Sobe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sobe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mim - İstanbul'dan Ne Gitsin, Ne Gelsin?

|

Sevgili Goddess Artemis beni pek güzel bir konuda mimlemiş. "İstanbul'dan neler gitsin, neler gelsin?"
Aslında en başta İstanbul'dan ben ve ailem gitsin, geri kalan her şey nasıl biliyorsa öyle kalsın diyesim var. Ama kıyamam ki İstanbul'uma! :)

* Bir kere şu denizlerden kolibasili, magandagili(!) gitsin, turkuaz sahiller gelsin. Ki şöyle çok yol almaya gerek kalmadan yazları deniz keyfini sürebilelim.

* Çarpık çurpuk yapılar gitsin, yerine Avrupa'daki gibi büyük, geniş meydanlar gelsin.

* Eciş bücüş dar kaldırımlar gitsin, yerine tekerlekli sandalyelerin ve bebek arabalarının (isterseniz pazar arabaları, tüp arabaları vs. diye çoğaltabilirsiniz) rahatlıkla yol alabileceği geniş ve gerekli eğimleri yapılmış kaldırımları gelsin.

* O güzel kaldırımların tam ortasına veya tam eğimin olduğu yere park edebilen zihniyetteki insanlar gitsin, yerine adam gibi adamlar gelsin.

* Yeşil alanların, parkların ortasında yiyip içip ... yapan piknikçi kalabalıklar gitsin, yerine çarını çöpünü toplayıp atabilen, gürültü ve görüntü kirliliği yaratmadan pikniğini yapabilen insanlar gelsin.

* Kahvehaneler gitsin, yerine sanat, hobi ve sohbet atölyeleri gelsin.

* Eski zihniyet gitsin, yeni zihniyet gelsin.

* Kabalık, saygısızlık, hoşgörüsüzlük, bencillik, çıkarcılık, düzenbazlık gitsin, yerine sevgi gelsin.

Bir de Ebru'yla Özlem gelsin.:)



Sıradan ve hep dilimizde olan daha çok talebim var, bir de burada dile getirsem ne fayda?

Ben bu konuda yazacak çok maddesi olduğuna inandığım annem Yaşamın Kıyısında'yı mimliyorum ilk başta. Sonra İstanbul'u bir türlü sevememiş olduğunu bildiğim Yıldız Yağmurları'nı ve İstanbul'da yaşadıklarını bildiğim, henüz yazmamışlarsa ve yazmak isterlerse PrimaRima'yı, Tütü'yü ve Şule'yi mimlemek istiyorum.

Ne kadar çok talep, o kadar çok sonuç...;-)
Sevgiler...

Çorba!

|
Dereotu tohumundan yosun yetiştiren tarihte başka kişi var mıdır bilemiyorum ama ben bunu başardım.:) Yok arkadaş, ben çiçek miçek yetiştiremiyorum, bunu kabul etsem iyi olacak. Sonunda bütün çiçeklerimi babama postalayacağım galiba, garibanları ölümün eşiğinden kurtarmak için.

Neyse efendim, son zamanlarda ben epey derin yüzüyordum. Yok, aslında derinlerde yüzmüyordum da derinlerde yüzebilmek için hazırlık yapıyordum diyelim. Baktım daha araç gereçlerim hazır değil, yine su yüzüne çıkıp nefes alayım dedim. Hani şöyle zihni boşaltmak, diğer sayfada karaladıklarını birazcık unutmaya çalışmak vs. Şu sıralar her şeyi biraz deliliğe vurasım var. Hayatla dalga geçmek isteğim var. (Hayatla dalga geçmek nasıl oluyorsa artık. Ben onunla dalga geçmeye çalıkştıkça bir bakıyorum o beni karşısına almış kahkahalarla gülüyor. Olsun be!:)) Ha delilik demişken, geçenlerde yazdığım bir öyküde deli karakteri çok beğendiğim bir söz etti. Valla onu ben seslendirmiş değilim, kendi kendine pırtlatıverdi.:) Şöyle ki; “Gerçi adam demiş, ‘İnsanım, öyleyse özgürüm. Özgürsem sorumlu olmalıyım(J.P.Sartre),’ diye ama bilememiş; sorumlulukla özgürlük bir bünyede barınmaz. Biri akılda, diğeri bedende yaşar. Düşün yani; sorumluluklarını, bedenin olmadan nasıl yerine getirirsin? Ha? Ama özgürlüğün bedene ihtiyacı yok. Aklın özgürse özgürsündür kardeşim. Ben de ne yaptım? Yerleştirdim özgürlüğü aklıma, ne sorumluluğu kaldı ne bir şey.” diyor deli kahramanımız. Yazdıktan sonra düşündüm de, ikisini birleştirebilmek büyük mesele. Aklın diyor kalk gidelim, beden diyor b.k yeme otur! Veya tam tersi. E nasıl olacak bu iş?

Uzun zaman önce Kayıp Romanlar(Bekriya) ve daha sonrasında Cadılar Kampı(Belgin) beni 'Takıntılarınız' konusunda sobelemişti. (Yahu şuna sobe demek sahiden çok mânâsız geliyor bana. 'Elim sende' falan denseymiş bari.:)) Bunu öğrendiğim ilk zamanlar yazsam, birçok takıntımı dökerdim ortalığa. E ama araya zaman girdi ve ben bu süre içinde biraz törpülendim.(:P) Dolayısıyla bazı takıntılarımdan çok çabuk kurtulduğumu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ama özellikle bir tanesi var ki, bunun için daha uğraşmam gerekecek sanırım; su meselesi! Şöyle ki, içtiğim suyun ve bardağın durumu benim için hep önemli olmuştur. Bir kere suyun tadı hem damak zevkime uyacak hem de kesinlikle kaliteli bir su olduğundan (hijyenik, berrak vs.) emin olmalıyım. Ve bardak pırıl pırıl parlamalı, bulaşık makinesinde yüksek ısıyla yıkandığını belli etmeli.:) Ayrıca bir kere su içtiğim bir bardak asla ikinci sefer için kullanılmamalı. Tuhafsa tuhaf, ne yapayım!

Diğer takıntımı yenmek için şu sıralar muazzam bir enerji harcadığımı söylemeliyim. Çamaşırlar asılırken kullanılan mandalların tek renk olma özelliği... Mesela en tercih ettiğim durum, tüm çamaşırların aynı renk (ki beyaz ve mavi ilk tercihimdir) mandalla asılmasıdır. Eğer yetmiyorsa, çamaşırlığın bir kanadının kesinlikle aynı renk mandalla doldurulmasıdır. Eğer o da olmuyorsa mutlaka bir çamaşırda kullanılan mandalların aynı renk olmasıdır. Yani bir gömleğin bir tarfına başka diğerine başka mandal kullanmak benim aklımı çok meşgul eder. Ya aslında daha bitmedi.:) Çamaşırları asarken de renk gamının önemli olduğunu düşünürüm. Mesela maviden beyaza açılan, ya da kırmızıdan sarıya açılan bir renk gamı göze çarpmalı. Of, saçma bu ya! Niye kendime bu eziyeti yapıyorum ki?:(

Bu 'elim sende'cilikte(!) kim yazmak isterse, buyursun. Ama yazmanızı tavsiye ederim. Çünkü yazarken saçmalığını daha kolay görebiliyorsunuz. Belki bırakmanıza yararı olur.:)

Diğer bir 'Elim sende'cilik, sevgili Mücevher Kutusu'ndan gelmişti; Mutluluk fotoğrafları. Mutluluğun uzun zamandan beri tek bir fotoğrafı ilk sırada gelir benim için. Budur!:)

Diğeri de artık sonsuz bir istek duyduğum fotoğraftır.
Artık tüm içtenliğimle hayatımın dengeye gelmesini istiyorum. Yalnızca dengeye...

