiniz?


Gunes bizim bilmedigimiz sayisiz yildizdan sadece biri.. Simdi biraz daha uzaga bakalim. Diger yildizlarla kiyasina dikkat edin.

Yukaridaki resimde Jupiter sadece 1 pixel. Dunya ise goruntulenemeyecek kadar kucuk boyutta.


Gunes yukaridaki resimde sadece 1 piksel. Jupiter ise goruntulenemeyek kucuklukte.

Antares gokyuzundeki 15. buyuk yildiz ve bize bin isik yilindan daha uzak.

Peki dusun simdi o zaman, ne kadar buyuksun su kainatta?

Bu resim hubble teleskopunun ultra derin kizilotesi algi sistemiyle cekilmis, bize milyarlarca isik yili uzakliktaki sayisiz galaksileri gosteren unlu resmidir.

Asagida gordugunuz kisim, yukaridaki resmin en karanlik noktalardan birinin yakinlastirilmis goruntusu.

SIMDI SOR KENDINE, NE KADAR BUYUKSUN?

ve

bugun canini sikan seyler ne kadar buyuktu?

HAYATA BIR DE GENIS PENCEREDEN BAK

ve
kucuk seyler ugruna boşuna ter dokme!

kücücük dünya menfaati icin kendine yazık etme...

Bu postun hayrı açısından ikinci maddeye geçmesem iyi olacak.

Şu sıralar blog işlerinden elimi ayağımı çektim gibi. Geleneksel ziyaretlerimi epeydir gerçekleştiremiyorum. O ruhum kaçmak istiyor şu sıralar. Çünkü her ziyaret birkaç parça cümle yazmak demek. Anladım ki yazmak isteyen tarafım yorgun.

Biraz da Renkli Tasarımlar'a kaptırdım kendimi galiba. Ama dedim ya, "Fark etmez," moduna öyle adapte olmuşum ki, hiçbir şeyi umursamayıp, tüm kapılarımı kapatıp sadece rengârenk tasarımlarla uğraşmak istiyorum.

Tıpkı evrenin en renkli gezegenine kendini kapatıp, evrenler üstü hareketi görmezden gelen insanoğlu gibi...

Neden Kendimize Mektup Yazmıyoruz ki?

|


Sabah bizim kuzu kahvaltısını ederken ben de bir kahve alayım kendimi açayım dedim, geçtim bilgisayar başına. Belli bir amacım yoktu, maillerime baktım.

Niyeyse bir gönderide gözüken ismim rahatsız etti beni. Hiç sevmediğim şeydir; adım ve soyadım küçük harfle yazılıydı. Bu adres yahoo adresi ve bunu çok yıllar önce eşim açmış benim için. O zamanlar şirket mailini kullanıyordum, sonradan buna döndüm. Ama ayarlarını kendimce düzeltmeyi hiç düşünmemiştim.

Yahoo'yu biraz karıştırayım dedim, yeni sürümü yükledim. Bir de ne göreyim, ben sahiden milat öncesi posta kutusu kullanıyormuşum meğer.:) İnsanlar beni bir şeylere davet etmiş, profilimde blog yazılarım çıkmış, yaklaşık 1 yıldır kullanmadığım msn'e birileri beni eklemiş, sayfamı birileri ziyaret etmiş, kimi arkadaş listesine eklemiş kimi gözatıp kaçmış vs. vs. vs. Yani hiçbir yerde özelimiz yok anlayacağınız.:)

Her neyse konu bu değil; uzunca bir karıştırma sürecinden sonra adımın ve soyadımın baş harflerini büyük olarak düzelttiğimi düşünerek bir deneme yapmak istedim. Diğer bir mail adresime bu adresimden mail gönderdim. Hiçbir şey yazmadan gönderebilirdim ama ben yazmak istedim.

"Günnayyydıııın Sema! :) Bugün harika bir gün biliyor musun? Sen mutlu, huzurlu bir yaşam süren bir insansın. Hiçbir konuda korkuların yok. Hem zaten yaşadığın her şeyin dualiteden ibaret olduğunun farkındasın, bunu seçmiştin hatırlasana!;-) Şimdi, seni yine harika bir gün bekliyor. Sakın etrafa şöyle bir göz gezdirip, bugünü yaşamak için nereden enerji bulacağını falan düşünme. Sen her şeyin üstesinden gelebilirsin. Hem zaten ben senin enerjine hayranım!!!:)))

Seni seviyorum. Haydi bakalım gün seni bekliyor, kalk ve ona harika şeyler yaz.;-)"

Sabahın köründe sen kalk, kendine mail at! Olacak iş mi? E oldu ve de çok iyi oldu.:)

Bunu yaptığımı unutarak başladım günü yaşamaya. Sonra bir ara bizim kuzunun bilgisayarıma saldırdığını görünce, hemen kapatmak için girişimde bulundum ve baktım diğer mail kutuma yeni mailler gelmiş. Kapatmadan şunları bir okuyayım bari dedim. Listeye şöyle bir göz gezdirip Sema adında birinden gelen maili gördüm.:) Bu meseleyi o kadar unutmuşum ki, kim bu yahu dedim. (Not: Küçük pencerede soyad görünmüyordu.)

Maili açarken durumu kavradım nihayet. Ama yine de okudum. O kadar iyi geldi ki anlatamam. İnsanın kendisinden kendisine posta ulaşması ne güzel bir duyguymuş.:) Günüm o andan sonra harika gitmeye başladı, hâlâ da öyle. Enerjime diyecek yok! :)))

Bir arkadaşım anlatmıştı, bir dönem ciddi bir depresyon dönemine girmiş. Kendini o kadar yalnız hissediyormuş ki, moral bulmak için kendi kendine mail göndermeye başlamış.

