Bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NEDEN?

|

Neden beynimizin %10 ila %20'lik kısmını kullanabildiğimizi hiç düşündünüz mü? Peki zamana artık neden yetişemediğimizi? Ya dünyadaki savaşların, büyük doğa olaylarının, küresel krizlerin giderek arttığını, her gün yeni bir felaket haberinin haber programlarına konu olduğunu ve insanların giderek daha çok cinnetin eşiğine geldiğini, herkesin daha çok sorgulayıcı olmaya başladığını, şu blog aleminde bile ne çok insanın artık "Neden?", "Biz kimiz?", içimizdeki, dışımızdaki ve benzeri konularda, felsefî yazılar yazmaya başladığını...?
Bilim ve teknikle açıklanabilen bir takım gelişmeleri, bilimsel ve teknik denklemlere fazla bulaşmadan, önsezilerimle algılamaya ve kendime has dilimle anla(t)maya çalışıyorum çoğu kez. Uzay ve evren konuları hariç hiçbir zaman ansiklopedi okumaya hevesli olmadım. Fizik ve kimya kurallarından, matematiksel denklemlerden hep uzak durdum. Bilimin dilini, önsezi dilime indirgeyerek kendime has bir farkındalık yolu seçtim. Ama bazen ikna edici olmanın yolu ya dînî ya da bilimsel verilere dayalı konuşmaktan geçiyor. O yüzden bu yazıda, benden duymaya pek de alışık olmadığınız üzere bilime dayalı cümleler kurabilmek istiyorum. Hani kafam çok basmasa da, anlayabildiğim kadarını yazsam yeter.:) Biri anlasa kârdır.;-)

Şimdi, dünyanın tireşimi ve insanlık üzerindeki etkisini, özetlemek istiyorum.
Herkesin bildiği gibi yeryüzü 'Atmosfer' denilen bir gaz tabakasıyla çevrelenmiştir. Atmosfer 4 katmandan oluşur ve yeryüzüne en yakın olan katmanın adı İYONOSFER'dir. İyonosfer ile dünya arasındaki mesafe ayaklaşık olarak 500-600 km.'dir. Ve İyonosferin sıcaklığı 1700 derece civarındadır ki bu ısı yeryüzüne giren gökcisimlerinin eriyip yok olmasına, böylelikle yeryüzünü bu gökcisimlerinden korunmasına katkı sağlar. İyonosfer tabakası, dünya ısısını belirli bir seviyede tutarak canlılara yaşam imkanı sağlayan bir tabakadır. Aynı zamanda radyo dalgalarını yansıtarak, radyo, televizyon, telefon haberleşmesi için ayna görevini de yürütür.
İyonosfer tabakası ile yeryüzü arasındaki boşlukta, çeşitli frekanslarda titreşen elektro menyetik alanlar vardır. Ve bunların en büyüğü 7.8 hertz (yani saniyede 7.8 devir) oranında titreşir. Buna dünyanın 'kalp atışı' diyebiliriz.
Çok uzun yıllar boyunca bu titreşimin sabit olduğu sanılıyordu. Ancak 1980'lerden bu yana titreşimin giderek arttığı kaydedildi. Sıfır noktası dediğimiz titreşim ölçüsü 13 hertz olarak biliniyor. Ve dünyanın şu anki 'kalp atışı' 12 hertz!
Bunun hangi nedenlerle hızlandığı bilimsel olarak henüz netlik kazanmadı. Ama birçokları bunun nedenini farklı kaynaklardan gelen bilgilerle biliyor ve açıklayabiliyor. Bu kaynakları zamanla paylaşacağım.
Bizler elektrik üreten, elektro manyetik alanlar yaratan, yaptığımız her eylemle -düşünmek, hareket etmek, hissetmek, konuşmak- titreşim yayan varlıklarız. Mesela şu EEG dediğimiz aletle beynin her tür durumunda yaydığı dalgalar(titreşim) ölçülmektedir. Bunlar 5 ana frekansa sahiptir.
Delta Dalgaları 1 ila 3 hertz arasındadır ve derin uyku halindeyken, bilinçsizlik halindeyken beynimiz bu ölçüde dalga yayar.
Teta Dalgaları 4 ila 7 hertz arasındadır ve uyuşukluk, hafif uyku hali, gevşeme halindeyken yayılan dalga hızıdır.
Alfa Dalgaları 7 ila 11 hertz arasındaır ve sakin haldeyken, uykudan önceki son safhada beynin yaydığı elektro manyetik dalga hızıdır.
Beta Dalgaları 11 ila 25 hertz arasındadır ve aktif çalışırken, dikkat ederken, bilgi alıp-verirken beynin yaydığı elektro manyetik dalgalardır.
Gama Dalgaları 25 ila 60 hertz arasındadır ve öğrenme, anlama, idrak için zihnin zorlandığı sırada beynin çıkardığı elektro manyetik dalgalardır.
Bizler, tüm canlılar ve dünya elektro manyetik dalgalar yayan, titreşen ve titreşimleriyle birbirini etkileyen varlıklarız. Bir odada duran piyanoyu düşünün. Yakınında bir yerde çalan güçlü müziğin etkisiyle aynı frekanstaki tellerinin titreştiğini fark edersiniz. Ya da en basiti çalan bir şarkıya eşlik ettiğinizde sesinizin ne de güzel olduğunu düşünebilirsiniz ancak aynı şarkıyı yalın sesinizle söylediğinizde (eğer bu konuda eğitimli biri değilseniz) sesinizi istediğiniz gibi kontrol edemediğinizi fark edersiniz. Yani yaydığımız titreşimler, çevresel titreşimlerden etkilenmektedir.
İşte 1980'lerden bu yana artmaya devam eden dünya titreşimi, bu titreşim içinde yaşayan tüm varlıkları etkilemektedir. Bir başka deyişle, insanlık dünya frekansıyla aynı oranda, 12 hertz hızında titreşmekte, relaks ve uyku halinden çıkıp, Beta dalgaları frekansına çıkarak uyanması, bilinçlenmesi demektir.
Bu aynı zamanda 24 saat olan bir günün, bu hızla 16 saatte tükenmesi anlamına gelmektedir.
Ama en önemlisi bu şu demektir sevgili dostlarım;
Yaydığımız titreşimlerden sorumluyuz! Eğer bu dünya için barışı, bolluğu, eşitliği, sağlığı, berekti istiyorsak, kendimiz için bunları istiyorsak, az önce bahsettiğimiz, fizikte 'Akustik Rezonans Yasası' diye bilinen, titreşimlerin etkileşimi yasası gereği, daima en güzel şeyleri hayal etmeli, olumsuzluklardan sıyrılmalı, felâket tellalı medyanın yaydığı haberlerin maksadını anlayarak, arkasındaki gerçek nedeni görüp, umutsuzluğa kapılmamalı, endişeleri, korkuları bırakıp, umuda ve mutluluğa yelken açmalıyız.