Bu postun konu başlıklarından en sonuncusu da malum yeni yıl meselesi olsun. Bilmem sizler de aynı şeyleri hissediyor musunuz, bu yıl sahiden çok başka olacak gibi geliyor bana. Hani her yıla 'Yeni Yıl' deriz ya, aslında başladıktan sonra hiç de yeni olmadığını anlarız çarçabuk. Eski yılın devamıdır basbayağı. Ama bu 2009 bana gerçekten YENİ olacakmış gibi geliyor. Heyecanlanıyorum!:) Hepinize de tam olarak şöyle bir yıl diliyorum.Gülelim yahu! Gülmek bulaşıcıdır!;-)
Bu post biraz çorba oldu galiba değil mi? Eh o zaman adı da Çorba olsun.:)))

Mim - Kitaplar

|
Sevgili Goddess-Artemis kitaplar konusunda beni mimlemiş. Konunun tam olarak ne olduğunu kendisi de anlayamadığı için ben de kendimce ortaya karışık yapacağım.:)

Ağustos başına kadar yazmaya programladım kendimi. Belki de bu yüzdendir ki o döneme kadar, yazamayacak kadar yorgun olduğum gecelerde uyku öncesi birkaç sayfa okuyarak, ancak 1-2 kitap bitirebilirim. Fakat okuyamasam da kitap alışverişini ihmal etmem. Hatta cuma günü verdiğim bir sipariş bugün yarın elime ulaşacağı için her zamanki gibi büyük bir heyecan içindeyim. Bu seferki sipariş özellikli bir sipariş oldu, tamamen öykü kitaplarından. 13 kitaplık sipariş içinde Can Yayınları'nın birçok öykü seçkisi var; Yol Öyküleri, On Üç Büyülü Öykü, Gece Öyküleri, Yalancı Öyküler, Can Öykü Antolojisi 90 Yazar 90 Öykü. Bunun haricinde Tahsin Yücel'den Aykırı Öyküler, Yeşim Türköz'den Büyü Dükkânı (Psikodrama Öyküleri), Turgay Kantürk'ten Hayat Siyah Ölüm Beyaz (Kısa, Çok Kısa Öyküler), Ferit Edgü'den Binbir Hece 60 Öykü ve Doğu Öyküleri, Cemal Şakar'dan Pencere siparişime dahil olan kitaplardan.
Muhtemelen seçkiler içinde okuduğum birçok öykü de vardır ama kütüphaneme dahil olduğunu bilmek güzel bir duygu.:)

Kitap paylaşmayı sevmeyenlerdenim ben de. Ama benimle paylaşılmasına bayılırım.:) Geçenlerde mail ortamında dolanan bir akım vardı; Book Crossing. Aslında epeyce yaygınmış ama ben birkaç hafta önce öğrendim. Özetle bir kitabı okuyup tanımadığın birine veriyorsun ya da herhangi bir yerde bırakıyorsun, kitap birçok el değiştiriyor falan. Maili aktardığım arkadaşlarımdan biri (Pınar), kitaplarını veremediği için bu akıma dahil olamayacağını yazmıştı bana. Aynı şey benim için de geçerli, yani kendi aldığım bir kitabı paylaşıma açamam ama kitap onca yol tepip bana ulaştıysa halkayı da kıramam, ulaşmasını sağlarım birilerine. Ya da kitaplığımda en sevdiğim bir kitabın çok okunmasını istiyorsam, yenisini aldıktan sonra dahil edebilirim bu zincire. Okuduğum kitaplardan bu zincire dahil etmek isteyeceğim mutlak ve mutlak denemeler olurdu. Özellikle Cemal Süreyya'nın 'Günübirlikler'i ve Nermi Uygur'un 'Güneşle'si, sıklıkla elime aldığım kitaplardandır. Bence denemeler bir kere okunmamalı, çeşitli yaş dönemlerinde ve ruh hallerinde tekrar tekrar okunmalı.

Kitap okuyarak dinlendiğini söyleyenleri ben pek anlayamam. Yorar beni okumak. Fiziksel olarak da düşünsel olarak da yorar. Fiziksel olanı kabaca şöyle tarif edebilirim; elini ayağını nereye koyacağını bilemeden uzun bir süreyi aynı noktaya odaklanarak geçirirsin. Tam, "hah!Şimdi rahatım," dediğin noktada sayfa çevirmen gerekir ve bütün süreç tekrarlanır.:) Düşünsel olarak da epey yorulurum. Bir kere okuduğunu sindireceksin, kurguyu yorumlayacaksın, sürekli tahminler yürüteceksin, kullanılan kelimelerin anlamlarını cümleye iyice yedireceksin, yazarın yazarkenki durumunu analiz edeceksin, yazım sürecini bir yandan kafanda kurgularken kitaptan da kopmayacaksın, eğer çeviriyse çevirenin hatalarıyla boğuşacaksın, yanlış yazılmış kelimeler gözüne çarptığında yayınevini, editörü, baskı sorumlusunu vs. paylayacaksın, bazılarının yanlış yazıldığını düşünüp tekrar tekrar aynı hatayı gördüğünde açıp sözlükten araştıracaksın, yok senin dediğin doğruysa kitap boyu neden o kelimenin aynı hatayla yazıldığını sorgulayacaksın... falan filan... :)) Yani bence insan 'BOŞ ZAMAN'larında kitap okumamalı. Kitap okumak CİDDİ bir iştir.:)

Ama bazı kitaplar da gerçekten adamın zamanını boşa çıkartmak için yazılmıştır, onlara sözüm yok.
Bir de vaktini boş geçirmektense, hayal kurmak yerine seni meşgul edecek kitaplar vardır. Bayılırım ben bunlara.:) Mesela bu alanda en ilgimi çekenler Çin İmparatorluğu'nun anlatıldığı kitaplar olmuştur. Büyüklere masal gibidir bunlar. Pu-Yi'nin bazı bölümlerini defalarca okumuşluğum vardır. Ama bunun öncesinde bende bu adımı başlatan, yazarını hatırlayamadığım, kitabı benden kimin aldığını bilmediğim, Pu-Yi'nin büyük büyük büyük annesi Yeholona'nın (Ya da diğer adlarından biri olan Tzı-Şi) hayat hikayesinin masalsı bir dille anlatıldığı Orkide'dir. Yazarını hatırlayan ya da bilen varsa lütfen bana haber versin. Yeniden okumak isterim.
Tabii Yüzüklerin Efendisi'nin de bazı bölümlerini sıklıkla okuduğumu da eklemeliyim bu listeye. Filmini onlarca kez izlemiş biri olarak, kitabını da tekrar tekrar keyif alarak okurum.

Benim listem daha çok uzar... Ben de bu mim de Yıldız Yağmurları 'nı, true crime'cı arkadaşım Özlem'i, yazılarını büyük bir keyifle okuduğum Elektra'yı ve okumayı 'iyi' beceren Evvel Zaman İçinde'yi mimliyor, bu mimden anladıkları kadarıyla kitaplar hakkında karalamalarını bekliyorum.:))

'Sobe' Grubu!

|
Bir süre blog ortamından uzak kalmıştım, bilinçli olarak. O süre içinde değil ki post yazmak-okumak, oğlumun kitaplarına bile bakıp harf görmeye dayanamıyordum. Yazıyla daha barışık bir dönem için bu ayrılık son derece gerekliydi benim açımdan. Hâlen daha tam barıştığımızı söyleyemem ama en kısa sürede bana bir hediye sunup buzları eriteceğinden eminim. Ben de aklıma yeni öyküler olarak sunduğu hediyenin karşılığını, yine uykusuz geceler boyu kahve eşliğinde klavyeme tıklamak suretiyle verebileceğimi umut ediyorum. :)

Bu dönem içinde iki farklı yerden sobelenmişim. İkisi de bugüne kadar denk geldiğim en keyifli sobeler. Ama itiraf etmem gerekir ki sevgili Elektra'nın '55 kelimelik öykü' sobesi beni çok heyecanlandırdı. Zor çünkü! Hatta benim gibi, kalemi de en az kendi kadar 'geveze' olan biri için çok daha zor. Detaycı olduğumu itiraf etmeliyim. (Pek de önemli bir itiraf sayılmaz bu, yazılarımdan yeterince anlaşılıyordur zaten.:)) Dolayısıyla öyküleri roman tadında okumayı ve yazmayı severim. Hatta aile çevrem rüyalarımın detaylarını bile bu kadar net hatırlayıp anlatabiliyor olmamdan oldukça sıkılmışlardır. E koşullar böyle olunca, bir öyküyü 55 kelimeye sığdırmanın benim açımdan neden güç olduğu anlaşılıyordur herhalde.:) Belki de bu yüzdendir ki kelime harcama limitimi dolduramayacağımı anlayıp, bir 'sobe'nin önsözünü bu kadar uzun tuttum.:))

Gelelim öyküye. Aslında bu öykü daha önce yazdığım bir öykünün oldukça uzun girişinin epeyce makaslanmış hali. (Başlık kelime sayısına dahil değildir umarım.:))


DOĞUM GÜNÜ

Bilinmedik bir gürültüyle sürükleniyorum. Ayrıştıramadığım seslerin garip uyumuyla tanıdıklaşan bir gürültü bu. İstemdışı vakumlanıyorum kaygan zeminde. Karanlığı soluyorum; kokusu yok. Hissettiğim hafifliğin ötesinde hiçbir şey yok.
Ötedeki parlak noktaya kilitliyim şimdi. Sanki hemen ötemde, sanki çok ilerilerde. Kurtuluş gibi çağırıyor. İtiliyorum , çok güçlüce. Karanlık bir tünelden ucundaki parlak ışığa yürümek bu!
Anlıyorum en sonunda, ölüyorum!