Bunu bana olumsuz bir durum olarak anlatmıştı ama bence farkında olmadan iyi bir terapi yöntemi bulmuş. Tabii bu ne yazdığıyla bağlantılı...

Ben bu işi sevdim; artık zaman zaman kendime mail göndereceğim. Hatta işin suyunu çıkarıp bir yerlere yazılı kâğıtlar da saklayabilirim.:) Hoş bir sürpriz olur bence.

Tecrübeyle sabittir, deneyiniz. ;-)

(Not: Hâlâ adımın ve soyadımın başharflerini büyük olarak değiştirmeyi beceremedim. Hayat bazen ne tatlı oyunlar oynuyor.:))



Yuh artık!

|

"Dülülülüüüü..."

"Alo?"

"İyi günler,"

"İyi günler?"

"Geveze Kalem'le mi görüşüyorum?"

"Evet buyrun benim?"

"Geveze Hanım, ben Finansbank'tan arıyorum,"

"Evet?"

"Öncelikle yaptığımız görüşmenin kayıt altına alındığını bildirir..."

"Bir dakika, niye ki?"

"E güvenliğiniz için efendim."

"Kimin güvenliği?"

"Sizin güvenliğiniz efendim."

"Benim güvenliğimi sağlamak size mi kaldı?"

"..."

"Konuşmamın hiçbir şekilde kaydedilmesini istemiyorum, bu bir. İkincisi siz beni ne amaçla arıyorsunuz?"

"Bankamıza kredi kartı başvurunuz daha önce olmuş muydu efendim?"

"Hayır hiçbir şekilde olmadı."

"Biz size kredi kartı sunmak ve..."

"Benim sizin bankanızla şu ana kadar hiçbir bağlantım olmadı. Kart talebim de olmadı. Siz benim isteğim dışında bu kararı verip, üstüne bir de görüşmemi kayıt altına aldığınızı söylüyorsunuz. Size bu hakkı kim veriyor?"

"Peki, iyi günler diliyorum efendim. Çat!"

Yuh artık! Sicilimiz yedi kat yabancının elinde eleğe dönüyor, gıkımızı çıkaramıyoruz. Neymiş, güvenliğimiz içinmiş! Güvenli alanımı tehlikeye sokanlar da aynı adamlar, tutup tehlikeyi savuşturduğunu iddia edenler de. Oyuncak olmuşuz be! Uyandım uyanmasına da, ne yapacağımı bilemiyorum ki?

Bu yedi kat el adamlar, anamın kızlık soyadının birinci ve üçüncü harfine kadar biliyorlar, ben hâlâ blog denen şu alemde adımı -sözümona- saklayıp 'Geveze Kalem' diyorum ya, niye ki?

Güleyim bari.:)))

Salıncak

|

Salıncak... Harika bir kelime!
Kelimelere yeni bir bakış açısıyla baktığımda, öyle güzel ışıldıyorlar ki, bugüne kadar neden o muhteşem ışıltılarını göremediğime şaşıyorum. Şimdi bu kelime -salıncak- bana güneş kadar parlıyor ama bunu cümlelere dönüştürebilmek ne mümkün? Keşke enerjisini sazsız sözsüz ulaştırabilme imkânım olsaydı.

Kim salıncakta sallanmaktan korkar ki? Vites gibi bir ileri bir geri, sonra daha da ileri daha da geri çalışan ayaklar, her ileri yükselişte hoplayan yürek, tüm kan yollarında büyük bir akışla hareket eden hücreler, bedeni yalayıp geçen kâh esinti kâh güçlü rüzgâr, iplere sımsıkı kenetlenmiş parmaklar, dudaklarda engel olunamayan bir gülümseme hâli, hızı kontrol etmekle etmemek arasında bocalayan zihin-kalp savaşı, özgürlük duygusu...

Özgürlük duygusu! Salıncakta sallanmak tam da böyledir bence. Sallandıkça özgürlük denen şeyi ucundan tatmış olursunuz. Ama ya ip koparsa korkusuyla, bu tat asla tüm dile, damağa yayılamaz.

Salıncakta sallanmak, büyük yüzdeyle keyif alınan bir deneyimdir. "Salıncak" denildiğinde çok insanın aklına önce bu deneyimden alınacak keyif gelir. Ama biri hayatınızı da bir salıncak gibi nereye varıyorsa oraya kadar sallamanız gerektiğini söylese, hemen hemen herkesin ilk hissedeceği şey -mecazda- iplerin kopacağı endişesidir. Neden ipler koparsa düşeceğimizi ve canımızın yanacağını düşünürüz ki? Ya o anda uçamaya başlarsak? Yavaşça havada süzülüp, yumuşak bir hareketle iniş yaparsak? Bu mükemmel bir sonuç ve deneyim olmaz mıydı?

Bunu düşünemeyiz, çünkü iplerin kopmasıyla düşüleceğine dair deneyimlenmiş genel bir bilgi vardır. Siz hiç düşmemiş olabilirsiniz, ama birilerinin düşmüş olduğuna -tanık olmasanız da- inanırsınız. Hatta en basitinden bu meselenin ispatı için, yerçekimi kuvvetini ileri sürersiniz. İyi de ben zaten yerçekimi kuvvetini alaşağı edeceğinizden bahsetmiyorum ki, belki sizin bu kuvvetle baş edebilme yeteneğiniz vardır, neden bunu henüz deneyimlemeden korkup, itiraz ettiğinizden bahsediyorum. Neden başkalarının deneyimlerini ve acı sonuçlarını sahipleniyorsunuz?