Papağan gibi tekrarladığımız "NE İSTERSEN O OLUR!" cümlesinin bilimsel açıklaması, aşağı yukarı böyledir sevgili dostlar. Aklım erdiğince, dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım. Ama bu konu daha bitmedi. İlk paragrafta yazdığım soruların bir kısmına değinebildim ancak. Devam edeceğim. Belki yakında, belki çok sonra...
Sevgilerimle...

?

|

Bugün için hiçbir plânım yoktu. Zaten şu sıralar plânsız-beklentsiz yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. Öğrenmeye çalışmak... Bu şimdiki uyanan bilinç düzeyimden baktığımda çok komik bir tanım aslında. Çünkü zaten bizler bir zamanlar bildiklerimizi unutmak için yeniden var olduk. Şimdilerde büyük bir birleşmeyle yeniden 'BİZ' olmaya çalışıyoruz. Tuhaf şeylerden bahsediyorum değil mi? Bazılarınıza mutlaka tuhaf gelecektir. Bana da bundan kısa süre öncesine kadar bu cümleler 'tuhaf' geliyordu.

Her neyse, bu konuya girecek olursam labirentlerde kaybolabilirim. Hoş, ben kaybolmaya gönüllüyüm ve aslında bu yazıda da benzer bir şeylerin sözünü edeceğim. Ama en azından A ve B noktası arasındaki mesafeyi yazmak için şu aletin başına oturduysam, dallanıp budaklanmamayı diliyorum.

Ne diyordum, ha; bugün için özel plânım yoktu. Aslında dünden vardı da sabah nasıl olduysa tüm plânlar rafa kaltı. Kendiliğinden.:) Oğlumu yuvaya bıraktıktan sonra ayaklarım beni bir alışveriş merkezine sürükledi. Saat 10:00! Otoparklar, dükkânlar, koridorlar bomboş. Ve havada tatlı bir güneş...:) Yapı markete girdim. Ayaklarım oraya doğru giderken kendime şöyle diyordum, "Off bu çok saçma yaa! Sabahın köründe daha bir fincan sıcak bir şey bile içmeden, neden boyaların, tornavidaların, ahşap rafların, klozetlerin, seramiklerin olduğu soğuk bir yere doğru gidiyorum ki? Benim bunlarla ne işim olur?" Kendime yine de direnmedim. Ve tüm yapı marketi, sakince ve detaylıca dolaştıktan sonra, elimde sadece ince bir rulo şeffaf yapışkanlı o şeyle çıkarken çok ama çok huzurluydum. Ne zamandır almayı plânladığım ama bir türlü bulamadığım bir şeyi almıştım çünkü. Bu malzemenin ne olduğuna gelince; bildiğiniz yapışkanlı kaplama kağıtları vardır ya,bunların şeffaf olanı. Bizim için sahiden hayati bir önem taşıyor diyebilirim. Çünkü sevgili oğlum birkaç kere (ki en son dün) odasının alçak penceresi önünde arabalarını sürerken, var gücüyle cama vurmuştu ve camın kırılmasına son anda engel olabilmiştik. Şimdi bu şeffaf yapışkanlı kâğıdı oraya boylu boyunca yapıştıracağım ve kırılma tehlikesini biraz olsun önlemiş olacağımızı sanıyorum.:)