Öyküyü böyle bitirmeye içim el vermedi. :)

Buydu hep bahsedilen, hatırlasana. Karanlık bir tünelden ucundaki parlak ışığa doğru yürümekti ölüme varan yolculuk. Meğer görüntüler değil, seslermiş en son veda eden, bir ömür boyu biriktirilenlerden. Ama daha ferahça bir yürüyüş olduğunu sanırdım, oysa daracık tünel çapında büzülerek, kaskatı bir kütle halinde istem dışı itiliyorum şimdi. Tünelin yapış yapış sıvısına bulanıyorum.
Tanıdık ve güven veren tek ince sesin tiz gürültüsü patlarken kulaklarımda, cehennem ateşleri yutuyorum. Burun deliklerimden sızan ateş ilerlediği her yeri yakarak varıyor en son yere; ilk kez kabaran ciğerlerime!

Ben ilk kez soluyorum!

Anamın yakından ilk kez duyduğum sesiyle aydınlanıyor dünyam. Ve nihayet anlıyorum ki, aslında ölmüyorum da, ‘ben daha yeni doğuyorum.’
Demek ölümle doğum bu kadar yakınmış birbirine, bir tünel boyu yolculuk süresince...

● ● ●
Diğer sobe de sevgili Artemis'den gelmiş. 'Çağrışımlar' sobesi.:) Aslında biz bunun bir benzerini kelime oyunlarında yapıyoruz. Ama orada verilen kelimenin çağrıştırdığı şeyler üzerine düşünülüp, uzun uzun yazılıyor. Bu kez yalnızca, harflerin çağrıştırdığı ilk akla gelen kelimeler... Gerçekten üstünde hiç düşünmeden, aklıma ilk gelenleri yazacağım. Ama umarım bir psikoloğun eline geçmez.:P Çünkü bu çağrışım meselesinin hiç de basit bir oyun olduğunu düşünmüyorum.;-)
A - Aydınlık
B - Barış (E malum, hayatım oğlumla dolu.;-))
C - Can
D - Demir
E - Efil efil (:S valla niye bimiyorum)
F - Fındık Kurdu (gibi beynimi kemiren düşüncelerden olsa gerek.:))
G - Gemi (yolculuğu ne iyi olurdu.)
H - Hayat
I - Izdırap
İ - İnsan
J - ? (Jakkum diyecektim ama öyle bir kelime yok.:P)
K - Kadın
L - Lale(zamanı şimdi İstanbul'da:))
M - Martı(lar ne güzeldi Ada'da...;-))
N - Nergis(i özledim:()
O - Okul
Ö - Özlem (Ama bizim Özlem:))
P - Pintik (Boncuk yeğenimin kendi uydurduğu bir kelime:))
R - Rakı (içmeyi beceremedim bir türlü)
S - Saydam
Ş - Şükran (Şükretmek manasında)
T - Tartı (:/)
U -Ufuk (ta hep bir gemi olsa, beklediğim yolcuları getiren...)
Ü - Üstün
V - Varlık (dergi olarak yani;-))
Y - Yazmak
Z - Zaman
Bu sobelerin sonunda kalabalık bir gurubu sobelemek istiyorum ben de. Umarım yazanlar yoktur içlerinde.:) 55 kelimelik öykü sobesiyle ilgili, öykü yolculuğumun baş arkadaşı sevgili Yıldız Yağmurları'nı, aslında tescilli bir yazar olup, kendini kılavuz kitap yazmış olmakla dikkate değer bulmayan ve beni sinirlendiren ama öykü dilinin de iyi olduğu Ebru'yu, öykü tadında kısacık şiirleriyle okumaktan büyük keyif aldığım Sessiz Balık'ı, yeni tanıdığım ama yazım dilini çok beğendiğim Özgür Rüya'yı ve yine kısacık cümlelerle çok şey anlatabilen ve beni epeyce düşündüren(:D) sevgili Sardunya'yı sobelemek istiyorum. Bu sobeyi o kadar sevdim ki çok dağılsın istiyorum.:)
Çağrışımlar sobesiyle ilgili olarak da yalnız bir kişiyi, sevgili anneciğim Yaşamın Kıyısında'yı sobeliyorum.
Sevgiler...

Mim Zamanı :)

|

Sevgili Goddess Artemis 'Şarkı Klösörü' konusunda beni mimlemiş. Kendi listesine baktığımda onun da benim gibi 80'lerden kendini kurtaramamış olduğunu gördüm. :)

Doğrusu bilgisayarıma kayıtlı bir müzik klasörüm yok, çoğunlukla fotoğraflar gibi onları da bir an önce CD'ye kopyalar ve hafızayı mümkün olduğunca açık tutmaya gayret ederim.

Ama ne yazık ki kopyaladığım müzik CD'lerimi fotoğraflar kadar özenli muhafaza edemem. Ve aslında kitap gibi dizili CD rafları olanlara hep özenmişimdir. Bu mim bu sebeple benim en zorlandığım mim oldu. (Sevgili Biyo'ya saygıyla 'mim'i 'sobe' olarak düzeltiyorum.:P)

CD'lerimin olanca dağınıklığına rağmen klasik müzik serisini çoğunlukla bir arada ve dikkatle koruduğumu belirtmeliyim. Klasik müzik dinlediğini söylemek riskli bir durumdur günümüzde; hemen yaftalanırsınız, 'entelektüel' görünme derdinde olmakla suçlanırsınız, hatta ne hikmetse klasik müzik hatırlara hemen arabesk müziği getirir, sanki arabesk müzik dinliyor olmanın ayıbını(!) klasik müzik dinlediğini söyleyerek örtmeye çalışıyor gibi algılanırsınız.

Eğer müzik konusunda teknik bilgim olsaydı neden klasik müzik sevdiğimi açıklayabilirdim. Ama bu bana göre soyut sanattan neden hoşlandığınızı açıklayamamak gibi bir durum. Eline fırça alan herkesin bir tuvali kırmızıya boyayabileceğini sanırsınız. Ama bazıları öyle boyar ki neden olduğunu anlayamadan dış kabuğunuzdan içinize sızdığını hissedersiniz. Bilinmez hislerinizin yansıdığı bir ayna gibi görür, en değerli köşenize asarsınız, başkalarının "Bu ne ki şimdi?" deyişlerine aldırmadan... Zaten bence soyut sanatı özel kılan da budur.

Klasik müzik de böyle bir şey benim için, nasıl olduğunu bilemediğim biçimde, tanımadığım, varlığından haberdar olmamı sağlayan noktalarıma dokunuyor.

* * *

Yirmi üç yaşımda, henüz dört beş yıllık tecrübemle kendi şirketimin sahibi olmuştum. Piyasada tecrübeli biriyle ortaklık kurmuştuk. O dönemin bana gerek yaşam, gerekse iş tecrübesi anlamında çok şey kattığını düşünsem de, 'keşke'lerim de yok değildir; keşke bu kadar erken yol katedip, bu kadar erken soğumasaydım, gibi...

İşin tasarım, yönetim, planlama kısımları çok keyif veriyorsa da, para alışverişi kısmı hâlen daha uğraşmaktan imtina ettiğim kısmıdır. Ve o dönemde atölyelerin, malzemecilerin hesaplarını tutmak, ödemelerini yapmak işi de bana düşüyordu. (Ne yalan söyleyeyim, keşke 9-6 saatlerinde çalıştığım bir iş yerim olsa da azıcık dinlenebilsem, diye çok düşünürdüm.:))

Tekstil atölyelerini belki birçoğunuz gazete ilanlarındaki 'reçmeci', 'remayözcü', 'son ütücü' gibi sıfatlar sebebiyle biliyorsunuzdur.:) Yalan yok, eğitim seviyesi oldukça düşüktür. Eğitim seviyesi bir yana, algı seviyesinin düşük olması çoğukez zorlaştırır işinizi. E böyle bir ortamda klasik müzikten bahsetmek oldukça tuhaf bir durumdur.