Yaşam bizlerin bakış açısıyla çoğu kez salıncakta sallanmaya benzer. Ya ileri gideriz -geleceği düşünür, onun için endişelenir ya da geleceğe yatırımlar yaparız-, ya da geri gideriz -geçmişi düşünür, kapanmamış hesapları kurcalar, bugünümüzün yanlışlarının geçmişten geldiğini var sayarız- ama bir türlü bugünde, anda kalamayız. Salıncağın ileri ve geri yolculuğu boyunca tam ortada kalabildiği an ne kadar da kısadır, değil mi? Yine tuhaftır ki, çok azımız sallanırken her geriye gidişimizde "Eyvah çok geriye gittim, şimdi düşeceğim!" diye endişe duyar ama her ileri hızlanışta, bu hızın fazla olup olmadığını, kendimizi frenleyip frenleyemeyeceğimizi, istemediğimiz mesafelere uzanabileceğimiz ve en nihayetinde düşeceğimiz korkusunu, hemen hemen hepimiz duyarız.

Belki de hayat salıncağın dışındadır. Belki de gerçek olduğunu sandığımız bu yaşamda öyle çok sallanmalıyız ki, en son büyük bir hızla ileri atılışımızda ipler kopmalı ve kendimizi boşluğa salmalıyız.
Kim biliyor bunun yanlış olduğunu?
Ben iplerin kopmasını göze almaya karar verdim.
Kendimden kopup özgürleşebilir miyim merak ediyorum...

?

|

Bugün için hiçbir plânım yoktu. Zaten şu sıralar plânsız-beklentsiz yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Öğrenmeye çalışmak... Bu şimdiki uyanan bilinç düzeyimden baktığımda çok komik bir tanım aslında. Çünkü zaten bizler bir zamanlar bildiklerimizi unutmak için yeniden var olduk. Şimdilerde büyük bir birleşmeyle yeniden 'BİZ' olmaya çalışıyoruz. Tuhaf şeylerden bahsediyorum değil mi? Bazılarınıza mutlaka tuhaf gelecektir. Bana da bundan kısa süre öncesine kadar bu cümleler 'tuhaf' geliyordu.

Her neyse, bu konuya girecek olursam labirentlerde kaybolabilirim. Hoş, ben kaybolmaya gönüllüyüm ve aslında bu yazıda da benzer bir şeylerin sözünü edeceğim. Ama en azından A ve B noktası arasındaki mesafeyi yazmak için şu aletin başına oturduysam, dallanıp budaklanmamayı diliyorum.

Ne diyordum, ha; bugün için özel plânım yoktu. Aslında dünden vardı da sabah nasıl olduysa tüm plânlar rafa kaltı. Kendiliğinden.:) Oğlumu yuvaya bıraktıktan sonra ayaklarım beni bir alışveriş merkezine sürükledi. Saat 10:00! Otoparklar, dükkânlar, koridorlar bomboş. Ve havada tatlı bir güneş...:) Yapı markete girdim. Ayaklarım oraya doğru giderken kendime şöyle diyordum, "Off bu çok saçma yaa! Sabahın köründe daha bir fincan sıcak bir şey bile içmeden, neden boyaların, tornavidaların, ahşap rafların, klozetlerin, seramiklerin olduğu soğuk bir yere doğru gidiyorum ki? Benim bunlarla ne işim olur?" Kendime yine de direnmedim. Ve tüm yapı marketi, sakince ve detaylıca dolaştıktan sonra, elimde sadece ince bir rulo şeffaf yapışkanlı o şeyle çıkarken çok ama çok huzurluydum. Ne zamandır almayı plânladığım ama bir türlü bulamadığım bir şeyi almıştım çünkü. Bu malzemenin ne olduğuna gelince; bildiğiniz yapışkanlı kaplama kağıtları vardır ya,bunların şeffaf olanı. Bizim için sahiden hayati bir önem taşıyor diyebilirim. Çünkü sevgili oğlum birkaç kere (ki en son dün) odasının alçak penceresi önünde arabalarını sürerken, var gücüyle cama vurmuştu ve camın kırılmasına son anda engel olabilmiştik. Şimdi bu şeffaf yapışkanlı kâğıdı oraya boylu boyunca yapıştıracağım ve kırılma tehlikesini biraz olsun önlemiş olacağımızı sanıyorum.:)

Beni o yapı markete sürükleyen gücüme teşekkür ederek yoluma devam ettim.

Alışveriş merkezi içindeki biraz daha dolandım. Yine benzer şekilde (detaylarına girmeyeceğim ama) ihtiyacım olan ve tamamen plânsız bir şekilde sahip olduğum birkaç alışveriş yaptım. Bu alışverişler sonrası elimdeki şeylere bakıp, bir süre önce bunları tam da bu şekliyle hayal ettiğimi hatırladım. Daha da basit bir anlatımla "Şimdi şurda şöyle bir şey olsa ne güzel olurdu," dediğim ve üzerinde bir daha düşünmediğim şeyler, elimdeki poşetlerin içindeydi. Daha da hoş olan, bunlara para ödememiştim.:) Çünkü kimisi kartlarda birikmiş puanlarla, kimisi de bazı etkinliklerde verilmiş hediye çekleriyle alınmıştı.