Beni o yapı markete sürükleyen gücüme teşekkür ederek yoluma devam ettim.

Alışveriş merkezi içindeki biraz daha dolandım. Yine benzer şekilde (detaylarına girmeyeceğim ama) ihtiyacım olan ve tamamen plânsız bir şekilde sahip olduğum birkaç alışveriş yaptım. Bu alışverişler sonrası elimdeki şeylere bakıp, bir süre önce bunları tam da bu şekliyle hayal ettiğimi hatırladım. Daha da basit bir anlatımla "Şimdi şurda şöyle bir şey olsa ne güzel olurdu," dediğim ve üzerinde bir daha düşünmediğim şeyler, elimdeki poşetlerin içindeydi. Daha da hoş olan, bunlara para ödememiştim.:) Çünkü kimisi kartlarda birikmiş puanlarla, kimisi de bazı etkinliklerde verilmiş hediye çekleriyle alınmıştı.

Ve en son kitapçıya girdim. Kitap almayı düşünmüyordum çünkü genelde (daha uygun fiyatlara bulduğum için) internet üzerinden yaparım kitap alışverişimi. "Yeni Çıkanlar" bölümünün önünde durdum ve şöyle bir göz gezdirdim. Şaka gibiydi! Ama artık buna alışsam iyi olacaktı.:) Çünkü -bir zamanlar buna 'algıda seçicilik derdim, oysa bu düpedüz hayalini yaratmak olmalı- raflar boyu yer alan kitapların büyük bir çoğunluğu aynı 'mesele'den bahsediyordu.

Hemen kâğıdımı kalemimi çıkarıp bazılarını not aldım, -almak için değil- sadece bu yazıya eklemek için.

Bakınız;

* Tanrım Bana Kim Olduğumu Söyle - Gianna Paraiso

* Kar Manastırı (En Uzağa Zihnindeki Engelleri Aşabilenler Gider) - Matthieu Ricard

* Yaşam Enerjisi Kozmik Bilim ve Bilinçte - Ahmet Maranki/Elmas Maranki

* Dile Evrenden Ne Dilersen - Debbie Frank

* Benliğinizin Gücünü Keşfedin İrade Gücünüzü Geliştirin - Swami Budhananda/Swami Paramananda

* Varoluşun Anlamı - Jean Philippe Ravoux

* Biz, Bu Evrenin Çocukları - Hoimar V.Ditfurth

* Vermenin Gücü - Azim Jamal

* Aynadaki Tanrı - Meltem İnan

* Özün Sözü - R.Şanal

* Kuantum Olumlama - R.Şanal

* Yaşamın Kuralları - Richard Templar

vs. vs. vs......

Sadece "Yeni Çıkanlar" standında gördüğüm bu türdeki kitaplardan, bunlar -inanın ki- bazıları...

İçeriklerine, kimin yazdığına bakmaya gerek bile yok; tüm bunlar sizce de aynı şeyden bahsetmiyor mu? Büyük bir aydınlanmanın (ya da bazılarınıza göre değişim/dönüşüm anlamına geliyordur bu belki de) eşiğinde olduğumuz apaçık ortada değil mi? Sizce bu sadece bir 'moda' mı? İnsanların bu denli geniş kitlelerle kendi arayışını sürmesi sadece bir modadan ibaret olabilir mi?