15 CD'lik klasik müzik serisi siparişim iş yerime ulaştığında hevesle açmış çocuk gibi onları seviyordum ki bir atölye sahibi ödeme almak için geldi. Genç bir adam. İşle ilgili üç beş kelamdan sonra CD'lere bakmak için izin istedi. Sadece merakını gidereceğini sanıyordum ki gözleri parlayarak inceledi. Çok severmiş! En sevdiği bestecileri falan saymaya başladı. Hatta bazen kafası çok karışık olduğunda kendini bir orkestradaki müzisyen olarak hayal edip dinlediğinden, böylelikle rahatladığından bahsetti. Atölyecinin kafamda oldukça dağılmış profilini bir çemberle belirlemek istercesine (ki ne büyük bir hataymış sonra anladım) eğitim durumunu sordum; lise okumamış! Zaman içerisinde bu genç adam beni şaşırtmaya devam etti; mesela tahminimin ötesinde iyi satranç oynuyordu. :S

Şimdi bu mim konusuna uygun olarak bir klasör oluşturmaya kalksam, geveze kalemimin yardımıyla bu post epeyce uzayıp gidecek. Ben en iyisi buraya beğenilerimden birini ekleyerek sonlandırayım postumu. Hem Bugün baharın ilk günü, yakışmaz mı? ;-)


Mim - Zorunluluklar!

|
Sevgili Evrim beni 'yapmak zorunda olduğumuz ve bir türlü yapamadığımız işler' konusunda mimlemiş. (Ya bu meselelere MİM mi diyeceğiz, SOBE mi anlayabilmiş değilim. Kimden bana nasıl geldiyse öyle devam ettireyim bari.)
Hayır konuyu uzatıp 'oldu-bitti'ye getireceğim ama uzatacak şey de bulamıyorum ki. E kolay şey değil, bunu yazınca kirli çamaşırlarımızı ortaya dökmüş olacağız. ''Aaa valla hiçbir zaman bugünün işini yarına bırakmam!'' diyeceğim, tanıyan var, bilen var... Tutup 'sallama!' yazarlarsa durum içler acısı olur valla. Zaten kendi elimle gidip Evrim'in bloğuna, ''Tembellik bence son derece gerekli bir şeydir. Mesela benim en sevdiğim atasözü; 'Bugünün işini yarına bırak, belki yapmana gerek kalmaz,'dır.:-) Sahiden test ettim ki çoğu kez gerek kalmıyor. Mesela yatak odasındaki dolapları toplayacaksın diyelim, sallıyorsun, sallıyorsun sonra bir bakıyorsun yaz gelmiş, kışlıkların hepsini hurçlara doldurup yerine yazlıkları çıkartıyorsun. Ne oldu? İki kere uğraşmak yerine tek seferde iki işi birden yaptın.:-)Tembel ikizlerden tavsiyedir. ;-)'' diye de yazmış bulundum. Artık kaçarı yok, yalana başvuramayacağız.

Ben en iyisi kirli çamaşırlamı ortaya dökmek yerine, bir işi zamanında yapmanın neden gerekli olduğuna dair yaşanmış bir tecrübeyle sıramı geçiştireyim.

Şu anda oturduğumuz eve ilk taşındığımızda, küçük tuvaleti kapatıp depo yapmıştık. Ivır zıvırı çok olan biriyimdir, kolay kolay her şeyi atamam. Gün gelir lâzım olur ama değil mi? Etrafta ne kadar gözüme hoş gelmeyen şey varsa tıktım, durdum. Gün geldi içine daha fazla eşya alamaz oldu. Toparlamalıyım diye uzuuuuunca bir süredir düşünüyor ama bunun için gerekli kuvveti bir türlü bulamıyordum. Bir gün elektrik süpürgesini çıkarmak için kapısını açtığımda zemininde su gördüm. Tamirci çağırsak adamın depoya ayağını sokma ihtimali yok, kaldı ki su nereden geliyor bulsun. O gece annemin Barış'la ilgilenmesi desteğiyle eşimle temizleme ve sorunun nereden kaynaklandığını bulma işine giriştik. Eee sen misin vaktiyle tıkıştırıp duran...
Arkadaş, çıkart çıkart bitmiyor! Neler buldum neler? En çok okul çizimlerimin ıslandığını görünce üzülmüştüm. Ama eski kıyafetler falan torbalarda olduğu için zarar görmemişti. İçinde başka neler yok ki? Yıllardır biriktirdiğim günlüklerimden, hatıralarımdan, eski abajurumuza, yılbaşı süslerinden, okul kitaplarına, kullanılmayan saksılardan, harç malzemelerine kadar... Evin her yanını oradan çıkan eşyalarla doldurduktan sonra sorunun termosifondan kaynaklandığını gördük. Eşim ben yaparım dedi. Alt tarafı şu bağlantı boruları değiştirilecekmiş. (!) Yeme, içme, sohbet faslımızdan sonra bu işe giriştiğimiz için saat epeyce geç olmuştu. Elimizdeki mevcut malzemelerle çalışmaya başladı. Kendince tamir ettiğini düşünerek, ana vanadan kapadığımız suyu tekrar açtık. Vee pufff! Borunun yerinden çıkmasıyla depo su içinde kaldı. Tuvaleti depo kullanımı olarak düzenlerken bütün her şeyi kırıp atmışız, yerine cillop gibi seramikleri döşemişiz ama hiçbir noktadan gider deliği bırakmamışız. Eğimin de yardımıyla bütün su koridora taşıyor. Vanayı yine kapattık ve tamir sürecinin ikinci yarısı başlamış oldu. Bu kez daha sıkı yaptığından emindi. Baktık ki gerçekten öyle, yarın bir tamirci buluruz, söylemleriyle işi yarıda kesip gecenin 1:30'unda yatağın yolunu tuttuk.

Saat 3 civarı, tam da rüyamda şelale kenarında püfür püfür dolandığımı görüyordum ki, şelale gürültüsünün depodan geldiğini ayrımına vardım. Tahmin edersiniz ki ortalık duman! Sular bütün koridoru, mutfağı doldurmuş!:( Gecenin o saatinde su basmış evi temizlemenin hiç de eğlenceli olmadığını söylemeliyim.

Neyse, anlaşıldı ki termosifon yüksek debili sudan delinmiş. Yenisi alındı, takıldı falan ama o iki gün evden su eksik olmadı. Her şey bittiğinde depoyu milim milim toplamış, düzenlemiştim. Elini atıyorsun hoop istediğin şeye uzanıyorsun, işin bitiğinde yeri hazır, kaldırıyorsun.

Ama bu çok sürmedi, şimdilerde yine ufak çaplı bir hengame görüntüsü var içeride. Sorun şu ki geçen gün yine zemininde bir parça suya rastladım. Ve şu sıralar kendime sıkı sıkı, kenardaki üç beş parça dağınık eşyayı kaldırıp yoklamam gerektiğini hatırlatıp duruyorum. Ama o gün hâlâ gelmedi.
Yakında yeni bir sel yazısıyla karşınıza çıkabilirim.:)

Ben de bu konuda -kirli çamaşırlarını yazmakla dertleri yoksa- Ebru'yu ve Biyo'yu mimliyorum.
Hadi iyi eğlenceler...:)

Sobe!

|
Sevgili Yıldız Yağmurları beni çok keyifli bir konuda sobelemiş. Valla sanki ünlü bir köşe yazarı olmuşum da, Ayşe Arman bu fırsatı kaçırmamış, ta kalkmış Dubai'lerden gelmiş, evimin en renkli köşesini bulup benimle sarmaş dolaş sarılı 'şımarık' pozlar vermiş, araya da 3-5 soru sıkıştırmış gibi havaya girdim desem yeridir. :-)

1-Blog yazmaya ilk ne zaman başladım?

Sevgili ablacığım uzunca bir süredir yazdıklarımı düzenlemem, blog ortamında biraraya getirmem konusunda ısrar edip duruyordu. 'E peki bari,' deyip Mart 2007'de kendi ismimle bir blog açtım ama Temmuz ayına kadar oraya nokta dahi koymadım. Sonra dedim ki yahu ben oğlum için blog yapayım asıl. İtiraf etmem gerekir ki o zamana kadar bir blog görmemiştim. Kararı alır almaz hemen bir blog bulup inceledim ve kendi bloğumun ismini Barış'lı Günler olarak değiştirip yavaş yavaş düzenlemeye başladım. Aynı sıralarda sadece öykülerimin yer alacağı başka bir blog açtım. Bana sanki kimsecikler orayı bulamazmış gibi gelirken bir gün Yıldız Yağmurları adında biri yorum bıraktı.:-) Ben de Yıldız Yağmurları'nın bloğunu inceleyip onu takibe aldım.
Baktım ki öyküleri koymak pek akıllıca değil, kısa bir süre sonra orayı kapattım. Barış'lı Günler'le blog yaşantıma devam ederken bir gün yazılardan birine şu cümleler sıkıştı: ''...Daha önce nerede yazmıştım hatırlamıyorum (bu geveze kalem durmadan bir yerlere iz bırakıyor. Hımm, 'geveze kalem' güzel bir blog adı olarak duyuluyor.Hemen bu adla bir blog açmalıyım, nasıl olsa birikimlerimi düzenleyeceğim vaktim olduğunda çarşaf çarşaf dolacaktır, ahh o gelmez vakit...''
Açtım. Ve yine kimse görmez nasılsa derken sevgili Yıldız Yağmurları beni burada da buldu.:-) Zaten onunla bir süredir yazışmaya başlamıştık, onun bloğuna epeyce zaman yazı eklemediğini görüp ilk yazısında daha sık güncellemesi dileğinde bulunmuştum. Derken siz diğerleri de geldiniz ve bu blog 'özel alanım' olmaktan çıktı. İyi ki geldiniz, gerçekten çok mutlu ettiniz.:-)