Ve en son kitapçıya girdim. Kitap almayı düşünmüyordum çünkü genelde (daha uygun fiyatlara bulduğum için) internet üzerinden yaparım kitap alışverişimi. "Yeni Çıkanlar" bölümünün önünde durdum ve şöyle bir göz gezdirdim. Şaka gibiydi! Ama artık buna alışsam iyi olacaktı.:) Çünkü -bir zamanlar buna 'algıda seçicilik derdim, oysa bu düpedüz hayalini yaratmak olmalı- raflar boyu yer alan kitapların büyük bir çoğunluğu aynı 'mesele'den bahsediyordu.

Hemen kâğıdımı kalemimi çıkarıp bazılarını not aldım, -almak için değil- sadece bu yazıya eklemek için.

Bakınız;

* Tanrım Bana Kim Olduğumu Söyle - Gianna Paraiso

* Kar Manastırı (En Uzağa Zihnindeki Engelleri Aşabilenler Gider) - Matthieu Ricard

* Yaşam Enerjisi Kozmik Bilim ve Bilinçte - Ahmet Maranki/Elmas Maranki

* Dile Evrenden Ne Dilersen - Debbie Frank

* Benliğinizin Gücünü Keşfedin İrade Gücünüzü Geliştirin - Swami Budhananda/Swami Paramananda

* Varoluşun Anlamı - Jean Philippe Ravoux

* Biz, Bu Evrenin Çocukları - Hoimar V.Ditfurth

* Vermenin Gücü - Azim Jamal

* Aynadaki Tanrı - Meltem İnan

* Özün Sözü - R.Şanal

* Kuantum Olumlama - R.Şanal

* Yaşamın Kuralları - Richard Templar

vs. vs. vs......

Sadece "Yeni Çıkanlar" standında gördüğüm bu türdeki kitaplardan, bunlar -inanın ki- bazıları...

İçeriklerine, kimin yazdığına bakmaya gerek bile yok; tüm bunlar sizce de aynı şeyden bahsetmiyor mu? Büyük bir aydınlanmanın (ya da bazılarınıza göre değişim/dönüşüm anlamına geliyordur bu belki de) eşiğinde olduğumuz apaçık ortada değil mi? Sizce bu sadece bir 'moda' mı? İnsanların bu denli geniş kitlelerle kendi arayışını sürmesi sadece bir modadan ibaret olabilir mi?

Bu listeden sadece (neden olduğunu bilmediğim bir şekilde) "Benliğinizin Gücünü Keşfedin" isimli kitabı aldım ve diğer standlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra, şimdiden sonra okumam gereken ilk kitap olarak kendime not ettiğim "Şimdi'nin Gücü / Eckhart Tolle" kitabını aldım. Biliyorum, birçoğunuz bu kitabı okumuşsunuzdur. Ama bakın daha ilk sayfada yayıncı ne diyor: "Şimdi'nin Gücü'nü dümdüz okuyup gitmek neredeyse olanaksız bir şeydir, onu ara sıra bırakıp, söylenenler üzerinde düşünmeniz ve onları yaşamınıza uygulamanız gerekir. O tam bir idrak rehberidir. O tekrar tekrar okunması gereken bir kitaptır ve onu okuduğunuz her seferinde, yeni bir derinlik ve anlam bulursunuz. O, ben dahil, birçok insanın bir ömür boyu incelemek isteyeceği bir kitaptır. Şimdi'nin Gücü'nün sadık okurlarının sayısı giderek artmaktadır. O şimdiden bir başyapıt olarak kabul edilmiştir; ancak her nasıl tanımlanırsa tanımlansın, o yaşamları değiştirme gücüne, bizi uyandırıp kim olduğumuzu tam olarak idrak ettirme gücüne sahip bir kitaptır."

Yine yayıncının sunuşundan birkaç cümle daha aktarmak istiyorum. Bu da -benim gibi- henüz okumamış olanlar için, çekim gücü yaratacak olan cümlelerdir sanıyorum.

"Belki on yılda bir, hatta bir kuşakta bir Şimdi'nin Gücü gibi bir kitap gelir. O bir kitaptan daha öte bir şey; onda, belki elinizde tutarken de hissedebileceğiniz, canlı bir enerji var. O okurlarda bir deneyim yaratacak ve yaşamlarını olumlu yönde etkileyecek bir güce sahip.

Şimdi'nin Gücü önce Kanada'da yayınlanmıştı ve Kanadalı yayıncı, Connie Kellough bana bu kitabı okuyan insanların yaşamlarında olumlu değişiklikler, hatta mucizeler meydana geldiği yolunda haberler alıp durduğunu söylemişti. "Okurlar beni arıyor," diyordu o, "ve kitabın mesajını uygulamaya başladıktan sonra olağanüstü şifalar, değişimler ve giderek artan bir mutluluk yaşadıklarını bildiriyorlar."

Bu kitap benim yaşamımın her anının bir mucize olduğunu fark etmemi sağladı. Ben bunu idrak edeyim etmeyeyim, bu kesinlikle doğru. Ve Şimdi'nin Gücü, tekrar tekrar bunu nasıl idrak edebileceğimi gösteriyor."