Bu listeden sadece (neden olduğunu bilmediğim bir şekilde) "Benliğinizin Gücünü Keşfedin" isimli kitabı aldım ve diğer standlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra, şimdiden sonra okumam gereken ilk kitap olarak kendime not ettiğim "Şimdi'nin Gücü / Eckhart Tolle" kitabını aldım. Biliyorum, birçoğunuz bu kitabı okumuşsunuzdur. Ama bakın daha ilk sayfada yayıncı ne diyor: "Şimdi'nin Gücü'nü dümdüz okuyup gitmek neredeyse olanaksız bir şeydir, onu ara sıra bırakıp, söylenenler üzerinde düşünmeniz ve onları yaşamınıza uygulamanız gerekir. O tam bir idrak rehberidir. O tekrar tekrar okunması gereken bir kitaptır ve onu okuduğunuz her seferinde, yeni bir derinlik ve anlam bulursunuz. O, ben dahil, birçok insanın bir ömür boyu incelemek isteyeceği bir kitaptır. Şimdi'nin Gücü'nün sadık okurlarının sayısı giderek artmaktadır. O şimdiden bir başyapıt olarak kabul edilmiştir; ancak her nasıl tanımlanırsa tanımlansın, o yaşamları değiştirme gücüne, bizi uyandırıp kim olduğumuzu tam olarak idrak ettirme gücüne sahip bir kitaptır."

Yine yayıncının sunuşundan birkaç cümle daha aktarmak istiyorum. Bu da -benim gibi- henüz okumamış olanlar için, çekim gücü yaratacak olan cümlelerdir sanıyorum.

"Belki on yılda bir, hatta bir kuşakta bir Şimdi'nin Gücü gibi bir kitap gelir. O bir kitaptan daha öte bir şey; onda, belki elinizde tutarken de hissedebileceğiniz, canlı bir enerji var. O okurlarda bir deneyim yaratacak ve yaşamlarını olumlu yönde etkileyecek bir güce sahip.

Şimdi'nin Gücü önce Kanada'da yayınlanmıştı ve Kanadalı yayıncı, Connie Kellough bana bu kitabı okuyan insanların yaşamlarında olumlu değişiklikler, hatta mucizeler meydana geldiği yolunda haberler alıp durduğunu söylemişti. "Okurlar beni arıyor," diyordu o, "ve kitabın mesajını uygulamaya başladıktan sonra olağanüstü şifalar, değişimler ve giderek artan bir mutluluk yaşadıklarını bildiriyorlar."

Bu kitap benim yaşamımın her anının bir mucize olduğunu fark etmemi sağladı. Ben bunu idrak edeyim etmeyeyim, bu kesinlikle doğru. Ve Şimdi'nin Gücü, tekrar tekrar bunu nasıl idrak edebileceğimi gösteriyor."

Alışverişimi bitirip bir taksiye biniyorum. Gideceğim yeri söylüyorum. Şöför her zamanki yoldan giderken birden başka bir yola sapıyor. "Sağdan gidecektik," diyorum ama yolu çoktan geçti, umursamıyorum. "Aslında ben de hep oradan gidiyorum ama nasıl es geçtim bilmiyorum. Kusura bakmayın," diyor. "Hiç önemli değil," diyorum, "vardır bunda da bir hikmet." Adam bir süre sonra gülmeye başlıyor ve vergi borcuna aklını taktığı için şaşırdığını belirtiyor. Bir süre daha faiziyle artacak olan iki vergi borcu üzerine konuşuyor. Sonra onları hiç anlatmamış gibi bana dönüp, "Siz pozitif düşünceye mi inanıyorsunuz?" diye soruyor. Şaşkınlıkla gülümsüyorum sadece. "Bunda da vardır bir hikmet" demişim ya, buradan pozitif yaklaşımlı biri olduğumu çıkartmış. Ve kendisinin de böyle olmak istediğini ama arkadaşlarının onu 'gamsız', 'vurdumduymaz', 'umursamaz' olarak tanımlayacağından korktuğunu anlatıyor. Biliyor musunuz, ben neredeyse onay belirten sesler haricinde hiç konuşmuyordum ve adam benimle sohbet ettiğinden emindi. Ben de öyle.:) Daha önce bir müşteri hanım aldığından ve onun da pozitif düşünme-enerjiler üzerine onunla sohbet ettiğinden bahsetti.

Ne hoş....:)

Bir posta bu kadar dağınık konu yeter aslında ama buraya -daha sonradan detaylıca üzerine yazacağımı düşündüğüm- bir konuyu daha eklemek istiyorum. Geçenlerde Artemis tavsiye etmişti; izledim. Bu film için beğendim/beğenmedim gibi belirteçler kullanmak çok yersiz. Bu film 'İZLENMELİ!' Ve ikincisi için link: http://www.zeitgeistmovie.com/add_turkish.htm

Merak edenler için Zeitgeist, 'Zamanın Ruhu' demekmiş.

Sevgilerimle...