2-Blog yazılarımın konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum, yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Belli bir çizgiye önem veriyorum ama yazarken içimden geçen cümlelere yasak koymuyorum. Zaten iki bloğa sahip olmak bu açıdan beni daha özgür kılıyor, burada yayınlamaya uygun bulmadıklarımı kılıfına uydurup Barış'lı Günler'e ekliyorum. Burası biraz 'ağır abi' takılıyor anlayacağınız. ;-) Şimdi buraya rengarenk 'bakın yılbaşında nasıl eğlendik,' postu pek yakışmaz herhalde. :D

3 -Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Tabii ki ediyorum! Sonuçta buraya ayırdığım zamanı ayırmıyor olsaydım elim kolum bağlı öyle oturuyor olmayacaktım, mutlaka bir şeylerle meşgul olacaktım. Çoğunlukla Barış uyuduğu zamanlar bloglarla buluşabiliyorum, bazen de Barış belli bir şeyle çok meşgulse. Bu bloğa yazı eklemek için en çok evle ilgili işlerden feragat etmeye bayılıyorum. :D

4 -Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı ?

Yok canım, ne artan bekleyişi! Zorunluluk dersen o da sadece kendi adımadır. Mesela Barış'ın bloğunda kendimi, onun gelişimlerini aksatmadan yazmak için zorluyorum. Geveze Kalem'deyse aklıma gelen yazılası konuları cümleler soğumadan yazıya dökebilmek istiyorum. Burası benim için gerçekten karalama defteri. Paylaşıma açık olması da işin bonusu. ;-)

5 -Blog yazmayı ne kadar sürdüreceğim?

Blog yazmanın önüne daha güçlü bir şeyler geçmediği sürece yazarım herhalde. Mesela öncelikle başıma büyük bir sıkıntı gelmediği sürece, sağlıklı olduğum sürece, blogspot hayatını devam ettirdiği sürece, blog dünyasından birileri kafamın tasını attırmadığı sürece ve yazma eylemimin başka bir kanalda, buraya ayırdığım vakti bile çalacak kadar yoğunlaşmadığı sürece yazarım herhalde.


Sevgili Yıldız Yağmurları benim de pek merak ettiğim bir konuya değinmiş sobe yazısının sonunda; acaba bu ilk kimin aklına geliyor da atıyor ortaya merak ediyorum demiş. Ben de merak ediyorum ve şimdi kendimce bir deneme yapacağım:

''Eğer her gün kullandığınız zeytinyağı şişenizin kapağını açtığınızda içinden bir cin çıksaydı ve hayatınızda memnun olmadığınız bir şeyi değiştirebileceğini söyleseydi, neyi değiştirmesini isterdiniz?''

Bakalım bu sobe dönüp dolaşıp bana gelecek mi? :)) Yeni tanıdığım Elektra'yı, sevgili Sardunya'yı ve Sessiz Balık'ı bu konuda sobelemek istiyorum.

Kurtuluş (ve tesadüfen) Sobe!

|
Uzun bir yazı olacak, biliyorum. Çünkü miladı uzun yıllara dayanan bir dertten kurtuluş hikayesidir bu.

Ne mutlu ki, sevdiklerimi kaybetmedim bu güne dek. Telafi edilemeyecek acılar yaşamadım. Dönülmez yerlere giden birilerinin ardından ağıtlar yakmadım, her hüzünlü şarkıyla gidenin ardından usul usul ağlamadım. Dertlerin en büyüğüdür ya bunlar... Ne mutlu, bunlar yok geçmişimde.

Ama beni geceleri çok üşüten, akıl sağlığımın elle tutulmaz destekçisi o incecik bağları kopma noktasına getiren, herhangi bir zamanda düşüp bayılarak soyut zamanlara kaçmamı gerektiren, içimden boğum boğum yükselip karşı konulmaz ölüm korkusuna sürükleyen, belki iyi taraflarından biri olarak kulaklarımın daha hassaslaşmasına ve en ufak sesleri bile ayırdetmeme yardımcı olan bir derdim, beni yıllardır hayatın bir tarafından soyutladı.

Basitçe, KARANLIKTAN KORKARIM BEN!

Yıllardır karanlıkta araba kullanamam, geceleri en ufak sıradan çıtırtılarla ev halkını ayağa dikerim, tamamen karanlık ortamlarda soluksuz kalırım, karanlık bir odaya girmeden evvel yakınlarındaki bütün ışıkları yakarım, fener çantamdan eksik olmaz, fenerimi başucuma koymadan yatağa yatamam, tüm gece boyu evimizde (ya da kaldığım yer her neresiyse) bir ışık orta alanda yanar ve ne tuhaftır ki gecenin orta yerinde, o en derin uykudayken bile elektrikler kesildiğinde ya da yanan ışık herhangi bir vesileyle söndüğünde uykumdan çığlıklarla kalkarım. Kendimi bildim bileli derin uyuyamam ben bu yüzden.

Eee? Çok mu büyük dert bunlar kişinin hayatında? Bir yönüyle hayır! Bunlarla da yaşanabiliyor elbette. Ama bu tutumunuz kişiliğinizin görünen yüzüyle çakışıyorsa ve temelde sebebi can acıtıcı bir yerlere dayanıyorsa yaşayan için aklının bilinçli ya da bilinçsiz sürekli bu problemle meşgul olması inanın ki çok zor.

Ailem, yakın arkadaşlarım başımın bir gün derde gireceğinden korkarlar, çünkü o kadar korkusuzca saldırganlaşabilirim ki gerektiği yerde. Hani şimdilerde karşındaki kişinin neyin nesi olduğunu bilmeden söz dalaşına girilmez ya, ya da ne bileyim en basiti araba çarpan bir adama bile göz ucuyla bakılıp geçilir, aman başımıza dert almayalım diye, ben bunların tersine karşımda eli bıçaklı kırk kişi de görsem, doğru bildiğim şeyler uğruna aralarına gözü kara dalarım. Hırsızı, arsızı, ahlaksızı, nankörü, cahili, pişkini eli maşalı kovalarım. Ama hepsi gündüz gözüyle yaşanıyorsa eğer.

Niye?

Çok yakın bir geçmişte fark ettim ki, geceleri küçük bir böcek gibi saklanan silik kişiliğim, gündüzleri aslan kesilerek nefes almak istiyor. O yüzden aptallık sınırında bir cesaret gündüzleri iç cebimden çıkmıyor.

Hatırlarım çok eskilerde, henüz ilkokul çağlarındayken bile Beylerbeyi'ndeki büyük bahçeli evimiz geceleri ıssız bir orman gibi görünürdü bana. Yani korkum o zamanlara kadar dayanıyormuş. Ama beni tıpış tıpış bir psikoloğun koltuğuna yönlendiren olay, 94 senesinde yaşandı.

Üniversite yıllarımda aynı zamanda mesleğimle ilgili bir firmada çalışıyordum. Aslında iş yaşantım okul yaşantımın çok önünde gittiğinden okulda fazla arkadaşım yoktu. Birileriyle selamlaşıyorsam da bu gelenekten ibaretti. (Sevgili Zübeyde hariç.) Bir gün, yine onlarca günden sonra okula uğramam gerektiğini düşündüğüm bir gün, bir arkadaşımızın babasının ölüm haberini aldığını öğrendim. Gerçi epey zaman olmuş, ben yeni öğrenebilmişim. Öğle vakti konuşmaya başladık. Beceremem ki 'Başın sağolsun,' diye sıradan taziye cümleleri kurmayı. Lâfı dolandırmadan, 'Kendini nasıl hissediyorsun?' diye sordum hemencecik. Ailesi Adapazarı'nda yaşıyordu, ablası İstanbul'da çalışıyor, kendisiyse ailesinin parasıyla okuyup kimi zaman ablasında, kimi zaman kendi evinde kalıyordu. Babanın ölümüyle maddi dengeler epeyce bozulmuş. Bir hayli borç harç kalmış, ablanın kazandığı ancak kendine, evinin giderlerine yetiyor, anne desen öyle... Çalışmam lâzım, dedi. O günden sonraki ilk iş günü patronumuza ufak çaplı yalvarmakla kendisine iş imkanı sağlayabildim. Ama patronumuzun şartı kısa süre denemek, eğer uygun bulmazsa çıkarılmasını kabul etmekti.