Alışverişimi bitirip bir taksiye biniyorum. Gideceğim yeri söylüyorum. Şöför her zamanki yoldan giderken birden başka bir yola sapıyor. "Sağdan gidecektik," diyorum ama yolu çoktan geçti, umursamıyorum. "Aslında ben de hep oradan gidiyorum ama nasıl es geçtim bilmiyorum. Kusura bakmayın," diyor. "Hiç önemli değil," diyorum, "vardır bunda da bir hikmet." Adam bir süre sonra gülmeye başlıyor ve vergi borcuna aklını taktığı için şaşırdığını belirtiyor. Bir süre daha faiziyle artacak olan iki vergi borcu üzerine konuşuyor. Sonra onları hiç anlatmamış gibi bana dönüp, "Siz pozitif düşünceye mi inanıyorsunuz?" diye soruyor. Şaşkınlıkla gülümsüyorum sadece. "Bunda da vardır bir hikmet" demişim ya, buradan pozitif yaklaşımlı biri olduğumu çıkartmış. Ve kendisinin de böyle olmak istediğini ama arkadaşlarının onu 'gamsız', 'vurdumduymaz', 'umursamaz' olarak tanımlayacağından korktuğunu anlatıyor. Biliyor musunuz, ben neredeyse onay belirten sesler haricinde hiç konuşmuyordum ve adam benimle sohbet ettiğinden emindi. Ben de öyle.:) Daha önce bir müşteri hanım aldığından ve onun da pozitif düşünme-enerjiler üzerine onunla sohbet ettiğinden bahsetti.

Ne hoş....:)

Bir posta bu kadar dağınık konu yeter aslında ama buraya -daha sonradan detaylıca üzerine yazacağımı düşündüğüm- bir konuyu daha eklemek istiyorum. Geçenlerde Artemis tavsiye etmişti; izledim. Bu film için beğendim/beğenmedim gibi belirteçler kullanmak çok yersiz. Bu film 'İZLENMELİ!' Ve ikincisi için link: http://www.zeitgeistmovie.com/add_turkish.htm

Merak edenler için Zeitgeist, 'Zamanın Ruhu' demekmiş.

Sevgilerimle...

Rağmen...

|
Tuhaf bir post başlığı değil mi?:)
En sevdiğim kelimelerden biridir bu. Kuvvetlidir. Bence 'Başarı'dan daha güçlüdür, 'Zafer'den bile. 'Umut'un kılavuzudur 'Rağmen'. İnancın direncidir. Duruşu sağlamdır. İçinde incecik bir inat da barındırır. Ama asla boşa bir inat değildir bu. Göğüs germedir. 'Bentlere rağmen' elde edilen şeyin değeri en yüksek mertebededir. Ve 'rağmen' hayal toprağında yeşerir. Hayal kurmamış bir insanın 'rağmen' meyvelerini tatması mümkün değildir.
Severim 'rağmen'i, hem de çok.

Doruk 8 yaşında. Büyüme sürecine tanık olduğum çevremdeki birçok çocuktan biri. Geçen gün birlikteydik. Bütün gün yapmakta tek keyif aldığı şey ayağının dibindeki topu, o odadan bu odaya, bu köşeden şu köşeye sürmek ve bana çaktırmadığını sandığı anlarda yumuşak alanlara şut atmaktı.
Bu halini görmek üzdü beni.
Bir yaşını henüz doldurduğu zamanlardı, hiç unutmam sarı bir vosvos arabası vardı. O kadar uzun süreler o kırık dökük arabayla oynuyordu ki, bir gün yanına yaklaşıp arabasını çok beğendiğimi söylemiştim. Masum bir memnuniyetle gülümsemişti. "Arabanın adı ne?" diye sorduğumda, yüzündeki gülümsemenin o kocaman merakla nasıl yer değiştirdiğini şimdiki kadar net hatırlıyorum. Amacım ona arabasının vosvos olduğunu anlatabilmekti. Önündeki Volkswagen amblemini gösterip, "Bak bunun adı 'vosvos'muş, buraya da adının baş harfini koymuşlar. Bizim arabamızın da adı var biliyor musun?" demiştim. Ve sonra onu bizim arabamızla, sonra da sokaktaki diğer arabalarla tanıştırmıştım. Doruk bir yaşını doldurduğu o aylarda hemen hemen tüm arabaların markalarını, duyanları oldukça şaşırtacak kadar ezberlemişti.
Okumayı da kendi kendine öğrendi, dört buçuk yaşındaydı. Yine birlikte olduğumuz bir gün kitapçıya gitmiştik. Kendi alışverişimin yanında ona da bir kitap almak istedim, seçimi ona bıraktım. Kalın bir kitap seçti. Daha çok resmi olan bir kitap seçeceğini umuyordum, ya da boyama kitabı falan. "Emin misin?" diye sordum, çünkü bu kitap ilkokul çocuklarının 1. sınıfta okuma yazmaya başladığı türden bir kitaptı. Israrla onu istedi. Eve döndüğümüzde inceledik kitabı. Fişlerden okumayı öğretmeye çalıştım, harfler, heceler vs. Birkaç gün sonrasında bana 'B' ile 'A'nın yanyana geldiğinde 'BA' olduğunu anlatmaya başladı. Ve bir süre sonra da 'O' ile 'KUL'un 'OKUL' olduğunu... Öğrenmişti.:)
Konuşması da çok düzgün gelişti Doruk'un. Daha ilk yaşının başlarında cümleler kurabiliyordu. Kelimelerin üstüne bastırarak düzgün söyleyebilmeyi beceriyordu. Hiçbir zaman çocuksu bir dil geliştirmedi. Ben de onun yanlışlarını hatırlatırken, bazı kelimelerin sahiden zor telaffuza sahip olduğunu fark ediyordum. Mesela 'Benzinci'.:) Kelime içinde iki kere frene basmak zorundasınız ve son hecede fren boşalıyor.:)
Yakın bir zaman önce de futbola merak sardı. Ama ne merak... Size İspanya liginin takımlarının oyuncularını bile sayabilir.:) Türkiye liglerinde kimin kimle ne maçı var, önceki senelere ait skorlar vs...
Okula başladığı ilk günler okul ona o kadar kolay geldi ki, başarılarından sıkıldı. Okuldan sıkıldı. Kendini futbola daha da kaptırmaya başladı. Sporla ilgilensin diye yüzmeye gönderiliyor ama aklı hep futbolda.