Su...

|
Küçükken, hatta ilk gençlik yıllarımda (ve tam hatırlamasam da belki anne olmadan önceki dönemlerimde bile) 'tuhaf' bir hayali yaşardım. Kendime sürekli, şu anda gördüğüm her şeyin kendi yaratımım olduğunu ve bunların tümünü sadece hayal edip maddeleştirdiğimi söylerdim. Aslında her yer boştu ve ben baktığım her yerde kendi dünyamı yaratıyordum. Bir de, Alice Harikalar Diyarında öyküsü benim her zaman korktuğum ama deli gibi ilgimi çeken ve kendimi içinde hissetmekten büyük keyif aldığım bir öykü olmuştur. Gözlerimi kapadığımda Alice olurdum ve onun değil, kendi dünyamın şekillenmesine izin verirdim. Resim yapmak gibidir bu hayal oyunu. Dilediğiniz ne varsa koyarsınız resminize, istediğiniz renkleri kullanırsınız, istediğiniz kişiler ya da canlılar vardır etrafınızda. Hatta siz de hayalini kurduğunuz 'siz' oluverirsiniz. Belki özel yetenekleriniz bile vardır; bir yıldız tozu üflemeyle göklerde uçmaya başlarsınız.:)
Dün şu filmi izledim de, demek ki içimdeki öz bu hayalleri yaşayarak, gerçekliğine sığınıyormuş kimi zaman. Özlediği gerçeğine ulaşmak için beni dürtüklüyormuş belki de. Özetle; kuantum fiziği belgeseli denilebilir bu film için. Kuantum fiziğinin ruhsallıkla örtüştüğü, birbirlerini reddetmediği, birçok bilim adamı(kadını) ve kendini Ramtha'nın kanallığı(medyumu) olarak belirten J.Z. Knight'ın açıklamalarıyla adeta bilgi ve sezgi bombardımanına tutulduğunuz çok çok özel bir kurmaca-belgesel. Kurmaca kısmında, bir kadın karakterin içsel yolculuğunu izlerken, ben de aynı yolculuğun kendime ait kısmında bir yolcuydum. Alice dünyam yeniden açıldı önümde. Unutmuşum ve özlemişim bu hayalimi. Film ile o hayallerime yeniden dönmek ve üstelik bunların bilimsel bir dayanağı olduğunu öğrenmek hem şaşırttı hem de sevindirdi beni.
Her neyse efendim, asıl bahsini etmek istediğim konu başka. Daha önceleri adını ve çalışmalarını yarım kulak duyduğum fakat o zamanlar -nedense- hiç ilgimi çekmemiş olan bir bilim adamı; Japon Prof. Dr. Masaru Emoto. Önemli bir çalışması, izlediğim bu filme konu olduğu için hakkında daha detaylı araştırma yaptım. Kendisini suyun moleküler değişimiyle ilgili yaptığı çalışmalardan veya kitaplarından duyanlarınız olmuştur. Su kristallerinin dış etkilerle nasıl şekil değiştirdiği anlatılıyor bu çalışmalarda. Çeşitli türlerde müzik dinletilen su kristallerinin değişen şekilleri görülmeye değer. Ve bir de suyu kelimelerle etkilemek meselesi var. Bu benim gerçekten çok ilgimi çekti.
Çalışmalarla ilgili bilgilere ulaşmak için Emoto'nun "Emoto Peace Project" sayfasını ziyaret ettim ve orada Türkçe'ye çevrilmiş olan Suyun Mesajı kitabının çocuk versiyonunu gördüm. O kadar güzel anlatılmış ki.

Mesela bakın burada su şişelerinden birinin üzerine "TEŞEKKÜR EDERİM" ve diğerine "SENİ APTAL" yazılıyor. Farkı görebiliyorsunuz değil mi?
Ve bunlara da "BARIŞ" ve "SAVAŞ" yazıları yapıştırılarak denenmiş. Sonuç mükemmel.

"SEN GÜZELSİN" ve "SEN ÇİRKİNSİN" çalışmaları. Kendimizle barışık olmamız gerekliliğinin en net görüntüsü bu bence.

"UMUT" ve "UMUTSUZLUK"un harika bir sonucu...Emir ve ricanın önemi...Bu fotoğraf kitapta en sıradışı fotoğraf olarak geçiyor. Suyun üzerine "SEVGİ" ve "TEŞEKKÜR" yazıldığında, su kristali en görkemli kostümünü kuşanıyor.

Su, kendisine gösterilen şekillerden de etkileniyor. Bakın bu örnekte su şişesine kalp resmi çizilip yapıştırılmış. Sonuç; Muhteşem!


Daha fazlasını verdiğim linkteki kitapta bulabilirsiniz.

Şimdi tüm bunları yazmamın en özel sebebi şu ki; filmde şöyle bir cümle geçiyordu.

"Eğer suya bunu yapabiliyorsak, insanın ve dünyanın %70'i su olduğu düşünülecek olursa, bunlara neler yapmayız ki?"