Okulla iş tecrübesinin dağlar kadar farklı olduğunu anlayacak kadar süredir iş hayatındaydım. Arkadaşımın bir an önce tecrübe kazanmasını ve hatırı sayılır haftalığıyla hayatını sürdürebilmesini istiyordum. Ona bir gece bütün bilgilerimi anlatmak teklifinde bulundum.

O sıralarda kaldığı ablasının evine gittik akşam üzeri. Çarçabuk yenilen akşam yemeğinden sonra hızla tüm bilgilerimi ona anlatmaya çalıştım. Yazdık, çizdik, notlar tuttuk... Saat 1'e yaklaşırken epeyce yorulmuştuk ve zaten ilk gün için bu kadar bilgi yeterince çabuk edinilmiş bilgiydi. Onlar odalarında, bense salonda kurulan kanepe yatağımda uyumaya başladım. Kısa bir süre sonra etraftan sesler gelmeye başladı. Gözlerimi açtıysam da zifiri karanlıkta hiçbir şey göremedim. Sesler giderek arttı. Çok korktum ve korkumdan gözlerimi bir daha açmaya cesaret edemedim. Derin soluk alıp vererek uykuda olduğum izlenimi yaratmaya çalışıyordum. Çünkü eğer eve bir hırsız girdiyse, işini bir an önce bitirip defolup gitsin istiyordum. Salon Amerikan Mutfak tabir edilen açık bir mutfakla birleşiyordu. Giriş katıydı ve demir korkuluklar yoktu. Mutfak camının halkalı perdesinin tek tek kenara doğru itildiğini duyuyordum. Ardından gelip hemen dibimdeki televizyon sırtlandı. Açık pencereden hafif esen rüzgarı algılamak hiç de zor değildi. Ardından camdan atlanılıp, televizyon yere bırakıldıktan sonra tekrar eve girildi. Etrafımdaki türlü eşyalar yoklanıyordu, bütün kutuların hatta mutfak dolaplarının bile içlerine bakıldı. Koridorda yürüdüğünü anlayabiliyordum, yerdeki tuhaf kaplamanın sesini daha eve girer girmez hafızama kaydetmiştim çünkü. Koridorun sonundaki iki odada arkadaşım ve ablası yatıyorlardı. Ablasının odasına girdi önce, dolap kapaklarını hafif gıcırdatarak açıp kapadı. İnanamıyordum! Bu sesler karşısında onların uyanmamış olmasına inanamıyordum! Ve hâlâ boş bir umutla birinin kalkıp, beni de bu azaptan kurtaracak çığlığı atmasını bekliyordum. Onların yanında olduğundan kesin emin olduktan sonra saldırıya geçebileceğimi hissediyordum. Fakat hâlâ gözlerim kapalı bir halde sesleri ayırdetmeye, aynı zamanda derin uykuda olduğum görüntüsünü vermeye çalışıyordum. Derken hırsız, arkadaşımın odasına girdi. Arkadaşım bileğine sıra sıra kalın gümüş bilezikler takardı o zamanlar. Birden, arkadaşımın tuhaf sesler çıkarmasını takiben, bileziklerden gelen ve neredeyse ufak çaplı boğuşma sesleriyle dona kaldım. Kıpırdayamadım! Kendime ettiğim telkinlerin haddi hesabı yoktu ama zaten belden epeyce hasarlı durumu olan ben, saatlerdir kıpırtısız o koltukta acımı katlamış olmama rağmen kıpırdayamıyordum bile! Dahası belki de arkadaşım bayıltılıyor, hatta öldürülüyor olabilirdi ve ben KIPIRDAYAMIYORDUM! Ben! Hani şu herkese 'dayılanan', kavgaya gözü kapalı dalan BEN!

Tahmin ettiğim şey oldu, sesler kesildi. Ne bileziklerden, ne boğuşmadan sesler gelmiyordu artık. İçim sızım sızım ağlıyordum. Kıpırtısızca ve hiç belli etmeden, içimde yanan kor ateşleriyle ağlıyordum! Zaten artık kıpırdama şansımı da yitirmiştim, belki de o sadece bir hırsız değil, aynı zamanda bir katildi de! Karanlık buz gibiydi! Gözlerimi çok azıcık araladım. Hiçbir şey, ama hiçbir şey görünmüyordu. Sesler yakınlaşınca hemen sıkı sıkı yeniden kapadım. Ve o anda çok yakınlarımda hissediyordum ayak seslerini ki birden verdiğim nefes önümdeki bir şeyden bana geri üfürdü! Tanrım! Dibime kadar girmişti! Nefesim onun yüzünden yansıyor olmalıydı!

Birden kesildi. Bütün sesler, her şey kesildi! Epeyce bir süre tek bir tık dahi duymadım. Ve ardından kapalı gözlerimi bile delip geçebilecek kadar aydınlanan gün, cesaretimi yeniden toplamamı sağladı. Yükselen gün ışığıyla gösterişli şovla bir aslan doğuyordu sanki. Üzerimdeki yorganı anında tepeleyip attım. Ayağa kalkıp koridora dikildim. Elime, kendimi korumamı sağlayacak ilk şeyleri geçirmek istedim. Biri önceki geceden aklımda kalan koltuğun üstündeki makas, diğeriyse arkadaşımın ölen babasının çerçevelenmiş fotoğrafı.

'Çık dışarıııııı! diye var gücümle bağırmaya başladım. Ses gelmedi, sonra tekrar bağırdım. Ardından arkadaşım, 'Sema?' diye seslendi sakince. Ona da bağırdım, 'Çabuk buraya gelll!' Ellerim, dizlerim titremeye başlamıştı, dudaklarımın mosmor olduğunu hissedebiliyordum, buz gibiydim. Nasıl bir sonuç çıkacağını bilemiyordum. Allah'tan arkadaşım ses vermişti de sağlıklı olduğunu anlayabilmiştim. 'Ne oldu?' diye panikle geldi yanıma. 'Hırsız var! dedim, hâlâ kıpırdamadan aynı yerimde duruyordum. Bunu söylemem üzerine arkadaşım da bir an panikledi, 'Nasıl ya? Nerede?' diye dolanmaya başladı. Ablası kalktı ve sessizce yanaştı yanımıza, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir koşu evi dolandılar, eksik gedik yoktu ve kimse de yoktu. Bir elimde makas diğerinde fotoğraf çerçevesi çöktüm yere, yığıldım doğrusu. Ağlamaya başladım. Saat 6:30'u gösteriyordu. Gecenin 1'inden o saate kadar uyumayıp, korkunç bir gecenin içinde can çekişmiştim. Ne içindi? Çığlık çığlığa ağladım!

Bütün bunları kuran ve beni oyununa sürükleyen, şimdi bana yabancı beynime saatlerce söverek ağladım.

Arkadaşım sakinleştirmeye çalışıyordu, 'bunlar kurgu olamaz,' diye bağırışlarımın arasında ablasıyla birbirlerine bakıp şöyle dediler, 'Sema elbette kurgu değildir. Babam gelir bazen, belki de odur.' !!!

Artık kopmak üzereydim. Bir elimde sımsıkı tuttuğum fotoğraf çerçevesine baktım. Ben hayal gücümün beni kandırabilecek kadar güçlü olduğuna şaşmış ağlarken, onlar ölmüş babalarının ruhunun arada sırada kendilerini ziyaret ettiğinden bahsedip, hayal sınırlarımı gereğinden fazla zorluyorlardı. Belli ki onlar benden çok önceleri hayalgüçlerine teslim olmuşlardı.

Sonraki günler, aylar, yıllar azap zamanları oldu benim için. Ailemle birlikte yaşadığım dönemlerde, evde en ufak bir ses duyduğumda koşarak odamın kapısını kapayıp, mutlaka yan odada uyuyan anne babamın duvarını yumruklardım. Evde yalnız kalmam söz konusu bile olamazdı. Olur olmaz zamanlarda bayılır ya da bayılacağımı sanırdım. Arabayla ne zaman köprüden geçsem, sanki o anda bayılıp direksiyon hakimiyetimi kaybedeceğim ve trafikte öleceğim korkusu yaşardım. Bir gece su içmek için mutfağa gittiğimde bayılmışım, kendime geldiğimde ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırmış bir halde, başımı yere vurup dururken buldum ve bu, durumumun ne kadar vahim olduğunu anlamama yetti.