Geçen gün evin içinde başka hiçbir şeyden keyif almayıp, öyle boş boş top sürdüğünü görünce onunla konuşmak istedim. Bu işi (futbol) ne kadar dikkate aldığını öğrenmekti amacım.
"Hayallerin nelerdir Doruk?" diye sordum. Futbolcu olmak istediğini söyleyeceğini sanıyordum.
"Hayallerim mi?" diye sordu. "Evet, hayallerin neler? Hayal kurmaz mısın sen hiç?" dedim.
"Niye hayal kuracağım ki?" dedi. "Her şeyin hayalini kurabilirsin," dedim, "Sahip olmak istediğin her şeyin."
"Hayalle karın doymaz ki," dedi. "Hayaller yalnız karın doyurmak için değildir," dedim. Ve bana ardı arkasına hayal kursa bile gerçekleşmeyeceğini, büyüklerinin 'hayal kurma boşuna, otur dersini çalış' dediklerini, hayal kurmanın boşa zaman harcamak olduğunu düşündüğünü söyledi.

İçim sızladı.

Doruk, çevremde gördüğüm özel çocuklardan biri. Ve hayallleri kurumuş! Hatta hiç yeşermemiş bile belki. Dünya realitesiyle gözleri boyanmış insanların elinde kurutmuş hayallerini.

O gün kendime söz verdim. Çevresini saran bunca soğuk zihinli insana RAĞMEN, onun hayallerini yeniden yeşertmesi için fırsat yaratacağım. Ona hayal dünyasının, dünyalar içindeki en güzel dünya olduğunu elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

Ve bu 'rağmen'min meyvesinden yeni tohumlar oluşturacağım.
Toprak zengin dostlarım, her hayal yeşerir. Yeter ki tohum atalım.
Sevgiler...

Ondan, Bundan, Şundan...

|


Adının 'hayal kurmak' olduğunu sandığım şeyin, bambaşka bir şey olduğunu keşfettim bugünlerde. Epeydir sessiz kalışım da bu yüzden, araştırıyorum. Bu 'öğretinin' -ya da başka bir şekilde adlandırmak mı gerekir bilemiyorum- tüm detaylarını öğrenmek için sıvadım kolları. Bilgilerim çok dağınık şu anda ve bu yüzden neden bahsettiğimi açıklamakta güçlük çekiyorum. Ama örnekleyebilirim. Artık birçok kişinin bunu, belli bir amaç doğrultusunda uyguladıkları 'şey'lerden biri olarak kullandığını fark ettiğim için, kendi kendime kafamda oluşturduğum küçük sahnelerimi açıklamakta bir sakınca görmüyorum. :)


Mesela;


Çok yorgun olduğumu hissediyorum diyelim ki. Belim, boynum ağrıyor ve bedenimi ayakta tutmakta güçlük çekiyorum. O zaman hayalimde berrak bir suyun omurgamın en altından ense köküme kadar yavaş yavaş dolduğunu, ve dolduğu her yerde sağlam bir ağaç gövdesinin omurgam boyunca yükseldiğini, en son ense kökümden de yemyeşil yapraklarıyla dallandığını hayal ederim. Bu beni bir sonraki yorgunluk zamanına kadar güçlü kılar. Nefesimin tazelendiğini hissederim.


Veya canım bazı olaylara çok sıkılmıştır, onları kafamdan uzaklaştırmadan içimi rahatlatamam. Birden bire kendi eksenim etrafında dönmeye başladığımı ve hızlandıkça yükseldiğimi hayal ederim. En son bir füze hızıyla uzay boşluğuna gider ve orada karanlığa tutunurum. Her şey bitmiştir. Ben evrenimdir ve evren de ben. Bir bütün halinde dağılırız boşluğa. Dinlenirim.


Ya da bir okyanus olurum. Hatta dünyayı dolduran tüm sular benimdir; bir tarafım kanal, diğer tarafım göl, bazen akarsu, ama tüm sular 'ben'im. Kıyılara vururum usul usul. Karın boşluğumda suların derinliklerindeki yaşam sesi yankılanır. Ben okyanus olurum, okyanus da ben...


Bazen de bedenî ağrılarıma kendimce çözümler bulurum. Mesela başım ağrıyordur ve o zaman büyükçe bir mıknatıs hayal ederim. Mıknatısı hayalimde başımın ağrıyan yerleri üstünde ağır ağır dolaştırırım. Mıknatıs ağrıları çeker, rahatlarım. Ama sonra o mıknatısı ne yapmam gerektiğini düşünürüm. Sürekli bir ağrı tehtidi olarak evrende mi dolaşacak? Elbette ki hayır. Başkalarına da zararı dokunmasın diye hayalimde onu toprağa akıtırım, toprak ağrıları alır ve içindeki milyonlarca organizmayla tepkimeye girerek, doğaya vitamin olarak dağılır. Ağrının toprağa değdiği en yakın alandaki çiçeklerin olanca kuvvetiyle açtığını, yaprakların gürleştiğini görünce artık aklımda tutmam bu sahneyi.