Siz hâlâ düşüncenin gücüne inanmayanlardan mısınız?

Yazıyorlar. Çünkü...

|

Fransız Liberation Dergisi, dünyanın önde gelen yazarlarına ve şairlerine, "Niçin yazıyorsunuz?" sorusunu yöneltmiş. Birçok yazar ve şairin yanıtlarından, kendimce önemsediğim cümleleri not aldım.

Gariel Garcia Marquez

"Dostlarım beni daha çok sevsin diye."

Necip Mahfuz

"En basitinden okunma arzusu."

Norman Mailer

"Bence bu soruya verilmiş en iyi cevap, sizin Fransız yazarınız Jean Malaquais'ye ait. (...) Çünkü bu benim için gerçeği keşfetmenin tek biçimi."

Milan Kundera

"Yazmak tersini söyleme zevkidir. Herkese karşı tek başına olma mutluluğu, düşmanlarını kışkırtma ve dostlarını kızdırma zevki."

Philippe Soupault

"Çünkü eğlendiriyor beni."

Michel Tournier

"Bu soruya Balzac şöyle cevap vermişti: Zengin ve ünlü olmak için. Bazıları da muhakkak şöyle cevap vereceklerdir: Çünkü bu, ruhsal dengem için gerekli bir şey ve yayımlamam gerekmese bile yazardım. İşte iki uçta iki cevap. Bense şöyle söyleyeceğim: Okunmak için."

Italo Calvino

"Bilmediğim şeyleri öğrenmek için yazarım."

Alberto Moravia

"Niçin yazdığımı bilmek için yazarım."

Carlos Fuentes

"Çünkü bu yapmayı bildiğim ender şeylerden biridir."

Henrich Böll

"Yazmak her şeyden önce bir şey yaratma arzusudr yalnızca."

Graham Greene

"Zorunluluktan. Bir çıban çıktıysa, olgunlaştığında sıkarım."

Friedrich Drrenmatt

"Bu, soruların en zoru. O kadar zor ki, hep bir şakayla cevaplanır. Yazıyorum çünkü ressam değilim. Bu benim için garip bir soru; kırmızı bir balığa "Niçin yüzüyorsun?" diye sormak gibi bir şey. Yazıyrum çünkü yazarım. "Para kazanmak için," de diyebilirdim ama daha kolay para kazanılabilen başka meslekler var. O zaman soruyu şöyle soralım: "Niçin bu kadar zor bir iş seçtim?" Bilmiyorum. Çünkü bu bir tutku. Yazarken bir felaketle karşı karşıyayımdır, hep bir amatör olduğum, yazmayı bilmediğim, Almancayı bilmediğim, hiçbir imgelem gücümün olmadığı, bir boşluğun karşısında olduğum duygusuna kapılmışımdır. Ama bir tutku bu."


Salih Bolat, Ece Korkut'un bu çevirisini "Öykü Yazma Teknikleri" adlı kitabında kullanmış. Dönüşümlü olarak okuduğum Marguerite Duras'ın "Yazmak" adlı kitabında da yazar bu soruyu kendine yönelterek şu yanıtı vermiş: "İstediğimi istediğim kadar söyleyeyim, insanın neden yazdığını ve nasıl olup da yazmadığını hiç bulamayacağım. (...) Yazmak, konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır.(...)"


Bütün bu seçtiğim cevapları şöyle bir hallaç ettiğimde kendi yanıtımı buluyorum.

Ya siz, siz niçin yazıyorsunuz?






Kendime...

|

"(...) Poe'nun bir gözdesi daha vardır ki, adı "öykü"dür. Kalın, devasa romanlara karşı sahip olduğu büyük avantaj kısalığının etki yoğunluğunu artırmasıdır. Bir oturuşta okunabilen bu tarz yazılar zihinde mesleki sorunlar ve sosyal yaşamın gerekleri tarafından sık sık bölünen parçalı bir okumadan çok daha güçlü bir izlenim bırakır. İzlenim birliği, etki bütünlüğü bu türden bir yapıta çok özel bir üstünlük sağlayan önemli bir avantajdır, öyle ki son derece kısa bir öykü (ki öyle olması da bir kusurdur hiç şüphesiz) son derece uzun bir öyküden daha iyidir. Sanatçı, eğer yetenekliyse, düşüncelerini olaylara uyarlayıp, bilinçli bir şekilde ve emek harcayarak yaratılması gereken bir etki planladıktan sonra olayları icat edecek, istenen etkinin elde edilmesi için olayları en uygun biçimde birleştirecektir. Eğer ilk cümle bu son izlenimin yaratılması düşüncesiyle yazılmamışsa, yapıt daha başlangıçta başarısız olmuş demektir. Tüm yazıda, istemdışı olan, önceden planlanmış ereğe dolaylı ya da dolaysız yoldan hizmet etmeyen tek bir sözcük bile yer almamalıdır.(...)"