Sonra psikolog dönemleri başladı benim için. İki farklı psikologla iki başarısız seanstan sonra (ki bunlardan biri her şeyi cinselliğe dayandıran, diğeriyse sorduğu sorular karşısında 'bak nasıl bildim ama!' edası takınan mesleklerinin yüz karası kişilerdi) en sonunda M. Hanım'la tanıştım. Sıcacık başladı her şey. Dedikodu yapan iki kadın gibiydik ve bana lâzım olan da buydu. Beni seanslar boyunca çok zorladı. Yetmedi seans öncesi kendisine yazarak fakslamamı istedi. Yazdıklarımı keyifle okuyan ifadesini görebiliyordum. Onun desteğiyle yazıya sımsıkı sarıldım. Ve bu gün öyküler yazabilen, bir blogta yazdıklarını paylaşabilen, hatta roman yazma deneyimiyle sınırlarını geliştiren biri olmamda, onun güdüleyici desteği büyüktür.

Karanlık tamamen, bir korkumun kafamda biçimselleştirilmiş hali. Aslen güven duygusunun bendeki çöküşünün olumsuz bir izdüşümü. Hangi konuya duyduğum güçlü güvensizlik olduğuysa hâlâ bende saklı.

Uzayan aralıklarla yıllar süren terapi sürecim sonlanmaya yakın, ağlayarak fark ettiğim gerçeklerle biraz olsun rahatlamıştım. Ama gerçeği bilmek korkumu yendiğim anlamına gelmiyordu. Çünkü üst beynim mantıksal olarak en doğru yerde olsa da alt beynim hâlâ çocuksu ruhunu kaybetmeden sızlanıp, kendi istediği olsun istiyordu.

Evlendim. Eşim için ilk günler kabus gibiydi. Eskisi kadar şiddetli olmasa da evdeki tıkırtılar hâlâ kurgusallığımı körüklüyordu. Kaç geceler boyunca evdeki tüm koltukların altlarına, buzdolaplarının arkalarına bakıldı... Gerçi hoş, bu derdimden haberdardı ama yaşamak farklı etkiledi onu. Bana inanılmaz sinirleniyordu. Çünkü o güçlü kadın Sema'ya aşık olarak evlenmişti. Karşısında böyle bir acizlik görmek şaşırtıyordu onu.

O da alıştı. Benim korkum zaman zaman tavan yapsa da azalarak sürdü.

Ve bir gün oğlum dünyaya geldi. Canım yavrum... Artık korkmamam gerekirdi. Korumam gereken minik bir can varken, korkudan sinmiş bir böcek gibi yaşamak mümkün değildi. Ama gel de bunu içimdeki huysuz çocuğa anlat... O da karanlıktan korkmasın diye ziyadesiyle ışıklı mekanlarda uyutuyordum. Ne büyük bir yanılgı!

Oğlum 16 aylık olmak üzere. Ve ben ilk defa bundan yaklaşık bir ay önce onu tamamen karanlık ortamda yatırdım.

Bir gün eşimden bir mail aldım. İnternette dolanan maillerden biriydi bu fakat normalde bana gönderirken başkalarını da gönderi listesine eklerken, bu kez yalnız bana göndermişti.
Geceleri ışıklı ortamlarda uyumanın hücrelere verdiği zararla ilgiliydi bu yazı. Özellikle gece 1 ile 5 arasında, kanserli hücre oluşumunu engellemek için karanlıkta uyunması gerektiği dikkatle belirtiliyordu.

Doğru mudur yanlış mıdır bilemem ama işte o gece, yıllardan beri karanlıkla sürdürdüğüm savaştan, benim zaferle ayrılma günüm oldu.
Oğlum için, onun sağlığı için tüm korkularım tepetaklak oldu. Tüm huylarım neredeyse bir çırpıda değişti.

Hay annelik, sen nelere kadirsin!

Bu yazıyı yazmaya dün karar vermiştim. Hesaplaşmamın bitmiş olmasının rahatlığıyla paylaşmaktan gocunmayacaktım. Yazının başında kendimi tanımlarken kullandığım tüm kelimelerin sonuna '-dım' eklemliyim; yani öyleyDİM! Artık ne aslan, ne de böceğim. Kararında tartışmalardan öteye gitmiyorum. (Büyüdüm mü ne!:)) Geceleri sadece oğlum ağladığında yanına varırken bir şeylere çarpmamak üzere küçük bir ışık bulunduruyorum, o da zaten oğlumun odasından sızmıyor. Eğer yanımızda yatıyorsa tamamen karanlıkta keyifle uyuyoruz hep beraberce. Artık kısa süreli bir odaya girdiğimde ışığı dahi yakmıyorum. Sanki 'tavuk karası' diye tanımlanan hastalık bir anda silindi gözlerimden, geceleri de yolumu görebiliyorum artık.

Tam da yazmaya karar verdiğim sırada bu gün sevgili Sevinç'in beni, ortalarda 'karanlık'la ilgili dönen bir sobede sobelediğini okudum. Kendisine yine de vesile olduğu için teşekkür ederim.

Ben kimi sobelesem?
Sevgili Butterfly bu konuda sobelenmeye yine eskisi kadar hevesli olur mu bilmem, ama öncelikle onu ve yeni tanıdığım Aslı'yı sobelemek istiyorum.

Herkese aydınlık günler...;-)

Sobe!

|
Sobelenmişim, sevgili sessiz balık tarafından.
Hemen icra edelim efendim. :)

Ben küçükken - büyümek isterdim. Büyüdüm, şimdi çocukluğuma dönmek istiyorum.
Aslında ben - valla aslı da sureti de 'ben'im işte! Çok saklayamam ki kendimi... :)
İlk kopyam - acemiceydi elbette. Orta ikinci sınıfta coğrafya dersinden çekmeyi denemiş, yüzüme gözüme bulaştırmıştım. Allah'tan oldum olası sınav kağıtlarının köşelerine resim çizen biri olduğumdan, sevgili coğrafya öğretmenim çizgilerimi özür olarak algılayıp, babama bana kızmaması için sözler verdirmişti. :)
En saçma huyum - aslında 'huylarım' demeliyim, öyle çok ki! Mesela asla farklı renk mandallar kullanarak asmam çamaşırları. Her çamaşır tek renk mandalla, eğer mümküse bütün çamaşırlar aynı renk mandallarla asılmalı. En vazgeçemediğim kombinasyon beyazları mutlak ve mutlak mavi mandalla asmaktır, niyeyse! :) Bir de aynı bardağı ikinci kez kullanmam. Yani -doğa koşullarında veya seyahat ortamında değilsem- her nerede olursam olayım su içtiğim bardak direk kirliye ayrılır ve bir sonraki su için yenisi kullanılır. :) Ayrıce, her ne koşulda olursa olsun masaya aynı tip tabaklar çıkarılır ve tabakta herhangi bir desen varsa hepsi aynı yöne bakar. Bir tek oğlumun takımı ayrı desenli olarak durur masamızda.:)) Herhangi bir yazı, çizim yapmaya başladığım bir kağıdı -ne yazık ki- en ufak bir pürüzünde yırtar atarım. Silgiyi yalnız eskiz çizimlerimde hamur silgi olarak kullanmışlığım vardır. Mesela uzunca bir süre uğraştığım bir bilgisayar çıktısını sırf bir renk doğru gözükmüyor diye atıp, düzeltilmiş yenisini alırım. Bu yüzden iş yerlerinde en çok kağıt, yazıcı kartuşu bitiren ben olmuşumdur. :) Eğik duran tablo ve çerçevelere tahamülüm yoktur, her nerede olursam olayım hemen düzeltmeye kalkarım. Of uzar da gider! Anlayın işte canım, takıntılıyım ben! :))
Bence cep telefonu - artık bir gereklilik. Ben kim nerede, ne yapıyor diye haber alamazsam çatlarım. Tüm aile bireylerimden aklıma estiği vakit haber alabilmeliyim. Yoksa kötü senaryolar çıkmaz aklımdan. (Bir takıntı daha!:))
Aşk bence - ahh aşk! :) Aslında sadece 16 aydır bildiğim bir duyguymuş meğer. :) Biricik kuzumun gözlerindeki ışık, kirpiklerinin ucunda taze bir çiğ tanesi, dudaklarında portakal çiçeği, bahar kokulu kuş kanadı perçeminde sarhoş olmakmış meğer aşk! Ben çok aşığım! Dünyaya her gün, her saat haykırmayı isteyecek kadar çok aşığım! Kalbimin kanat çırpışıyla anlıyorum bunu. Daha çok yazabilirim, çok!
En sevdiğim bloglar - tabii ki bu bloğumda ve Barış'lı Günler' de takip ettiklerim olarak yazdıklarım. Ama dur bakayım, epeydir güncellememiştim, belki eksikler vardır içlerinde. Hemen ekleyeyim. :)