Bunlar bazılarınıza komik gelmiştir belki. Doğrusu ben de şu yakın zamana kadar bu hayallerle pek eğlenirdim. Ama araştırmalarım bana fikir verdi ki, eğer kendim için bu hayalleri kurarak olumlu bir sonuç elde edebiliyorsam, dünya üzerindeki birçok problemi de çözmek konusunda bir katkım olabilirmiş.


Olacak, diliyorum ki. Öğrenmeye ve neler yapabileceğimi keşfetmeye çalışıyorum.


* * *


Blogta yeni bir yazı yayımlamadığım süre boyunca içim çok kıpır kıpırdı. Yani yazmak istiyordum ama ne yazacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Dönem dönem bu oluyor; yazmak isteyip konu bulamıyorum. Bazen de sürekli karalayacak konular üşüşüyor aklıma ama yazacak gücü bulamıyorum. Şu son günlerde yazmak isteyip de yazacak konu bulamayınca, köşe yazarlarının ne kadar zor bir iş yaptığını fark ettim. Hani bize çoğunlukla ekmek elden su gölden yaşarlarmış gibi gelir ya, günde iki cümle karalayıp bir tomar parayı cebe indirdiklerini düşünürüz. Hatta şu blog meseleleri çıktığından beri neredeyse hepimiz kendimizi köşe yazarı gibi görürüz de, bu işi bedava yaptığımız için kimi zaman sinirleniriz. Hatta içimizden bazıları köşe yazarlarından bile daha çok okuyucuya sahiptir ve birçoğu da köşe yazarlarına beş basacak kadar iyi yazılar çıkartır, bu da bir gerçek.


Ama eğri oturup doğru konuşalım; şu zevkli blog yazma işini, para karşılığı her gün yapmaya mecbur olsak, şu anda aldığımız keyfi alabilir miydik? Hatta birçoğumuz şu anda yazdığı yazıların kalitesine ulaşamazdı. Kolay mı? Her gün kalem oynatacaksın ve bu hem belli bir ölçüyü dolduracak hem de belli bir cümle sayısını aşmayacak... Amaaan düşüncesi bile sıktı beni. :)


Peki ben şimdi bunları neden yazıyorum? Yani yazacak konu bulamıyorsam buluncaya kadar bekleyemez miydim? Hayır, çünkü buradan -hatta yalnız bu sayfalardan- ulaşabildiğim kişilere ses vermek istiyorum. Onlarla iletişimden aldığım keyfi sürdümek için kendimi sorumlu hissediyorum. Hani anlatacak hiçbir şeyin olmasa bile hâl hatır sormak için dostunu arayıp sormak, iki çift sohbet ettikten sonra huzurla telefonu kapatmak gibi...


Ben buralardayım ve iyiyim. Peki sizler nasılsınız sevgili blog dostlarım? :)


Doktor Bana Bir Çare...

|
"Buyrun, hoşgeldiniz."

"Teşekkür ederim."

"Oturun lütfen."

"Buraya mı?"

"Fark etmez. Zaten iki sandalye var, birisini seçin."

"Peki."

"Eveet, nedir şikayetiniz?"


İşte bu noktada sesim titremeye başlıyor, doktor elini çenesine koyup şöyle bir 'Hımm,' çekse, boynuna atılıp, "Ölmek istemiyorum doktor, kurtarın beniiii!" diye kopartacağım yaygarayı, o derece yani.

"Şu sol tarafımda, sırtımda, yani ciğerimde bir ağrı var. Yok yok, acı. Aslında yanma."

"Nasıl? Hem yanma, hem acı hem de ağrı mı var?"

"Evet." Oh, anladı.

"Peki en çok hangisi var, ağrı mı, yanma mı, acı mı?" Yok anlamamış.

"Yani hepsi var."

"Tamam o zaman ağrı var demek ki."

"Evet ama yanma da var. Böyle karıncalanma gibi."

Yok bu böyle olmayacak, belgelerle konuşmak lâzım. "Şimdi doktor bey, birkaç ay önce ben bir check-up'a girmiştim, tahlil sonuçlarım, filmlerim falan var, göstereyim mi?"

"Alayım."

Doktor belgeleri incelerken devam ediyorum, "Yani o zamanki doktor bir şey olmadığını söylemişti ama..."

"Ne kadardır oluyor bu ağrı? Yani yanma, acı, karıncalanma...?"

"Yaklaşık 1,5 yıldır. Önce iğne başı gibi bir yanmayla başladı, sonra giderek büyüdü alanı."

Bu arada belgelerin incelemesini bitiriyor. "Bu sonuçlar gayet güzel."

"Ciğerlerde bir şey yok mu?"

"Yok, temiz."

"Doktor bey acaba daha derinlemesine bir araştırma mı yapsak? Yani mesela bu röntgende kanser olup olmadığım anlaşılır mı?"

"Burada kanser olsaydı ben bunu görürdüm, yok öyle bir şey. Eğer içiniz rahat etsin istiyorsanız, isteyelim bir tomografi." Yani daha açıkçası koskoca profesörün söylediğine inanmıyorsan, bastır parayı için rahat etsin.

"E olur, görelim o zaman. Yani ben bu hastalıktan çok korkuyorum da..." İllâ çıkacak para...

"Midede yanma gibi şikayetleriniz oluyor mu?"

"Evet, zaman zaman."