Okul yıllarında dersleri yazarak çalışır, bu şekilde daha iyi kavrayabilirdim.
Bu paragraf Edgar Allan Poe'nun Bütün Hikayeleri (İthaki Yayınları) kitabından, Charles Boudelaire'in "E. A. Poe Üzerine" başlıklı yazısından alıntıdır.
Yazdım, çalıştım, kavradım.
...
Sevgili Geveze Kalem,
Sence de artık kalemini törpüleme vakti gelmedi mi?

Bilgilendirme

|
Barış'ın ''Annesi'nin Kalemi'' olarak çıkmıştım bu yola. Derken Geveze Kalem oluştu ve ortalıkta kafa karıştırıcı birçok kalem uçuştu. 'Annem'in kalemi olarak görünen adım artık Geveze Kalem olacak. Bilgilendireyim dedim. :)
Geveze Kalem karalamaya devam ediyor...
Sevgiler.

Blog okuyorum...

|
Neden şu sıralar, edindiğim bir dolu kitap varken hiçbirine başlayamadığımı sordum kendime. Çünkü blog okuyorum ve işin tuhafı olabildiğince tatmin oluyorum. Yeni kalemler keşfetmek harika. Kimisine söyleyecek sözüm oluyor, kimisindeyse susmak, üstüne söz etmemek en doğrusu...
Paylaşmak istedim...:)

Zekâmızın Kaynağı ;-)

|
Bebeklere zeka annelerinden geçermiş, bu bir süre öncesinden beri bildiğim bir şey. Açıkçası memnunum da bu durumdan, kezâ zekamı annemden almış olmak ve oğluma taşımış olmak, benim için son derece mutluluk verici. Yanlış anlaşılmasın, babamın veya eşimin zekasına bir diyeceğim yok, aslında burada yücelttiğim annemin zekasıdır.(;-))

Konuyla ilgili bilimsel birkaç cümle ekleyelim, kendi hüsnükuruntumuz olduğu sanılmasın.;-)

Zeka, sütten değil anneden geliyor

Yeni bir araştırmaya göre anne sütünün faydası çok ama zekayı doğrudan etkilemiyor

Anne sütü, bebeklerin sağlığı ve bağışıklık sistemlerinin güçlenmesi için büyük önem taşıyor. Bilimadamlarının bu konuda herhangi bir şüphesi yok. Ama yapılan yeni bir araştırma anne sütünün bebeklerin zekalarını olumlu etkilediği yönündeki yaygın kanıyı doğrulamıyor. Yeni araştırmayı yapan bilimadamlarına göre; bebeklerin daha akıllı olması anne sütünden ziyade, annelerinin zekasıyla alakalı.
Yazının devamı-->

Şimdi, bu olayın en başına gidecek olursak demek ki Havva zekiydi. (:-p) Arada sağlıksız beslenme, kötü yaşam koşulları, eğitimsizlikle verilen kayıplar olsa da demek ki en başta Havva'nın zeka kıvılcımları dağıldı bizlere.:))
Bir süre öncesinde yazmaya çalıştığım bir kısa film öyküsü geldi aklıma, tam da önceki postlarımdan birinde bunlardan bazılarını fırsat bulduğumda paylaşacağımı yazmışken. Yeri geldi, paylaşayım.