Zinciri devam ettirelim, her ne kadar ben sobelemeden yazdıysa da sevgili butterfly'ı, yıldız yağmurları'nı ve SS'yi sobeliyorum. Aslında iki özel sobem daha var. Birincisi sevgili mavilimon. Valla bu işin hilesi aslında, ne zamandır güzelim gezi yazılarını okurken hakkında daha fazla nasıl bir şeyler öğrenebilirim diye düşünüyordum. Eğer hilemi görmezden gelir ve sobelenmeyi göze alırsa, -ve bloğunun karizmasını gölgeleyeceğini düşünmezse(;))- beni memnun eder.
Diğeri Barış'lı Günler'deki takip ettiklerimden, sevgili ikiz annesi Ebru. Zaten onun hep yazası var, bu dileğimi kırmaz, biliyorum. :)

Sobe!(Ben Zaten Yazacaktım:-))

|

Yalan yok, ben sıkı bir televizyon izleyicisiyim; reklam meklam tanımam hepsini yalar yutarım!:)) Hele konu filmlere dizilere falan geldi mi, daha da iyi takipçi olduğumu söyleyebilirim. Zaten detaycıyımdır, biri bana bir filmin ya da dizinin konusunu sormaya görsün, baştan sona sahneleri canladırarak anlatırım; o anda karakterlerden herhangi birinin mimiği dahi anlatımımda yerini alır. Oyunculuk içimde sıkı bir özlemdir, belki bu yüzden. Tabii yazmak konusunda sınırlarımı keşfederken senaryo yazmakla ilgili sulara daldığım da düşünülecek olursa, bu takipçiliğimin daha anlaşılır yanı olabiliyordur umarım.
Dedim ya detaylar önemlidir diye, mesela bu sezon Yaprak Dökümü başlamadan önce sıklıkla fragmanları gösterilip durdu Kanal D'de. Bunlardan biri anneyle 'deli' kızının bir kafede otururken, kaçan diğer kızının o kafede çalıştığını gördüğü andı. İfadeler o kadar önemliydi ki o sahnede; 'deli' kız -afedersiniz, kardeşi kocasıyla kaçan, kendini kaybetmiş, psikolojik sorunlu kız- hiçbir şey söylemeden kardeşini gördüğünü annesine belli ediyor ve annesi arkasını dönüp o kızını gördüğünde sadece şöyle diyor, 'Necla!'. O andaki ses tonu inanılmaz önemli, dizinin sonrasında nasıl devam edeceğinin ipuçlarını veriyor adeta. Kızgın değil, şaşırmış değil, mutlu değil, mutsuz değil... Beni deli sanmayın ama ev içinde kendi kendime birkaç kere, 'Necla!' dedim. Tam olarak onun tonuyla söylediğimde anladım ki, kızını bulmuş olmanın buruk bir mutluluğu yanıyor annenin yüreğinde. Nasıl devam edecek bilemiyorum ama işareti doğru yakalayıp yakalamadığımı görmek istiyorum.
Senaryo konusuna gelince; bazı diziler, filmler baştan çözülür ya, en sevdiklerimdir onlar. Devamında kurgunun nasıl örüleceğini, satranç hamleleri düşünür gibi çok çeşitli versiyonlarıyla hayal ederim. 'Eğer ben yazsaydım?...' vardır hep kafamda.
Yazma girişiminde bulunduğum birkaç senaryomu daha sonra bu blogta paylaşmak isterim ama gelelim şu sobe konusuna.

Başlıkta belirttim ya, 'Ben zaten yazacaktım,' diye, gerçekten öyle. Kavak Yelleri'ni izlerken kendimi onların yanında o kadar hissetmiştim ki, 'Ya bu ne anlatılası bir dizi,' diye düşünüp, ilk fırsatı kolluyordum bloğa eklemek için. Fırsat geldi, anlatalım.;-)

Gençlik dizisi gibi görünse de, her yaş grubundan kişinin keyifle izleyeceği bir dizi olduğunu düşünüyorum. Aşklarıyla lise yıllarıma gidiyor, Efe'nin tatlı dilli, zeka ışıltılı esprileriyle bu günlerde sahip olduğum dostluklarımı anımsıyorum. Daha ilk fragmanlarını izlemeye başladığımda bu dizinin 'tutacağını' kesinlikle anlamıştım. Zaten Pinhani'nin müziği çalınınca kulağıma, 'Tamam,' dedim.
Pinhani özeldir benim için. Daha henüz doğum yaptığım günlerde ablam grubun adını söyleyip tavsiye etmişti bana. Hemen ilk fırsatta Lime Wire'dan indirdim tüm albümü.(Kötüyüm ben!:-) Hem sev, hem para kazandırma çocuklara. Üstelik sürekli emeğe saygıdan dem vur orada burada.) Ve o günlerde oğlum uyurken başucunda çaldığım ılık ılık müzik listesinde yerini aldı. Barış hâlâ Pinhani duyduğunda dikkat kesilir ve 'ılık ılık' bakar yüzüme. Canım benim!:))

Dizi diyorduk, bu iki dizi haricinde ben de, 'E ekip süper,' diye Bıçak Sırtı'nı izlemeye başladım. İyi gidiyor, gayet memnunum. Ha bir de annem söyledi, uzatmayacaklarmış, konu bittiği yerde raiting kaygısına düşmeden bitireceklermiş, süper haber!

Fesuphanallah diye bir dizi de başladı atv'de, tam çıtır çerez, gevşe, gül, eğlen!
Bir de Menekşe İle Halil var, öyküyü yazanların içinde Elif Şafak var diye biraz biraz baktım. Hiç de fena değil. Kanayan yaraya parmak basılma durumu var bu dizide de.

Şimdi ben bunları yazınca tv başından kalkmadan pür dikkat izleyen bir zat canlandırmayın tabii kafanızda, genellikle Barış nerede ben orada. Onun peşinden koşuştururken kulağım hep televizyonda. Ama bu sene şanslıyım, aynı bölümleri tekrar tekrar oynatıyorlar. Çok bir şey kaçırdım sayılmaz.;-)

Filmlerden de bahsetmişken ekleyeyim, beğendiğim bir filmi defalarca izlemek de ayrı bir keyiftir benim için. Biliyor musunuz, tek izleyişte ne çok şey kaçırıyor insan. E zaten bunu sevmeseydim, oğlumun hemen hemen her gün izlediği 'Mavi Evdeki Ayı' , ' Elmo'nun Dünyası' ve 'Dahi Bebek' cd'lerine nasıl tahamül ederdim? ;-)
Benden bu kadar. Eğer birini sobelemem gerekirse, özellikle film konularında iyi tavsiyelerde bulunabilecek, dizileri de sezonda belki bir taneyle sınırlı tutan İleri-Geri' 'yi sobelemek istiyorum. Zaten bloğuna bakarsanız taze birkaç anlatım bulabilirsiniz bu konuda.

Sobe! 187 :)

|
Aslında kitabı bitirdikten sonra hakkında düşündüklerimi karalamak istiyordum ama sevgili Sessiz Balık beni, şu anda okuduğunuz kitabın 187.sayfası konusunda sobelemiş, o yüzden hemen onu yazmam gerek.

Cümle gayet ilginç.(!):)

''Virman 28.400, Dış İşlemler havale: 539.947 Dolar... 2001 yılında; Yasin Kadı:107.947, Caravan:85.252, Sağlam İnşaat:9500, Dış işlemler havale:84.252, Caravan:74.128 Dolar...''

Hayır efendim, envanter okuduğum falan sanılmasın. Muhasebeyle hiç işim olmaz benim. Hatta şu 'envanter' kelimesini bile yazdıktan sonra nasıl bildiğime hayret ettim. Doğru yazdığım konusundaysa hâlâ şüphelerim var.:p
Bu cümle şu sıralar vakit yaratmaya çalışarak heyecala okuduğum ve ziyadesiyle aydınlandığım(!) Ergün Poyraz'ın Musa'nın Çocukları Tayyip ve Emine kitabının 187. ayfasının ilk cümlesidir.

Açıkçası henüz o sayfaya gelmediğim için, cümleyi okuduktan sonra konu başlığına dönüp baktım, 'Masak raporunda tespit edilebilen hesaplar'la ilgili bilgilermiş bunlar.

Kim hangi görüşe yakındır bilemem ama her ne görüşte olursanız olun, gerçek belgelere ve arşive dayalı bu kitabı okumanızı, hele ki bahsedilen kişilere yakın duruşunuz söz konusuysa neye yakın durduğunuzu daha derin anlamaya çalışmanızı şiddetle tavsiye ederim.
Başta dediğim gibi, bitirdiğimde tekrar söyleyecek sözüm olacak. Şimdilik 'sobe' görevimi itina ile yerine getirmiş olmaktan mutluyum.:)))
Technorati Profile