"Ne zamanlar mesela? Aşırı yiyip içme sonrası mı, stres altında mı...?"

"Çok kahve tükettiğim zamanlar olur genelde. Bir de ağır yemekler sonrasında."

"Hı hı, anlıyorum. Geçin şöyle lütfen, bir muayene edeyim sizi....

Tansiyon 11-7, solunum rahat-açık, boğazda bir sorun yok, şurası acıyor mu peki?" Sırtımda bir noktaya öyle bastırıyor ki, acımaması imkânsız! "E acıyor tabii doktor bey, öyle bir batırıyorsunuz ki parmağınızı!"

"Peki burası acıyor mu?" Sırtımda az önce bastırdığı yerin simetrisinde bir yerlere bastırıyor bu kez. "Yok, orası acımıyor."

"Bakın aynı oranda buraya da bastırdım ama acımıyor dediniz. Demek ki az önceki yer, kuvvetli bastırmaktan dolayı acımıyormuş, değil mi?"

"Peki."

Muayene bitiyor, masasına oturuyor ve evraklarını doldururken konuşmasına devam ediyor.

"Yoğun stres altında mısınız?"

Sanki ömrümde stresin ne olduğunu hiç duymamaışım gibi bakıyorum doktorun suratına.

"Yani hayatınızda travmatik bir takım şeyler yaşıyor musunuz şu sıralar?"

Travmanın kelime anlamını geçiriyorum kafamdan; Deprem, sel gibi doğal felâketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehtid eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır...

Bu sorgulamadan sonra, "Hayır," diyorum. Ama şu son cümle var ya, 'kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar' bunu düşününce aklıma oğlum geliyor ve cevabımı yeniliyorum:

"Yani 2 yaşında oğlu olan bir annenin yaşadığı kadar."

"Anladım, yaşıyorsunuz demek ki. Bütün bahsettiğiniz bu sıkıntıların sebebi stres. Sıkıntılarınızın kanserle alâkası yok. Bir de midedeki bazı problemlerde etkiliyor sırtınızdaki o bölgeyi. Size iki ilaç yazacağım; biri mide ilacı, diğeri antidepresan. Bunları yemeklerden sonra...."

"Yani ben şimdi kanser değil miyim?" Bunu içimden kendime soruyorum, yüzümde aptalca bir sırıtış var. Valla ne yalan söyleyeyim son zamanlarda buna kendimi öyle inandırmıştım ki, yani doktor 'evet, öylesiniz' dese, hiçbir şey olmamış gibi davranacak kadar alışmıştım bu fikre.

"...tabii ağır yağlı yiceklerden, çaydan, kahveden, bir de özellikle çikolatadan uzak duracaksınız."

Çikolata mı? Aman Allah'ım, bu sonucu hiç beklemiyordum! Bununla baş edebilir miyim bilemiyorum! :P


* * *


Hastaneden ayrılırken, bir dönem öncesinde ciddi sağlık şikayetleri olan bir arkadaşım geldi aklıma. Aylarca hastalıktan şikayet edip durmuştu. Tahliller, ilaçlar, her şey belli bir hastalığı işaret ediyordu. Sonrasında tedavi biraz sonuç vermiş, hastalığı beklemeye çekilmişti ama bir süre sonra yine tüm belirtiler görülmeye başlayınca bu kez başka bir doktora gitmişti. Ben de sonuçları merakla bekliyordum. Sonrasında konuştuk, ne dedi doktor, diye sordum. Şaşkındı. Çünkü doktor tüm tahlillerin son derece normal çıktığını, yaşadığı bu sıkıntıların stress kaynaklı olduğunu söylemişti ona. Doğrusu ya, doktordan şüpheye düşmüştüm. Hatta "İyi bir hastaneye gittin değil mi? İyi bir doktor yani" diye sormuştum birkaç defa. Onun da oğlumdan birkaç ay küçük bir kızı var. Arkadaşımı çok yorduğunu biliyorum ama bir çocuğun bu kadar hastalık şikayeti sebebi olabileceğini düşünmüyordum. Bu veletler insanın dünyasını tepetaklak ettiriyorlar vallahi.:) Yine de ruhsal travma yarattığını söylemek haksızlık olur. ;-)

Mutlu bir şekilde hastaneden ayrılıp, oğlumu yuvadan almaya gidiyorum. Aldığım güzel haberi kutlamak için kendimize en yağlısından bir kentaki fırayd çikın ısmarlamayı kafama koymuşum bile. Amaan, diyet dediğin nedir ki, her gün başlanabilir... :)

Tam yolda yürürken karşıdan çok yaşlı bir adamın ağır adımlarla yaklaştığını görüyoruz. Yanımıza vardığında Barış'a sevecenlikle gülümsüyor, birkaç tatlı söz söylüyor. Sonra cebinden bir balon çıkarıp oğluma verip veremeyeceğini soruyor. Tabii ki, diyorum, çok memnun oluruz. Balonu alıp hemen şişiriyoruz, oğlumun gözleri parlıyor. Maşallah diyor adam, Allah bağışlasın diye de ekliyor. Ben de klasik olduğu üzere "Hepimizinkini," diyorum. Sonra ne gerek varsa, "Sizin torunlarınız da var mı?" diye soruyorum. Adam elini 'çoook' anlamında der gibi sallıyor. Ama cümlesine öyle devam etmiyor:

"Ne gezer kızım. Ben de değil ki torun, çocuk bile yok. Niye bu yaşıma kadar yaşayabildim sanıyorsun?"

:S