(Kısa Film Öyküsü)
E L M A
Adem ile Havva bir ağacın altında mutsuz bir şekilde oturmaktadır. Havva, kilosu yerinde ve son derece sağlıklı bir görünümdeyken, Adem cılız, sağlıksız ve bitkin görünmektedir.
Adem zorlanarak yerinden kalkar ve;
‘’Merak etme Havva, bu kez kesinlikle bir av bularak dönmüş olacağım. Yoksa açlıktan ölmemiz yakındır,’’ der.
Havva;
‘’Ama Adem, eğer kafanı...'' diye söze girmeye çalıştıysa da Adem;
‘’Kafanı ne? Dır, dır, dır! Ben kafamı, karnımı doyurabilmek için yeterince çalıştırıyorum merak etme!’’ der sinirle. Sonra yorgun bir halde yola koyulurken mırıldanır;
‘’Şuna bak, kaburgamdan yaratıldığını unuttu, bir de akıl vermeye çalışıyor! Çık, çık, çık!’’
Havva bir süre Adem’in uzaklaşmasını izler ve gözden kaybolunca ağacın arkasına dolanarak, gövde boyunca oyulmuş basamaklardan ağaca tırmanmaya başlar.
‘’'Eğer kafanı biraz yukarı kaldırsan' diyeceğim, söyletmiyor ki!’’ der.
Ağaca çıkar, ağaç elma doludur.
Havva, ayaklarını ağaçtan sarkıtmış sallarken iştahla elma yemekte ve gözleri dalgın bir halde uzaklara bakmaktadır. Bir anda kafasında bir ampul belirir! (Ampulun içinde ateş yanmaktadır.) Hemen dalların arasında saklı duran, ağaçtan yapılmış bir kutuya uzanır ve açar. (Kutunun üzerinde H A V V A harflerini çağrıştıran şekiller oyulmuştur.) Kutunun içinde taş, ağaç ve ince dallar yardımıyla yapılmış, çok çeşitli el yapımı alet durmaktadır. Hemen içlerinden, küçük bir balta şeklinde olanı alır ve dallardan ayırdığı birkaç taze kabuğu ince sicimler haline getirmeye başlar.
Havva ağaçta oturmuş, kopardığı bir elmayı sicimle sıkıca bağlamaktadır. Sonra bağladığı elmayı dallardan en aşağıya, göz hizasına kadar sarkıtır ve ağaca sabitler. Arada bir kafasını Adem’in uzaklaştığı yola doğru çevirip bakmaktadır. Son kez elmanın sarkmış olduğu yere bakar ve memnun bir yüz ifadesiyle, baltayı kutusuna koyar. Kutunun kapağını henüz kapatmamıştır ki, gözleri endişeli bir bakışla tırnaklarına kayar. Bu kez kutunun içinden ince, uzun, keskin bir taş çıkarır, sırtını geniş bir dala yaslayarak tırnaklarını törpülemeye başlar. Bir yandan elma yemekte ve bir melodi mırıldanmaktadır.
Tırnaklarını son bir kez üfler, elini uzaklaştırarak bir kez daha bakar ve gülümseyerek taşı tekrar kutusuna koyar.
O sırada Adem yolun başında gözükmektedir. Havva, Adem’in geldiğini görerek çarçabuk ağaçtan iner ve yüzünde –sözde- üzgün bir ifadeyle Adem’in yaklaşmasını bekler.
Adem iyice yorulmuş ve hiçbir av, yiyecek dahi bulamadan dönmüştür. Havva’nın yüzüne bile bakmadan ağacın altına bitkinlikle çöker. Gözünün hizasına kadar daldan sarkan elmayı görmemektedir.
Havva bir süre heyecanla Adem’in elmayı fark etmesini bekler, sonunda olmayınca sinirle Adem’in yanına oturur.
Ancak bir süre sonra hışımla ayağa kalkar ve siciminden tuttuğu elmayı, yerde somurtuk bir halde oturan Adem’in burnunun ucunda sallamaya başlar.
Nihayet bunu gören Adem, neşeyle ayağa zıplar. (Gözleri elma şeklinde gidip gelmektedir.)
‘’Havva!’’ diye bağırır sevinçle, ‘’Bak, bir elma buldum!’’
Havva ifadesiz ve bitkin bir halde cevap verir;
‘’Hadi ya, nerede?’’
♀ ♀ ♀
Adem ağacın gövdesine yaslanmış mutlu bir şekilde, gözlerini ayırmadan yarım bir elma yemektedir.
Havva ise ağacın diğer tarafında oturmuş, gün batımına karşı elindeki bir tablete çiviyle bir şeyler yazmaktadır. Yanında yarım bir elma durmaktadır.
‘’Sevgili Günlük,
Bu gün onun elmayı fark etmesini sağladım, çünkü artık açlıktan ölmek üzereydi. Acaba ateşi ve tekerleği de, hatta taşlardan kesici aletler yapabileceğimizi ve böylece kolaylıkla avlanabileceğimizi de söylesem mi, yoksa yine onun bulmasını mı sağlasam? Ama hâlâ ağaçtaki diğer elmaları görmediği düşünülecek olursa, bu iş zor olacak gibi görünüyor.’’
Havva

Bloglar arasında gezinirken...

|
Az önce buldum bu linki, döneminin çocuğu olduğum için büyük bir heyecanla inceledim. 'Yakari' desem, 'Bay Meraklı' desem ve hatta iğrenç vatkalı bluzlarla, Serpil Çakmaklı usulü saçı tepeye kıskaçla tutturmak desem? Veya strech kot pantolon altına sivri topuklu ayakkabılarla, A-HA, TipiTip, Voltran.... desem?
Müthiş 80'lerin en nadide örneklerini bir blogta görmek beni 'offf of!' yerlere götürdü. Buyrun siz de gidin.